Giriş
Bu çalışma, esas olarak FO 424 (No. 1-68) serisine ait İngiliz diplomatik arşiv belgelerine dayanmaktadır[1] . İkincil literatür ise bağlamsal ve yorumlayıcı çerçevenin oluşturulmasında tamamlayıcı olarak kullanılmıştır. Stratford Canning, Viscount Palmerston, Stephen Pisani, Ali Paşa, Kostaki Musurus Paşa ve Avusturya temsilcisi M. de Klezl gibi dönemin kilit diplomatik aktörleri arasında gerçekleşen resmî yazışmalar; mülteci krizine ilişkin diplomatik baskı mekanizmalarını, Babıâli’nin müzakere stratejilerini ve taşra ölçekli idari uygulamaları doğrudan yansıtmaktadır. Söz konusu belgeler, yalnızca uluslararası diplomatik tutumları ortaya koymakla kalmayıp, Kütahya’daki iaşe, barınma, gözetim ve sağlık düzenlemelerine ilişkin sayısal ve gözlemsel veriler içermeleri bakımından da çalışmaya niteliksel katkı sağlamaktadır. 1848–1849 Avrupa Devrimleri, kıta Avrupası’nın siyasal ve toplumsal dengelerini kökten sarsmakla kalmamış, Osmanlı İmparatorluğu’nun uluslararası sistem içerisindeki konumunu da doğrudan etkileyen kritik bir dönüm noktası oluşturmuştur. Çok uluslu monarşilere karşı gelişen devrimci hareketler; meşrutiyet, ulusal egemenlik ve bireysel özgürlük ideallerini öne çıkarmış, ancak kısa süre içinde uygulanan monarşik restorasyon politikalarıyla bastırılmıştır. Devrimlerin başarısızlıkla sonuçlanması, yüksek rütbeli subaylardan siyasi liderlere ve entelektüellere uzanan geniş bir mülteci kitlesinin Osmanlı Devleti’ne yönelmesine yol açmış; bu gelişme imparatorluğu, 19. yüzyıl ortasında çok boyutlu bir diplomatik sınavla karşı karşıya bırakmıştır[2] .
Macaristan’daki bağımsızlık mücadelesinin Avusturya İmparatorluğu ve Rusya’nın ortak askerî müdahalesiyle bastırılmasının ardından Lajos Kossuth ve beraberindeki Macar ve Lehistanlı siyasi liderler Osmanlı topraklarına sığınmış; süreç kısa sürede bir iltica meselesi olmaktan çıkarak egemenlik, uluslararası hukuk ve diplomatik denge siyasetinin merkezinde konumlanan yüksek profilli bir krize dönüşmüştür. Avusturya ve Rusya’nın iade taleplerine karşı Osmanlı Devleti, geleneksel dönemde padişahın himaye ve misafirperverlik anlayışına dayanan iltica pratiğini, Tanzimat sonrasında gelişen hukuki gerekçelendirme ve diplomatik müzakere araçlarıyla yeniden tanımlamış; bu çerçevede mültecileri iade etmeyi reddederek iltica hakkı, devlet onuru ve egemenlik kavramlarını dönemin uluslararası hukuk tartışmaları bağlamında savunmuştur. Bazı mültecilerin İslamiyeti kabul ederek Osmanlı tebaasına geçirilmesi ise, bu stratejinin hem hukuki hem de diplomatik boyutunu yansıtan dikkat çekici bir uygulama olarak öne çıkmıştır[3] .
Mülteciler ilk olarak Vidin ve Şumnu’da iskân edilmiş; artan uluslararası baskılar sonucunda daha planlı bir yeniden yerleştirme süreci gündeme gelmiştir. Bu doğrultuda Kossuth ve yakın çevresinin Kütahya’ya, General Józef Bem liderliğindeki Leh grubunun ise Halep’e sevk edilmesi uygun görülmüştür[4] . Kütahya’nın tercih edilmesinde, İstanbul’a görece uzak konumunun yabancı diplomatik temsilciliklerle doğrudan teması sınırlaması kadar, taşra idaresinin merkezî otoriteye sıkı biçimde bağlı olması da belirleyici olmuştur. Bu tercih, mülteci meselesinin taşra ölçeğinde idari ve diplomatik denetim altında yürütülmesini mümkün kılmıştır.
1849-1851 Macar ve Leh mültecileri meselesi, Osmanlı Devleti’nin iltica siyaseti ve Avrupa diplomasisi bağlamında literatürde farklı yaklaşımlarla ele alınmıştır. Bu çalışmaların önemli bir bölümü, mülteci krizini merkezî diplomasi ve genel dış politika ekseninde değerlendirerek devletler arası müzakereler ve uluslararası baskılar üzerinde yoğunlaşmıştır. Abdullah Saydam, Osmanlı Devleti’nin siyasi iltica anlayışını normatif ve tarihsel bir çerçevede incelerken; Musa Gümüş ile Kaan Cem Geniş, 1848 devrimleri sonrasında ortaya çıkan mülteci krizini Osmanlı diplomasisinin genel yönelimleri ve Avrupa güç dengeleri bağlamında analiz etmiştir. Bu literatür içerisinde Türkiye’de Mülteciler Meselesi adlı erken dönem çalışmasıyla Ahmed Refik Altınay, mülteci sorununu Osmanlı idari yapısı ve resmî yazışmalar temelinde ele alarak özellikle Rusya ve Avusturya ile yaşanan diplomatik gerilimleri ortaya koymaktadır. Altınay, bu çalışmasında, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın liderliğinde şekillenen Osmanlı diplomasisini; Rusya ve Avusturya’nın iade talepleri karşısında geliştirilen siyaset çerçevesinde değerlendirirken, Hazine-i Evrak’ta muhafaza edilen belgeler ile Kossuth’un Mustafa Reşid Paşa’ya yazdığı mektupları ve Vidin ile Kütahya safhalarına dair verileri merkeze alarak mülteciler meselesini Osmanlı egemenliği, kapitülasyonlar ve uluslararası hukuk bağlamında ele almaktadır[5] . Bayram Nazır’ın çalışmaları ise, Osmanlı arşiv belgelerini merkeze alarak mültecilerin iskânı ve serbest bırakılma sürecini, bilhassa Avusturya ile yürütülen müzakereler ve Osmanlı iç karar mekanizmaları üzerinden ayrıntılı biçimde incelemiş; Kütahya’daki Macar ve Polonyalı mültecilerin serbest bırakılmasına odaklanan çalışmasında süreci büyük ölçüde Osmanlı arşiv belgeleri ışığında takip etmiştir.[6]
Bununla birlikte, mevcut literatürde mülteci krizinin Kütahya’daki iskân uygulaması, taşra yönetimi perspektifiyle ve İngiliz diplomatik arşiv malzemesini merkeze alan belge temelli bir yaklaşımla bütüncül biçimde ele alınmamıştır. Bu çalışma, söz konusu boşluğu doldurmayı amaçlayarak, “İngiliz Diplomatik Arşiv Belgelerinde Kütahya Mültecileri Krizi (1850-1851)” başlığı altında, krizin seyrini FO 424 serisi İngiliz diplomatik yazışmaları üzerinden incelemekte; Osmanlı Devleti’nin mülteci meselesine ilişkin diplomatik tutumunu ve bu tutumun taşra idaresine, özellikle Kütahya’daki uygulamalara, nasıl yansıdığını analiz etmeyi hedeflemektedir.
FO 424 belgelerine dayalı bu yaklaşım, Babıâli’nin karar alma süreçlerini, hukuki ve idari gerekçelendirme biçimlerini ve bu kararların taşrada nasıl uygulandığını ayrıntılı biçimde izlemeye imkân vermektedir. Bu çerçevede Kütahya uygulaması, yalnızca mültecilerin geçici olarak yerleştirildiği bir mekân olarak değil; Osmanlı Devleti’nin artan uluslararası baskılar karşısında geliştirdiği çok yönlü bir kriz yönetimi modelinin taşra düzeyindeki somut bir yansıması olarak ele alınmaktadır. Böylelikle Kütahya örneği, bireysel bir yer değiştirme sürecinin ötesinde, Osmanlı Devleti’nin modernleşme süreciyle uyumlu diplomatik ve idari stratejilerinin taşra ölçeğinde nasıl hayata geçirildiğini gösteren açıklayıcı bir vaka olarak değerlendirilmektedir.
1. Mültecilerin Kütahya’ya Sevki
184-1849 Avrupa Devrimleri’nin bastırılmasının ardından Osmanlı Devleti’ne sığınan Macar ve Leh mültecilerin Kütahya’ya gönderilmesi, basit bir yer değiştirme tedbiri olmanın ötesinde, dönemin uluslararası baskıları karşısında şekillendirilen çok katmanlı bir devlet stratejisinin parçası olarak ortaya çıkmıştır. İngiliz diplomatik yazışmalarından anlaşıldığı üzere, mültecilerin İstanbul’da tutulması Avusturya ve Rusya tarafından yüksek düzeyde diplomatik hassasiyet içeren bir durum olarak değerlendirilmiştir. Başkentteki yabancı elçiliklerin mültecilerle doğrudan temas kurabilme ihtimali, bu devletlerin diplomatik baskılarını artırabilecek bir unsur olarak Babıâli açısından siyasi risk teşkil etmiş; bu nedenle mesele, kısa sürede idari bir ikamet düzenlemesi olmaktan çıkarak uluslararası diplomatik bir kriz alanına dönüşmüştür[7] .
Sir Stratford Canning’in raporları, İstanbul’un yoğun diplomatik trafiği ve Avrupa siyasetine açık yapısı nedeniyle mülteciler için uygun bir yerleşim merkezi olmadığını belirtmektedir. Ona göre burada gerçekleşebilecek her temas, yeni bir diplomatik gerilim yaratma potansiyeli taşımaktadır[8] . Bu çerçevede Osmanlı Devleti hem mültecilerin güvenliğini sağlamak hem de Avrupa devletlerinin baskılarını kontrol edilebilir seviyede tutmak amacıyla başkent dışında, merkezî kontrolü sürdürülebilecek bir iç bölgede yerleşim yapılmasını gerekli görmüştür.
Bu noktada belirlenen Kütahya, yalnızca diplomatik temasların sınırlandırılmasına yönelik idari ihtiyaçlara değil, aynı zamanda taşra yönetiminin idari ve güvenlik kapasitesine dayalı olarak tercih edilmiştir. Şehir, yabancı temsilciliklerin doğrudan erişim alanı dışında bulunmakla birlikte, merkeze bağlı ve kontrol edilebilir yapısıyla öne çıkmıştır. Ayrıca lojistik açıdan erişilebilir olması, iaşe ve barınma süreçlerinin uygulanmasını kolaylaştırmıştır. Böylece Kütahya, stratejik olarak hem denetim altında tutulabilecek kadar merkezî hem de diplomatik müdahalelerin sınırlı kalabileceği ölçüde çevresel bir konumda çözüm sunmuştur.
1849 sonrasında Şumnu’daki mültecilerin İstanbul’a yakın konumlanması, Avusturya ve Rusya tarafından özellikle sakıncalı görülmüş; Kossuth’un uluslararası kamuoyunda yeniden etkin bir figür hâline gelme ihtimali ise “diplomatik risk” olarak değerlendirilmiştir[9] . Bu nedenle Babıâli, meselenin siyasi gerilimi tırmandırmadan yönetilebilmesi amacıyla, mültecilerin daha uzak fakat kontrolü güçlü bir taşra merkezine sevk edilmesini uygun bulmuştur. Kayıtlar, Kütahya’nın seçiminin, krizin İstanbul merkezli olmaktan çıkarılarak taşra ölçeğinde idari olarak yönetilebilir hâle getirilmesi stratejisinin bir parçası olduğunu göstermektedir[10].
Bayram Nazır’ın çalışmasına göre, Kossuth ve beraberindeki lider kadronun 1849 yılı sonlarında Şumnu’dan Filibe, Edirne ve Bursa güzergâhı üzerinden Kütahya’ya nakledilmeleri, Avrupalı konsolosluk temsilcilerinin gözetiminde gerçekleştirilmiştir[11]. Bu durum, sevk sürecinin yalnızca izolasyon odaklı olmadığını, aynı zamanda diplomatik sürecin dikkatle yönetildiği kontrollü bir transfer mekanizması olarak tasarlandığını göstermektedir.
Bu çerçevede Kütahya, Osmanlı Devleti’nin mülteci politikasında benimsediği denge siyasetinin mekânsal bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Devlet, bir yandan Avusturya’nın iade taleplerini reddederek insani yaklaşımını sürdürmüş; diğer yandan diplomatik gerilimi arttırmamak amacıyla geçici, kontrollü ve merkezî denetim altında işleyen bir iskân modeli uygulamıştır. Arşiv kayıtları, Kütahya’nın hem uluslararası baskıları hafifleten hem de Osmanlı’nın egemenlik söylemini güçlendiren bir “tampon bölge” işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır[12].
Sonuç olarak, Kütahya’nın tercih edilmesi, Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıl ortasında uluslararası krizleri merkezden uzak fakat idari açıdan denetlenebilir bir taşra alanı üzerinden yönetme yaklaşımının somut bir yansımasıdır. Bu tercih, diplomatik temasların sınırlandırılması, güvenlik denetiminin sürdürülmesi ve egemenlik temelli denge siyasetinin birlikte uygulanabildiği bir idari çözüm modeli ortaya koymaktadır.
1. 1. Kütahya’ya Gelen Mülteciler: Kimlikleri ve Gruplar
1849 Macar Bağımsızlık Savaşı’nın Avusturya ve Rusya’nın askerî müdahalesiyle sona erdirilmesinin ardından yaklaşık 2.000 Macar ve Leh mülteci Osmanlı Devleti’ne sığınmış, bu grubun önemli bir kısmı Vidin, Şumnu ve Anadolu’nun farklı şehirlerine dağıtılmıştır. Ancak siyasi ve askerî açıdan en yüksek profilli kabul edilen lider kadrosu, uluslararası diplomatik baskılar, güvenlik kaygıları ve özellikle Avusturya’nın ısrarlı talepleri doğrultusunda 1850 yılı ortalarından itibaren Kütahya’da ikamet etmeleri sağlanmıştır[13].
Kütahya’daki yerleşimin merkezinde Macar Devrimi’nin siyasi lideri Lajos (Louis) Kossuth bulunmaktadır. Onun yanı sıra eski savaş bakanı Lázár Mészáros, aristokrat kökenli General Kont Casimir Batthyány, General Maurice Perczel ve kardeşi Nicolas Perczel ile Lehistanlı generaller Henryk Dembinski ve Józef Wysocki, koloni içindeki siyasi ve askerî karar süreçlerinde belirleyici olan isimleri oluşturmuştur[14].
Söz konusu liderler, devrim sürecindeki rollerinin yanı sıra Avusturya tarafından özel olarak hedef alınmaları nedeniyle Kütahya’daki mülteci varlığının diplomatik açıdan stratejik önemini belirlemişlerdir. Nitekim Avusturya’nın 1851 yılı başlarında ilettiği diplomatik yazışmalarda bu isimlerin serbest bırakılmasının “Avusturya İmparatorluğu’nun iç güvenliği açısından sakıncalı” olduğu belirtilmiş, böylelikle söz konusu liderlerin uluslararası müzakerelerde odak noktasına yerleştiği teyit edilmiştir[15].
Sayısal veriler, Kütahya’daki mülteci topluluğunun yaklaşık 55-67 kişi arasında değiştiğini göstermektedir. Bu grubun 20-25 kişilik bölümü üst düzey siyasi ve askerî liderlerden oluşurken; geri kalanlar eşler, danışmanlar, teknik personel, hizmetkârlar ve seyisler gibi destek elemanlarıdır. Bu durum, uygulamanın bireysel bir cezalandırma pratiği değil, bütünlük içinde bir koloni yerleştirme modeli olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim yalnızca Kossuth’un maiyetinde üç seyisin bulunması, iskânın siyasi baskıdan ziyade kontrollü bir yaşamsal düzenleme olarak kurgulandığını göstermektedir[16].
Topluluğun yapısı yalnızca askerî ve siyasi profillerle sınırlı değildir. Étienne Kinizcy ve Martin Koszta gibi danışmanlar karar alma çevresinde etkin olurken; eski papaz Étienne Kovacz dinî temsil gücüyle öne çıkmış; Jean Kalapsa, François Nazsmann ve Gustave Wagner gibi görevliler ise grubun sosyal ve idari işleyişinin yürütülmesine katkı sağlamışlardır. Bu çeşitlilik, Kütahya’daki grubun yalnızca pasif bir iskân topluluğu olmadığını; fikir üretimi, stratejik iletişim ve Avrupa ile temas açısından da işlevsel bir yapı sergilediğini göstermektedir[17].
9 Şubat 1851 tarihinde Avusturya ile yürütülen diplomatik görüşmeler doğrultusunda, Babıâli bazı mültecilere Osmanlı topraklarını terk etme izni vermiş; ancak “politik açıdan en hassas” olarak değerlendirilen sekiz kişi için denetimin sürdürülmesine karar vermiştir. Bu isimler arasında Kossuth, Batthyány, Maurice ve Nicolas Perczel, General Wysocki, Alexandre Arboth, Adolphe Gyurmann ve Emmanuel Luley yer almış; böylelikle süreçte bireysel özgürlük yerine stratejik risk değerlendirmesinin belirleyici olduğu ortaya konmuştur[18].
Kütahya’da geçen yaklaşık on altı aylık süreç boyunca mültecilerin iaşe, konaklama ve sağlık hizmetleri Osmanlı Devleti tarafından karşılanmış, ülkeyi izinsiz terk etmeleri ise açık biçimde yasaklanmıştır. Uygulamada, mülteciler ne dinî ne de siyasi bir değişime zorlanmış; Tanzimat sonrasında şekillenen diplomatik anlayış doğrultusunda Osmanlı Devleti, sığınma uygulamasını padişahın şahsi himayesine dayanan geleneksel koruma anlayışı yerine, hukuki gerekçelendirme, diplomatik müzakere ve idari düzenlemeler çerçevesinde yürütmüştür. 1851 yılı başlarından itibaren gündeme gelen Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleştirme planı ise, bu politikanın yalnızca pratik bir çözüm aracı değil, aynı zamanda stratejik bir diplomatik manevra niteliğinde olduğunu göstermektedir[19].
Sonuç olarak, 1850-1851 yıllarında Kütahya’da iskân edilen Macar ve Leh mülteciler, sayısal olarak sınırlı olmalarına rağmen siyasal etkileri bakımından dönem Avrupa siyasetinde önemli bir yere sahip olmuştur. Bu çok katmanlı yapı, Osmanlı Devleti’nin uluslararası baskılar altında yürüttüğü dengeleyici diplomasi politikasının merkezinde yer almış; Kütahya’yı yalnızca bir iskân merkezi değil, mültecilerin himayesine yönelik Osmanlı uygulamaları ile Avrupa güç dengesi arasında kurulan diplomatik uzlaşının taşra ölçeğinde somutlaştığı geçici bir kriz alanına dönüştürmüştür.
2. Osmanlı Devleti’nin Mültecilere Yaklaşımı: Diplomasi, Egemenlik ve İnsaniyet
Osmanlı Devleti’nin Kütahya’daki Macar ve Leh mültecilere yönelik yaklaşımı, yalnızca bir sığınma uygulaması değil, aynı zamanda uluslararası diplomasi, devlet egemenliği ve insaniyet ilkeleri arasındaki hassas dengenin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Lord Stratford Canning’in Viscount Palmerston’a gönderdiği rapor, bu yaklaşımın diplomatik ve hukuki mahiyetini ortaya koyar niteliktedir. Canning, Lajos Kossuth’tan aldığı muhtırada yer alan şikâyetleri Osmanlı topraklarında keyfî alıkoyma ve Devletler Hukuku ilkelerine aykırılık temelinde ele almakta; mültecilerin Avusturya karşısında maruz kaldıkları haksız muamele iddialarının artık bireysel hak ihlallerinden ziyade uluslararası hukuki sorumluluk çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir[20].
Canning, muhtırada yer alan ifadelerin doğruluğu konusunda kesin bir hüküm vermekten kaçınsa da bunları Sadrazam’a eksiksiz ilettiğini vurgulamaktadır. Bu tavır, İngiltere’nin Osmanlı üzerinde yönlendirici ancak doğrudan müdahaleci olmayan bir diplomatik rol üstlendiğini gösterirken, aynı zamanda mültecilerin yerleşme koşullarının cezalandırıcı değil, rahat yaşam imkânları çerçevesinde düzenlenmesi yönünde insaniyet temelli bir yaklaşımı desteklediğini göstermektedir[21]. Canning’e göre Osmanlı makamları bazı şikâyetlerde abartılı unsurlar bulunduğunu değerlendirerek meseleye karşı temkinli ve dengeli bir idari tutum benimsemiştir.
Bu politikanın uygulamaya yansıyan somut örneği, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın 30 Nisan 1850 tarihli talimatnamesinde görülmektedir. Reşid Paşa, barınma koşullarına ilişkin şikâyetler üzerine, iskân kuralları ihlal edilmeden yaşam alanlarının genişletilmesini, yüksek rütbeli mülteciler için uygun konutlar tahsis edilmesini ve iaşe-barınma şartlarının iyileştirilmesini emretmiştir. Kont Batthyány için farklı bir konut sağlanması, Kossuth’un ikametgâhına ek odalar inşa edilmesi ve bazı isimlerin kışladan çıkarılarak daha elverişli mekânlara yerleştirilmesi bu kapsamda alınan önlemler arasındadır. Ayrıca Kossuth’un sınırlı dolaşım hakkı karşısında takibin fark ettirilmeden yapılması istenmiş; Kütahya’da görevlendirilen Miralay-ı Hassa Süleyman Bey’e[22] uygulanacak tedbirler konusunda geniş idari inisiyatif tanınmıştır. Talimatte yer verilen Hırvat unsurlarına ilişkin istihbarat, güvenlik kaygılarının insani koşullar gözetilerek dikkate alındığını göstermektedir[23].
14 Ağustos 1850 tarihli raporda Canning, Osmanlı Devleti’nin mültecilerle ilgili politikasını “misafirperverlik” ilkesi çerçevesinde sürdürdüğünü, konunun cezai bir nitelik taşımadığını; fakat iskân süresinin uzamasıyla hem siyasi hem idari açıdan Osmanlı idaresi üzerinde bir yük oluşturduğunu belirtmektedir. Bu nedenle mültecilerin serbest bırakılmasının devlet itibarı ve Avrupa kamuoyu açısından uygun olduğu değerlendirilmiştir[24]. İngiltere burada Osmanlı’nın bağımsız hareket edebilmesini desteklemiş; egemenlik ve merhamet ilkelerinin birlikte uygulanmasını stratejik olarak teşvik etmiştir.
Diplomatik baskıların artması bağlamında, Viyana’daki İngiliz temsilcisi Arthur C. Magenis’in 2 Ekim 1850 tarihli raporu, Osmanlı’nın mültecilerin idaresi nedeniyle yaşadığı mali ve idari yükten kurtulma arzusunu ortaya koymaktadır. Dışişleri Bakanı Ali Paşa’nın bu yöndeki talebi Avusturya maslahatgüzarı M. de Klezl’e iletmiş olmasına rağmen, Avusturya’nın katı tutumu Osmanlı’nın hareket alanını daraltmıştır[25]. Benzer şekilde, 10 Eylül 1850 tarihli Kostaki Musurus’un yazışması, mültecilerin Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderilmesi önerisinin Avusturya tarafından “yararsız ve uygunsuz” görüldüğünü ortaya koyarak Osmanlı’nın İngiliz insani yaklaşımına açık olmakla birlikte Avusturya’nın güvenlik temelli çekincelerini dikkate almak zorunda olduğunu göstermektedir[26].
15 Eylül tarihli müteakip yazışmada, Ali Paşa’nın Avusturya’dan “onay alma” yönünde yorumlanabilecek ifadelerine karşı İngiliz tarafı, Babıâli’nin sorumluluğunun yalnızca “rıza arayışı” ile sınırlı olduğunu, aksi takdirde egemenlik yetkisinin zedeleneceğini vurgulamıştır[27]. 13 Şubat 1851 tarihli raporda Canning, Osmanlı Devleti’nin Avusturya’ya rağmen bağımsızlık tutumunu muhafaza etmesinden memnuniyet duymuş; mültecilerin tutulmaya devam edilmesinin artık gereksiz sıkıntı ve prestij kaybına yol açtığını belirtmiştir[28]. Bu değerlendirme, “tam serbest bırakma” kararının hem diplomatik hem de egemenlik temelli uygunluğunu göstermektedir.
Karar süreci Nisan 1851’de belirginleşmiş; Ali Paşa 26 Nisan tarihli cevabında serbest bırakmanın artık Avusturya’nın muvafakatine bağlı olmadığını, bunun yalnızca iyi niyet çerçevesinde bir nezaket jesti olarak kabul edilebileceğini ifade ederek sürecin Osmanlı iradesiyle şekillendiğini açıkça belirtmiştir[29]. Nihayet 16 Ağustos 1851 tarihli notada, mültecilerin 1 Eylül’de Osmanlı topraklarından çıkarılacağı bildirilmiş; bu kararın dış baskılarla değil, devlet düzeni ve menfaatleri doğrultusunda alındığı vurgulanmıştır[30].
7 Eylül 1851 tarihli son raporda Canning, sevk sürecini değerlendirmiş; mültecilerin çoğunluğunun Amerikan firkateyni Mississippi ile hareket ettiği belirtilmiş; gemi değişiminin İstanbul yerine Çanakkale’de yapılmasında ısrar edilmesi, sürecin dış müdahalelere açık görünmemesi için Osmanlı’nın egemenlik protokolünü titizlikle koruduğunu göstermiştir. Bu tercihler, serbest bırakma sürecinin İngiltere’nin desteğiyle yürütülmesine rağmen, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri’nin sürece sembolik ya da görünür bir diplomatik müdahale olarak dâhil olmasını sınırlandırmaya yönelik bir idari hassasiyetle yürütüldüğünü göstermektedir[31].
2. 1. Sultan Abdülmecid’in Macar Mültecilerine İlişkin Muhtırası: Diplomatik Denge ve İnsani Sorumluluk
1851 Mart tarihli “Sultanın Macar Mültecilerine İlişkin Muhtırası”, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa siyasetindeki kırılgan konumunu yansıtmaktadır. Belge, başlangıçta yalnızca bir sığınma ve koruma meselesi olarak ele alınan Macar mülteciler sorununun, kısa sürede büyük devletler arasında uluslararası bir diplomatik krize dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Bu bağlamda muhtıra, Osmanlı dış politikasının insani sorumluluklar ile diplomatik zorunluluklar arasında kurmaya çalıştığı hassas dengenin belgesel niteliğindeki en net örneklerinden biridir[32].
Muhtırada Sultan Abdülmecid, İngiltere ve Fransa büyükelçiliklerinin sunduğu görüşleri “insanlık kuralına tamamen uygun” olarak tanımlamakta ve bu devletlerin gösterdiği dostane tutumu “şükranla” andığını belirtmektedir. Bu ifade, Babıâli’nin uluslararası kamuoyunda ahlaki meşruiyet kazanma yönündeki çabasını vurgulasa da meselenin yalnızca insani gerekçelerle açıklanamayacak kadar karmaşık ve çok katmanlı bir diplomatik boyutu bulunduğunu da göstermektedir. Nitekim Lajos Kossuth ve diğer önde gelen Macar devrimcilerin serbest bırakılması, Avusturya İmparatorluğu tarafından “kutsal hakların ihlâli” şeklinde yorumlanmış; bu durum, meselenin diplomatik boyutu aşarak idari ve egemenlik eksenli bir kriz karakteri kazandığını göstermektedir[33].
Bu doğrultuda, Sultan muhtırada mültecilerin serbest bırakılmasının özellikle Bosna, Hersek ve Sırbistan sınır bölgelerinde mevcut hassas dengeleri bozabileceğini ve Kelec ile Suterina gibi tartışmalı sınır noktalarında yeni krizlere yol açabileceğini ifade etmektedir. Bu değerlendirme, Osmanlı yönetiminin meselenin sadece diplomatik boyutunu değil, aynı zamanda iç güvenlik ve bölgesel istikrar açısından doğurabileceği riskleri de göz önünde bulundurduğunu göstermektedir. Muhtıra, Osmanlı dış politikasının insaniyet–egemenlik dengesini yansıtan nadir belgesel örneklerden biridir[34].
Bu çerçevede belgenin en dikkat çekici unsurlarından biri, Sultan Abdülmecid’in nihai kararı verirken benimsediği pragmatik ancak son derece temkinli tutumdur. Muhtırada açıkça belirtildiği üzere, Kossuth ve diğer önde gelen mültecilerin “Osmanlı topraklarını ay sonuna kadar terk edeceklerine dair kesin güvence vermedikçe serbest bırakılmamaları” emredilmiştir. Bu hüküm, Osmanlı’nın insani sorumluluğu yerine getirirken aynı zamanda Avusturya karşısında yeni bir uluslararası gerilim yaratmaktan kaçınma stratejisini yansıtan son derece kritik bir diplomatik hamle olarak değerlendirilmelidir[35].
Sonuç olarak bu muhtıra, Sultan Abdülmecid döneminde Osmanlı dış politikasının yalnızca siyasi bir direktif niteliğinde olmadığını; aynı zamanda ahlaki meşruiyet ile devlet çıkarı arasında kurulan hassas dengeyi göstermektedir. Babıâli, bir yandan “misafirperverlik” ve “insanlık ilkesi” doğrultusunda uluslararası kamuoyunun desteğini sürdürmeyi amaçlamış; diğer yandan Avusturya gibi bölgesel güçlerle diplomatik çatışmayı tırmandırmamak için ihtiyatlı davranmıştır. Bu nedenle muhtıra, Osmanlı’nın 19. yüzyıl ortalarında Avrupa güç sistemine entegre olurken benimsediği “dengeci dış politika geleneği”nin özgün bir örneği olarak değerlendirilebilir[36].
3. Kütahya Mültecileri Krizinde İngiltere’nin Rolü: Liberal Müdahale, Diplomatik Baskı ve Osmanlı Egemenliğini Destekleme Politikası
Kütahya mültecileri meselesi, İngiltere tarafından geçici nitelikte bir diplomatik sorun olarak ele alınmaktan ziyade, dönemin liberal siyaset anlayışı, Avrupa kamuoyu duyarlılıkları ve Osmanlı Devleti’nin bağımsız karar alma yetisinin korunması açısından stratejik öneme sahip bir kriz olarak değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, İngiltere’nin mülteci meselesine yalnızca dış gözlemci kimliğiyle katılmadığını, aksine süreci yönlendiren etkin bir diplomatik aktör olarak konumlandığını göstermektedir. İngiltere’nin tutumu üç temel eksen üzerinde şekillenmiştir: liberal–insani müdahale anlayışı, diplomatik baskı ve yönlendirme stratejisi ile Osmanlı egemenliğini destekleme politikası.
Bu çerçevede 31 Mayıs 1850 tarihli Palmerston-Canning yazışması, İngiltere’nin krize yaklaşımını yansıtan temel kaynakların başında gelir. Dışişleri Bakanı Viscount Palmerston, Elçi Stratford Canning’in mültecilerin yaşam koşullarının iyileştirilmesine yönelik girişimlerini destekleyerek bu çabaların sürdürülmesini tavsiye etmiş, iskân uygulamalarının Sultan’ın devlet onuru ile uyumlu olacak şekilde “mümkün olan en insani” biçimde yürütülmesi gerektiğini vurgulamıştır[37]. Palmerston’un, iklim koşulları veya sağlık gerekçeleri geçerli olduğu takdirde mültecilerin farklı bir bölgeye naklinin değerlendirilebileceğini belirtmesi, İngiltere’nin müdahalesinin yalnızca siyasi-diplomatik boyutta değil, aynı zamanda uygulamaya yönelik insani hassasiyetler çerçevesinde geliştiğini göstermektedir.
Bu stratejik söylem, yalnızca İngiliz diplomatik makamlarıyla sınırlı kalmamış; 18 Nisan 1850 tarihli Kütahya’dan gönderilen ve Kossuth ile diğer liderlerin beklentilerini yansıtan mektupta da bilinçli bir biçimde kullanılmıştır. Yazışmada Palmerston’un liberal değerleri ve “kamu özgürlüklerinin savunucusu” olarak bilinen siyasi kimliği özellikle vurgulanmış; mesele bireysel bir talep olmaktan çıkarılıp Osmanlı Devleti’nin uluslararası itibar ve karar alma bağımsızlığını desteklemeye yönelik diplomatik bir çağrıya dönüştürülmüştür[38]. Mültecilerin hukuken “Sultan’ın misafirleri” olarak tanımlanmalarına rağmen fiilen sıkı denetim altında tutulmaları sorgulanarak, İngiltere’den beklenen girişimin yalnızca insani gerekçelere değil, aynı zamanda Osmanlı egemenliğinin korunmasıyla ilişkili olduğu belirtilmiştir.
Sultan Abdülmecid’in mültecilere ilişkin kaleme aldığı muhtıranın ardından Stratford Canning tarafından yapılan diplomatik değerlendirme, İngiltere’nin bu yaklaşımını daha da belirginleştirir. Canning, Osmanlı yönetiminin mültecileri tutmaya devam etmesine yol açabilecek gerekçeleri dikkatle incelemekle birlikte, bu gerekçelerin devletin uzun vadeli çıkarları çerçevesinde yeniden ele alınması gerektiğini savunmuştur. Avusturya’nın sınır bölgelerine ilişkin güvenlik kaygılarının abartılı olduğunu, bu görüşleri destekleyecek somut kanıtların bulunmadığını belirtmiş; bu kaygıların gerçek güvenlik endişesinden ziyade politik baskı niteliği taşıdığını ifade etmiştir[39].
Canning’e göre, Macaristan’da düzenin yeniden tesis edilmesiyle Avusturya ile varılan uzlaşmanın temel şartı yerine getirildiğinden, mültecilerin alıkonulmaya devam edilmesi artık ne hukuken ne de ahlaken savunulabilir bir konumdadır. Bu bağlamda, sürecin uzatılmasının Osmanlı Devleti’nin uluslararası kamuoyu nezdindeki itibarı açısından olumsuz sonuçlar doğurabileceği belirtilmiştir. İngiltere, çözüm olarak mültecilerin üçüncü bir ülkeye, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderilmelerini diplomatik gerilimi artırmadan meseleye son verebilecek uygulanabilir bir alternatif olarak değerlendirmiştir[40].
27 Ağustos 1850 tarihli talimatta Palmerston, Babıâli’nin mültecilerin uzun süre idaresinden kaynaklanan mali yükümlülüklerinden kurtulma arzusuna dikkat çekmiş; bu sürecin Avusturya ile eşgüdüm içinde yürütülmesi gerektiğini vurgulamıştır. Mültecilerin Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderilmesi düşüncesi, hem Osmanlı üzerindeki idari ve insani yükü hafifletecek hem de Avusturya’nın siyasi endişelerini yatıştıracaktır[41]. Ancak 6 Eylül 1850 tarihli yazışma, Avusturya Başbakanı Prens Felix von Schwarzenberg’in İngiltere’nin bu girişimini reddettiğini ve meselenin yalnızca Osmanlı-Avusturya arasında çözülmesi gereken ikili bir sorun olarak görüldüğünü ortaya koymuştur[42].
Bu gelişmeler karşısında İngiltere, Babıâli’nin egemenlik yetkisini etkin şekilde kullanması yönünde baskısını sürdürmüştür. 23 Eylül 1850 tarihli yazışmada Canning, mültecilerin iskânına ilişkin şartların artık yerine getirildiğini belirterek sürecin uzamasının ne siyasi ne de hukuki açıdan savunulabilir olduğunu ifade etmiştir[43]. 7 Şubat 1851 tarihli talimatta Palmerston, mültecilerin özgürlüğü konusunda İngiliz kamuoyunda oluşan güçlü beklentiye işaret etmiş; Osmanlı’nın bağımsız hareket etmesi halinde İngiltere’nin bu desteği sürdürebileceğini ifade etmiştir[44]. 15 Mart 1851 tarihli yazışmada ise Osmanlı’nın “yabancı bir gücün zindancısı” konumunda bırakılmaması gerektiği özellikle vurgulanmıştır[45].
Bu süreçte kamuoyu desteği belirleyici rol üstlenmiştir. 22 Mayıs 1851’de Londra Şehri Umumi Meclisi’nde Kossuth ve diğer mültecilere duyulan sempati oybirliğiyle resmen beyan edilmiş; bu karar Palmerston tarafından olumlu karşılanmıştır[46]. Böylece mülteci meselesi, İngiltere’de yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda geniş toplumsal kesimlerce “insani bir dava” olarak tanımlanmıştır.
Sonuç itibarıyla, Kütahya mültecileri krizi, Osmanlı diplomasi tarihinin sınırlı bir müzakere başlığı olmanın ötesinde, 19. yüzyıl liberal müdahale kavrayışı, güç siyaseti ve Osmanlı–Batı ilişkilerinin kesişiminde yer alan çok katmanlı bir diplomatik vaka niteliğindedir. İngiltere, insani müdahale söylemini kamuoyu duyarlılıkları ve liberal siyaset anlayışıyla temellendirmiş; diplomatik baskı ve yönlendirme araçlarını etkin şekilde kullanarak süreci yönlendirmiştir. Stratford Canning’in değerlendirmeleri, mültecilerin alıkonulmasının hukuki ve ahlaki dayanaklarının zayıfladığını açık biçimde ortaya koymuştur. Bu bağlamda İngiltere, krizin yönetimine ilişkin çözüm arayışlarında aktif bir dış aktör olarak konumlanmış ve Osmanlı egemenliğini destekleyen diplomatik bir tutum sergilemiştir.
4. Kütahya Mültecileri Krizinde Avusturya Diplomasisi: Güvenlik Kaygısı, Hukuki Baskı ve Karşı-Devrimci Strateji
1850-1851 yılları arasında Osmanlı Devleti’nin Kütahya’daki Macar ve Lehistanlı mülteciler meselesi, Avusturya İmparatorluğu tarafından yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değil, Avrupa düzeninin sürdürülebilirliği ve imparatorluk içi güvenlik açısından stratejik bir tehdit olarak değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, Avusturya diplomasisinin meseleye insani değil güvenlik odaklı bir perspektiften baktığını göstermektedir. Nitekim Avusturya’nın tutumu, devrimci hareketlerin yeniden canlanmasını önlemeye yönelik güvenlik merkezli bir strateji, hukuki argümanlarla desteklenen diplomatik baskı politikası ve potansiyel devrim liderlerini etkisizleştirme çabası etrafında şekillenmiş olup, bu süreç Babıâli’nin insani kaygılarına dayalı yaklaşımıyla açık bir gerilim yaratmıştır.
8 Ekim 1850 tarihli rapor, Osmanlı’nın Viyana Elçisi Kostaki Musurus Paşa tarafından Hariciye Nazırı Âli Paşa’ya gönderilmiş olup, Prens Felix von Schwarzenberg ile gerçekleşen görüşmenin atmosferini ayrıntılı şekilde yansıtmaktadır. Görüşmede Schwarzenberg, Osmanlı’nın mültecileri iskâna tabi tutmasını takdir etmekle birlikte, özellikle Lajos Kossuth’un serbest bırakılmasının “zaman bakımından uygun olmadığını” belirtmiş ve bu adımın Avrupa’da yeniden ayaklanmalar doğurabileceği yönündeki endişesini dile getirmiştir. Kossuth’un halk üzerindeki etkisine ilişkin ileri sürülen ifadeler -örneğin “toprak altına gömülü Kossuth banknotlarıyla köylüleri harekete geçirebileceği” yönündeki söylentiler- Avusturya’nın meseleyi diplomatik bir ihtilaftan ziyade karşı-devrimci bir güvenlik tehdidi olarak konumlandırdığını göstermektedir. Musurus’un iskân uygulamasının Osmanlı’ya idari ve mali yük getirdiğine dikkat çekmesine rağmen, Schwarzenberg’in “meselenin yalnızca zamanı geldiğinde çözülebileceği” yönündeki yanıtı, Avusturya’nın çözümü bilinçli şekilde ertelemeyi tercih ettiğini göstermektedir[47].
1851 başlarında Avusturya’nın tavrında diplomatik ton açısından kısmi bir yumuşama gözlense de stratejik yaklaşımın özü değişmemiştir. 9 Şubat 1851 tarihli Baron Eduard de Klezl yazışmasında, mültecilerin Osmanlı topraklarını terk etmeleri şartıyla Malta gibi üçüncü bölgelere gönderilmelerine sınırlı biçimde onay verilmiş; bu kapsamda iki liste hazırlanmıştır. İlk listede serbest bırakılabilecek liderler ve yanlarındakiler, ikincide ise iskânın devam etmesi istenen şahıslar yer almıştır. Bu adım, Avusturya’nın mültecileri Osmanlı coğrafyasından uzaklaştırmak istediğini, ancak denetimin tamamen sona ermesini uygun bulmadığını göstermekte; dolayısıyla otorite ve güvenlik kaygısının insani değerlendirmelere üstün geldiğini ortaya koymaktadır[48].
Bununla birlikte, 27 Şubat 1851 tarihli nota Avusturya’nın baskıcı tonunun yeniden sertleştiğini göstermektedir. Klezl, hiçbir mültecinin Avusturya’nın önceden rızası olmaksızın Osmanlı topraklarını terk etmemesi gerektiğini açıkça belirtmiş ve daha önce Şumnu’dan Kütahya’ya olan nakli hatırlatarak Babıâli’nin uygulamalarının “uluslararası diplomatik normlara aykırı” olabileceği yönünde uyarıda bulunmuştur[49]. Bu ifade, Avusturya’nın Osmanlı egemenliğine müdahale etmeye yönelik diplomatik hamlesinin belirginleştiği noktadır.
1851 yılı baharında İngiltere’nin arabuluculuk faaliyetleri hız kazanmış olsa da Avusturya diplomasisinde temkinli fakat ısrarlı tutum sürmüştür. 6 Mart 1851 tarihli Stratford Canning raporunda, General Henry Dembinski’nin İstanbul’a gelişi üzerine Avusturya Elçiliği’nin gösterdiği sert tepki aktarılmakta; mülteciler arasındaki liderlik rekabetinin -özellikle Kossuth ile Dembinski arasındaki güvensizliğin- diplomatik etkiler doğurduğu belirtilmektedir. Canning, Dembinski’nin Osmanlı hizmetine girme ihtimalinden söz etmişse de Avusturya’nın bu konuda baskı kurması üzerine nazırların ihtiyatlı bir tavır benimsediğini kaydetmiştir[50].
Pisani raporu ise Avusturya’nın bu meseleye yaklaşımını sistematik biçimde üç temel boyutta çerçevelendirmektedir: iç güvenlik tehdidi, iki devlet arasındaki diplomatik yükümlülükler, Avrupa’da devrimci hareketlerin yeniden canlanma ihtimali. Prens Schwarzenberg’e göre mülteci meselesi yalnızca Osmanlı’nın insani değerlendirme alanına bırakılmamalı; aksine “Avrupa düzeninin sürdürülebilirliği” açısından ele alınmalıdır[51].
29 Temmuz 1851 tarihli memorandumda, Avusturya’nın hukuki dayanaklara yaslanarak baskı stratejisini güçlendirdiği görülmektedir. Klezl, Sultan Abdülmecid’in 17 Eylül 1849 tarihli yazışmalarına atıfta bulunarak mültecilerin serbest bırakılması konusunda Avusturya ile “dostane mutabakat” sağlanması gerektiğini savunmuştur[52]. Bu tutum, meselenin yalnızca Osmanlı–Avusturya ilişkileri ekseninde değil, Avrupa güç dengeleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği mesajını taşımaktadır.
Diplomatik sürecin en keskin ifadesi ise 18 Ağustos 1851 tarihli son notada yer almaktadır. Klezl, mültecilerin 1 Eylül’de serbest bırakılması kararını “son derece ciddi gerekçeler göz ardı edilerek alınmış” bir karar olarak nitelendirmiş; bu adımın muhtemel sonuçlarından yalnızca Osmanlı Devleti’nin sorumlu tutulacağını bildirmiştir. Böylece Avusturya, ileride doğabilecek siyasi gelişmelerin maliyetini önceden Babıâli’ye yüklemeye çalışarak sorumluluk devri stratejisi izlemiştir[53].
Sonuç olarak Avusturya’nın Kütahya mültecileri meselesine yaklaşımı, diplomatik ton açısından zaman zaman yumuşamalar içerse de esasen güvenlik merkezli, hukuki baskı araçlarını etkin biçimde kullanan ve karşı-devrimci strateji üzerine kurulu bir siyaset izlemiştir. Osmanlı Devleti’nin insani ve diplomatik sorumluluklarını gözeten dengeci yaklaşımı, Avusturya’nın sert güvenlik kaygıları karşısında süreklilik göstermiş; Babıâli bu süreçte Avrupa güç dengelerine karşı temkinli ve çok katmanlı bir diplomasi yürütmüştür. Bu nedenle Kütahya mültecileri krizi, 19. yüzyıl diplomasi tarihinde, güç siyaseti, güvenlik algısı ve insaniyet ilkelerinin kesiştiği özgün ve öğretici bir vaka olarak önemini korumaktadır.
5. Mültecilerin ABD’ye Gönderilmesi: Krizin Transatlantik Boyuta Taşınması ve Osmanlı Diplomatik Manevra Alanının Genişletilmesi
1851 yılı itibarıyla Macar mülteciler meselesi, yalnızca Osmanlı–Avusturya odaklı bir diplomatik sorun olmaktan çıkarak İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nin aktif müdahalesiyle transatlantik nitelik kazanan çok aktörlü bir krize dönüşmüştür. Amerikan katılımı, mültecilerin güvenli tahliyesi için alternatif bir çözüm sunmakla kalmamış; aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin Avusturya ve Rusya kaynaklı baskılara karşı manevra kabiliyetini belirgin ölçüde artıran stratejik bir araç haline gelmiştir[54]. Böylece mesele, bölgesel bir diplomatik açmaz olmaktan çıkıp küresel güç dengelerini içine alan yeni bir boyuta taşınmıştır.
Stratford Canning’in 17 Nisan 1851 tarihli raporuna göre, Amerikan Maslahatgüzarı Babıâli’ye başvurarak, ABD Başkanı’nın özel talimatı doğrultusunda Akdeniz filosuna bağlı bir Amerikan savaş gemisinin mültecileri doğrudan Amerika Birleşik Devletleri’ne nakletmek üzere hazır tutulacağını bildirmiştir[55]. Bu teklifin en dikkat çekici yönü, mültecilerin Avrupa’ya uğramaksızın Osmanlı topraklarından Amerika’ya gönderilme olanağı sunmasıdır. Böylece Avusturya’nın “serbest bırakılan liderlerin yeniden Avrupa’da devrimci faaliyetlere öncülük edebileceği” yönündeki argümanları büyük ölçüde geçersiz kılınmış; Osmanlı üzerindeki siyasi baskıların azaltılması için pratik ve diplomatik açıdan avantajlı bir çözüm doğmuştur.
Ancak sürecin sorunsuz ilerlemediği de görülmektedir. Canning’in raporuna göre, Giuseppe Mazzini çevresiyle bağlantılı bazı kişilerin Kütahya’ya giderken yakalanması ve üzerlerinde ele geçirilen belgelerin Avusturya casuslarının eline geçmesi, krizin seyrini olumsuz etkilemiş, Avusturya’nın güvenlik kaygılarını daha da pekiştirmiştir[56]. Bu olay, Habsburg yönetiminin mültecileri siyasi sığınmacıdan ziyade potansiyel devrimciler olarak değerlendirdiğini yeniden teyit etmiş ve tahliye sürecinin planlanan takvimden sapmasına yol açmıştır.
Bu noktada İngiltere’nin ABD ile örtülü bir diplomatik iş birliği çerçevesinde hareket etmesi sürecin dönüm noktalarından biridir. Lord Palmerston’un 17 Şubat 1851 tarihli talimatı, mültecilerin ABD’ye gönderilmesi planını hem “insani bir çözüm” hem de Osmanlı üzerindeki baskıyı hafifletmeye yönelik stratejik bir manevra olarak değerlendirmiştir. Palmerston, “Kütahya’da hapsedilmiş gibi yaşayan” mültecilerin kendi rızalarıyla Amerika’ya gönderilmesinin, Osmanlı Devleti’nin uluslararası itibarını güçlendireceğini belirtmiş; bu adımın ayrıca Avusturya ve Rusya’nın diplomatik baskılarını etkisizleştirme potansiyeline sahip olduğunu vurgulamıştır[57].
19 Şubat 1851 tarihli Canning raporunda, Mustafa Reşid Paşa ile yapılan görüşmede, tahliyenin mültecilerin kendi tercihleri doğrultusunda yapılması hâlinde bunun Osmanlı’nın tarafsızlığıyla uyumlu olacağı ifade edilmiştir. Ayrıca mültecilerin Osmanlı gemileriyle taşınmasının Avusturya tarafından “siyasi himaye” olarak yorumlanabileceği düşünülerek, naklin üçüncü bir devlet -tercihen ABD- tarafından gerçekleştirilmesinin uygun olacağı belirtilmiştir. Bu değerlendirme hem ABD hem de İngiltere’nin sürece aktif katılımının, Osmanlı’nın diplomatik manevra alanını genişleten yapısal bir stratejik tercih olduğunu açıkça göstermektedir[58].
24 Mayıs 1851 tarihli Palmerston talimatında, Osmanlı’nın 1 Eylül 1851 tarihine kadar serbest bırakılma kararını uygulaması İngiltere tarafından yakından takip edilmiş; ABD’nin askeri gemi tahsisine rağmen bazı Macar liderlerin nakil planına temkinli yaklaştığı aktarılmıştır[59]. Palmerston’un geçici çözüm olarak mültecilerin önce Osmanlı denetiminde bir İngiliz buharlı gemisiyle Malta’ya, oradan da posta gemileriyle Amerika’ya sevk edilmelerini önermesi, İngiltere’nin süreci hızlandırmaya yönelik aktif rolünü göstermektedir.
Amerikan müdahalesi, Kütahya mültecileri krizinde yalnızca alternatif bir tahliye güzergâhı sunmamış; aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin uluslararası baskılara karşı manevra alanını genişleten kilit bir araç haline gelmiştir. İngiltere’nin liberal dış politika anlayışı ile ABD’nin insani yaklaşımı arasında kurulan iş birliği, Osmanlı’nın hem uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmesine hem de “modern ve medeni bir devlet” olarak itibarını korumasına olanak tanımıştır. Bu çerçevede mülteci meselesi, 19. yüzyıl uluslararası ilişkiler tarihinde Osmanlı’nın esnek fakat ilkeli diplomasi anlayışının, küresel güç dengelerine uyum sağlama kapasitesinin ve transatlantik çözüm arayışlarının bir örneği olarak değerlendirilmektedir.
6. Kütahya Mültecilerinin Nihai Tahliyesi: Osmanlı Diplomatik Kararlılığı ile Uluslararasılaştırma Stratejisinin Kesişim Noktası
1851 yılı, yaklaşık iki yıldır Kütahya’daki Macar ve Leh mülteciler meselesinde Osmanlı Devleti açısından hem stratejik bir dönüm noktası hem de diplomatik bir sonuçlanma evresi olmuştur. Sürecin ilk aşamaları, 19 Ağustos 1850 tarihli belgelerde yoğunlaşan diplomatik tartışmalar etrafında şekillenmiştir. Hariciye Nazırı Âli Paşa, Avusturya’nın meseleye ilkesel düzeyde karşı olmadığını, ancak en ciddi çekincenin Lajos Kossuth’un devrimci kimliğiyle bağlantılı olduğunu belirtmiştir[60]. Avusturya, Kossuth’u yalnızca 1848 Macar İhtilali’nin lideri olarak değil, aynı zamanda devrimci faaliyetlerle irtibatını sürdürmesi nedeniyle siyasi istikrarsızlık kaynağı olarak görmüş; bu değerlendirme 13 Ağustos 1850 tarihli Pisani raporunda da teyit edilerek serbest bırakılma sürecine dair diplomatik riskler açık biçimde vurgulanmıştır[61]. 8 Ekim tarihli Magenis raporunda ise Avusturya Başbakanı Prens Felix von Schwarzenberg, Kossuth’un serbest bırakılması hâlinde Macar köylüleri arasında gizlenmiş devrimci tahviller aracılığıyla yeni bir ayaklanma başlatabileceğini ileri sürmüş; bu nedenle mültecilerin Osmanlı topraklarında alıkonulmasını bir “zulüm” değil, tersine “insani bir tedbir” olarak nitelendirmiştir[62].
Bu süreçte İngiltere, Osmanlı Devleti’nin egemenlik temelinde hareket etme iradesini açık biçimde desteklemiştir. Dışişleri Bakanı Lord Viscount Palmerston’un 21 Eylül 1850 tarihli yazışmasında, mültecilerin serbest bırakılması kararının yalnızca siyasi gerekçelerle değil, aynı zamanda insani sorumluluklar doğrultusunda temellendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir[63]. Ancak Avusturya’nın Kossuth merkezli güvenlik kaygıları, 8 Ekim tarihli Magenis raporunda yeniden gündeme taşınmış; serbest kalmasının Avrupa’da potansiyel bir ayaklanmayı tetikleyebileceği yönündeki endişeler bir kez daha dile getirilmiştir[64]. Erken başlayan kış koşulları ve diplomatik gerilimlerin artması nedeniyle, 18 Kasım 1850 tarihli raporda Bursa üzerinden planlanan sevk girişimi geçici olarak askıya alınmış, böylece sorunun çözümü bir kez daha ertelenmiştir[65].
1851 yılı başına gelindiğinde Babıâli, meselenin yalnızca iç yönetim boyutuyla sınırlandırılamayacağını görerek yeni bir stratejik çerçeve benimsemiştir. 20 Ocak 1851 tarihli rapor, çözümün giderek göç odaklı bir “uluslararasılaştırma” eksenine evrildiğini göstermektedir. Raporda, çoğunluğu Lehistanlı olmak üzere 270 kişinin Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderilmesinin planlandığı, ayrıca 36 Macar mültecinin İngiltere üzerinden ABD’ye sevk edilmesinin düşünüldüğü belirtilmektedir[66]. Nihai diplomatik karar ise Babıâli Meclisi’nde 18 Mart 1851’de oy birliğiyle alınmış; tüm mültecilerin 1 Eylül 1851 tarihinde serbest bırakılması kararlaştırılmıştır[67].
Bu bağlamda sevk sürecindeki en dikkat çekici gelişmelerden biri, 19 Haziran 1851 tarihli raporlarda anlatılan Oriental Steam Navigation Company’ye ait Euxine adlı buharlı gemiyle İngiltere’ye gönderilme girişimidir. Yaklaşık 150 Macar ve Leh mültecinin aynı gün öğleden sonra sevk edilmesi planlanmış; bu kararın, artan diplomatik baskıların yanı sıra iaşe ve barınma giderlerinin Osmanlı üzerindeki mali yükünü hafifletme amacını da taşıdığı belirtilmiştir[68]. Stratford Canning, sevk öncesinde yaptığı değerlendirmede, İngiltere’nin bu topluluk için “planlanmamış bir varış noktası” haline gelmesinin yaratabileceği sosyo-ekonomik risklere dikkat çekmiş ve kitlesel naklin İngiltere’de “beklenmedik ve potansiyel olarak istenmeyen bir yük” oluşturabileceğini vurgulamıştır[69]. Bu tespit, İngiltere’nin insani duyarlılığını sürdürmekle birlikte doğrudan mali ve sosyal sorumluluk üstlenme konusunda temkinli davranmak istediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Sevk süreci mali destek mekanizmaları açısından da önemli diplomatik tartışmalara yol açmıştır. Canning, mültecilerin sefalet içinde bulunduğunu belirterek Babıâli’den harcırah verilmesi için yoğun çaba sarf etmiş; özellikle ABD’ye geçiş gibi daha uzun rotalar açısından mali desteğin stratejik önemini vurgulamıştır[70]. Mültecilerin daha düşük maliyetli bir yelkenli gemiyle gönderilmesi yönündeki önerisine rağmen, Osmanlı hükümeti yapılan sözleşmenin Euxine üzerinden işlemeye bağlanmasını gerekçe göstererek bu alternatifi reddetmiştir. Böylece hem mali hem sözleşmesel yükümlülükler sevk sürecinin biçimlenmesinde belirleyici olmuştur.
19 Haziran tarihli ikinci rapor, sevk planının mültecilere yeterince açık aktarılmadığını eleştirmekte; sürecin şeffaflık eksikliği nedeniyle hem mülteciler nezdinde güvensizlik doğduğunu hem de İngiltere’nin sevki organize ettiği yönünde hatalı algıların ortaya çıktığını belirtmektedir[71]. Buna rağmen İngiliz elçiliği, sınırlı kaynaklara karşın “en muhtaç olanlara” yardım sağlanması için girişimde bulunmuş, ancak 150 kişilik bir grubun düzenli biçimde desteklenmesinin “uygulamada neredeyse aşılmaz bir güçlük” taşıdığını ifade etmiştir[72].
Yaz aylarıyla birlikte süreç fiilen uygulamaya dönüşmüş; 24 Haziran 1851 tarihli belgelerde mültecilerin Gemlik limanı üzerinden Oriental Steam Company aracılığıyla İngiltere’ye sevk edildikleri kaydedilmiştir[73]. Temmuz 1851 tarihli yazışmalarda İngiltere ve Fransa, Babıâli’nin kararını açıkça desteklemiş; Canning, 21 Temmuz tarihli mektubunda “Sultan’ın verdiği söze bağlı kalma kararlılığını” özellikle vurgulamıştır[74]. Nihai kararın uygulanması ise 16 Ağustos 1851 tarihli Âli Paşa notasının 1 Eylül için serbest bırakılma kararını resmen bildirmesiyle gerçekleşmiş; buna rağmen Avusturya maslahatgüzarı Klezl, 18 Ağustos tarihli notasında bu kararı “iki devlet arasındaki dostane ilişkiler açısından sakıncalı” bulmuş, ancak Babıâli geri adım atmamıştır[75]. Bu durum, Osmanlı’nın artık Avusturya’nın vetosuna bağlı kalmayan bir egemenlik söylemi benimsediğini göstermektedir.
Tahliye süreci, Amerikan savaş gemisi Mississippi’nin devreye girmesiyle tamamlanmıştır. Canning’in 5 Eylül 1851 tarihli raporu, mültecilerin Çanakkale üzerinden Mississippi’ye bindirildiğini; 7 Eylül tarihli belgede ise yalnızca bir subayın Osmanlı topraklarında kalmayı tercih ettiğini kaydetmektedir[76]. 13 Eylül’de Palmerston, Osmanlı’nın yoğun baskılara rağmen verdiği sözü yerine getirmiş olmasını “egemenlik ve insani sorumluluk açısından takdir edilmesi gereken bir tutum” olarak nitelendirmiştir[77].
Sonuç olarak, Euxine vapuruyla gerçekleştirilen sevk girişimi ve akabinde Kütahya mültecilerinin kesin tahliyesi, Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıl ortalarında uluslararası baskıya rağmen egemenlik ilkesine dayalı bağımsız karar alma iradesini koruyabilen bir aktör olduğunu ortaya koymuştur. Osmanlı Devleti, mültecileri iade etmeyerek, onları zorla siyasi dönüşüme uğratmayarak ve nihai olarak kendi iradeleriyle ülkeyi terk etmelerine izin vererek yalnızca insani değil, aynı zamanda dönemin uluslararası hukuk anlayışıyla uyumlu bir diplomasi pratiği sergilemiştir. Bu tarihsel süreç, Babıâli’nin 19. yüzyıl güç dengeleri içinde yeniden konumlanmasının sembolik ve öğretici bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Sonuç
1850-1851 Kütahya mültecileri meselesi, Osmanlı Devleti’nin uluslararası baskı altında iltica siyasetine verdiği yanıtı yalnızca merkezî diplomatik söylem düzeyinde değil, aynı zamanda taşrada kurulan denetim, iaşe ve sevk pratikleri üzerinden de izlenebilir kılan özgün bir kriz yönetimi vakasıdır. FO 424 serisi belgeler, Babıâli’nin Avusturya ve Rusya’nın ısrarlı iade taleplerini reddederken Tanzimat dönemi hukuki gerekçelendirme ve diplomatik müzakere araçlarını sistematik biçimde devreye soktuğunu; bununla eşzamanlı olarak söz konusu kararın taşrada “denetlenebilir fakat diplomatik temasın sınırlı olduğu” bir mekânsal düzenlemeyle, özellikle Kütahya üzerinden desteklendiğini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede Kütahya, krizin yalnızca diplomatik bir başlık olarak değil, taşra idaresi aracılığıyla yönetilen bütüncül bir devlet pratiği olarak okunmasını mümkün kılan anahtar bir örneklem alanı hâline gelmektedir.
Bu çalışma, FO 424 belgelerine dayanarak Kütahya uygulamasının mahiyetine ilişkin birkaç özgün tespiti belirginleştirmektedir. Her şeyden önce Kütahya, basit bir “geçici ikamet” ya da “mülteci” mekânı olarak değil; İstanbul merkezli diplomatik tırmanmayı sınırlarken merkezî denetim kapasitesini sürdüren, dolayısıyla krizi taşra ölçeğinde yönetilebilir kılan bir “tampon-mekân” işlevi görmüştür. Başkente yakınlığın doğurduğu diplomatik temas ve görünürlük riskinin azaltılması, buna karşılık taşra idaresi üzerinden kontrol ve denetimin kurumsal biçimde işletilmesi, Osmanlı kriz yönetiminde mekânın stratejik bir araç olarak kullanıldığını göstermektedir.
Bu mekânsal kurgunun idari düzeydeki yansımaları, belgelerde yer alan sayısal veriler ve koloni bileşimine dair ayrıntılar üzerinden daha açık biçimde izlenebilmektedir. Yaklaşık 55–67 kişiden oluşan ve 20–25 kişilik çekirdek lider kadro ile hane/maiyet unsurlarını birlikte içeren yapı, Kütahya’daki düzenlemenin bireysel bir cezalandırma pratiğine indirgenemeyeceğini; aksine uygulamanın “koloni yerleştirme modeli” şeklinde kurgulandığını düşündürmektedir. Bu bulgu, iskânın yalnızca siyasal liderleri tecrit etmeye yönelik bir tedbir olmadığını; belirli bir topluluğun gündelik hayatı, barınması ve denetimiyle birlikte yönetilmesini hedefleyen daha geniş bir idari çerçeveye oturduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Kriz yönetiminin bu yapısal boyutunu tamamlayan bir diğer unsur, Osmanlı idaresinin mültecileri yekpare bir kitle olarak değerlendirmemesi ve risk temelli bir sınıflandırma geliştirmesidir. 1851 yılı başlarında “serbest bırakılabilecekler” ile denetimin sürdürüleceği “politik açıdan hassas” çekirdek kadronun ayrıştırılması, esnekliğin yalnızca söylemsel düzeyde kalmadığını; güvenlik değerlendirmesi, diplomatik pazarlık ve idari uygulama arasında işleyen bütüncül bir karar mantığına dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Bu sayede Babıâli hem uluslararası baskıyı yönetebilmiş hem de egemenlik iddiasını zedelememek adına “seçici serbestiyet” gibi ara çözümler üzerinden hareket alanı üretebilmiştir.
Öte yandan barınma koşullarının iyileştirilmesi, ikametgâhların genişletilmesi ve takibin “fark ettirilmeden” yürütülmesi gibi ayrıntılar, iskânın salt cezalandırıcı bir rejim olarak değil, insaniyet ile kontrol arasında kurulmuş bir denge üzerinden işletildiğini göstermektedir. Bu tür uygulama ayrıntıları, literatürde çoğu kez merkezî diplomatik müzakerelerin gölgesinde kalan taşra yönetimi boyutunu görünür kılmakta; krizin gündelik idare mekanizmaları üzerinden nasıl sürdürüldüğüne dair somut bir okuma imkânı sağlamaktadır.
Tahliye sürecine ilişkin protokol tercihleri de Osmanlı’nın egemenlik söylemini yalnızca diplomatik metinlerde değil, pratik ve sembolik düzeylerde de korumaya çalıştığını düşündürmektedir. Örneğin gemi değişiminin İstanbul yerine Çanakkale’de yapılması yönündeki ısrar, çözümün dış aktörlerle yürütülmesi kaçınılmaz hâle gelse bile “dış müdahale görüntüsünü” sınırlama ve devlet itibarını muhafaza etme arzusunu yansıtmaktadır. Bu noktada kriz yönetimi, yalnızca “ne karar alındığı”yla değil, kararın “nasıl uygulandığı”yla da egemenlik üretme süreci olarak belirginleşmektedir.
1851’de Amerika Birleşik Devletleri’nin devreye girmesiyle birlikte meselenin transatlantik bir boyut kazanması ise, çözüm dinamiklerini dönüştüren kritik bir eşik oluşturmuştur. ABD’nin sağladığı alternatif tahliye kanalı, krizi Avrupa diplomasisinin dar çerçevesinden çıkararak yeni bir çözüm ufku açmış; Avusturya’nın güvenlik temelli argümanlarını görece zayıflatarak Babıâli’ye belirgin bir diplomatik manevra alanı kazandırmıştır. Bu gelişme, Osmanlı’nın krizi yalnız “direnç” üzerinden değil, aynı zamanda denge üretme ve çözümü uluslararasılaştırma stratejisi üzerinden de yönetebildiğini göstermektedir.
Son olarak İngiltere’nin insani odaklı destekleyici yaklaşımı ile Avusturya’nın güvenlik/karşı-devrimci baskı siyaseti arasındaki gerilim, Babıâli’nin egemenlik temelli tutumunun güçlenmesine elverişli bir dış destek zemini üretmiştir. Bu bağlamda Osmanlı Devleti, yalnız savunmacı bir pozisyonda kalmak yerine, çözümü yeniden çerçeveleyen ve kendi kararını meşrulaştıran bir stratejik hat izleyebilmiştir. Dolayısıyla kriz, büyük güçler arasındaki rekabetin basit bir yansıması olmaktan çıkarak Osmanlı’nın uluslararası hukuk, diplomasi ve taşra yönetimi araçlarını birlikte kullanarak hareket ettiği çok katmanlı bir müzakere alanına dönüşmüştür.
Bütün bu göstergeler ışığında 1 Eylül 1851’de tahliye ile sonuçlanan süreç, Babıâli’nin iade taleplerine direnerek iltica ilkesini koruduğunu; fakat bunu taşrada kontrollü yerleşim, seçici serbestiyet, protokol hassasiyeti ve uluslararasılaştırma hamlesi gibi araçlarla destekleyerek kurumsallaşmış bir kriz yönetimi modeli ürettiğini ortaya koymaktadır. Bu yönüyle Kütahya örneği, diplomasi–uluslararası hukuk–taşra yönetimi kesişiminde Osmanlı’nın modern devlet pratiğini açıklamak bakımından yalnız dönemsel bir vaka değil, aynı zamanda yöntembilimsel olarak da belge temelli analizlere imkân veren bir model niteliği taşımaktadır.
EKLER
Ek 1: The National Archives (UK), British Foreign Office, (FO 424/6, 1-68), 5 May 1852, Osmanlı Ülkesi Dâhilinde Macaristan’dan Gelen Mültecilere İlişkin Ek Yazışmalar, Tercümesi.
No. 1.
Sir Stratford Canning’den Vikont Palmerston’a (27 Mayıs’ta alındı.)
(No. 137)
İstanbul, 4 Mayıs 1850
Efendim,
Macar mültecilerinin Kütahya’daki durumu hakkında Osmanlı nazırlarıyla bazı ilave görüşmeler yaptım.
Kont Batthyani ve Mösyö Kossuth tarafından bana gönderilen mektuplarda, oraya vardıkları tarihten bu yana katlanmak zorunda kaldıkları gereksiz sıkıntılar ve kısıtlamalardan şikâyet edilmektedir; söz konusu yeri ıssız ve sağlıksız olarak nitelendirmektedirler.
M. Kossuth’tan ayrıca uzun bir muhtıra yahut protesto metni aldım; bu metinde, Sultan’ın topraklarında tutulmasına dair, Devletler Hukuku’ndan çıkarılan ilkelere dayanan şikâyetlerini ve Babıâli’nin kendisine ve talihsizlik içindeki arkadaşlarına karşı, Avusturya’ya karşı taahhütlerinin ötesine geçen keyfî muamelesini dile getirmektedir.
Bu şikâyet gerekçelerinin ne ölçüde geçerli olduğu meselesine girmeksizin, bunları bütünüyle Sadrazam’a ilettim ve güçlü bir biçimde tavsiye ettim ki, bu gözaltı hâli devam ettiği müddetçe, Babıâli, iradeleri dışında misafir edilen bu kişilere, bir hapis durumuna değil, yalnızca basit bir iskân hâline uygun düşen her türlü rahatlığı ve özgürlüğü sağlamalıdır.
Yüce Efendileri, onları Bursa’daki Eflak göçmenleriyle aynı statüye koymayı kabul etmemiştir; Babıâli’nin, Viyana Kabinesi tarafından resmen tasdik edilmemiş olsa bile, kendisi için bağlayıcı olduğu anlaşılan taahhüdünü yerine getirmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Ancak, mültecilerin taleplerini karşılaması ve makul olan her şekilde rahatlıklarını gözetmesi yönünde, mültecilerden sorumlu Süleyman Bey’e yeni talimatlar göndermiştir.
Sadrazam’ın mektubunun bir sureti ilişiktedir; bir diğer suretini de en kısa fırsatta Kütahya’ya göndermeyi düşünüyorum. Zira mültecilerin Süleyman Bey hakkında olumlu bir kanaat beyan etmeleri sebebiyle, söz konusu mektubun ellerinde bulunması, onun vazife anlayışına ve kendilerine yönelik iyi niyetine hitap etmelerini mümkün kılacaktır. Bu talimatların hakkıyla yerine getirilmesi hâlinde, mültecilerin gözaltında tutulma ve bulundukları yer dışında herhangi bir şikâyette bulunmaları için bir neden kalmayacağını kabul etmek gerekir.
Bu iki hususta yakın bir değişiklik ümidi vermemin mümkün olmadığından endişe ediyorum. Ancak Babıâli’ye karşı adalet gereği şu da belirtilmelidir ki, Kütahya şehri, Anadolu’ya seyahat etmiş olanların ifadelerine göre, yapılaşma ve konum bakımından aynı ülkedeki diğer Osmanlı şehirlerinden daha kötü değildir.
Serbest bırakılacakları zamana gelince, şunu ifadede serbestim ki, mülteciler hürriyetleri üzerindeki kısıtlamalara karşı protesto ederek tabiî vazife duygularını yerine getirdikten sonra, en yerinde hareket olarak, yaklaşan yaz mevsiminin sona ermesini sabırla beklemeleri ve ardından, siyasi durumun uygun bir hâl alması hâlinde, serbest bırakılmaları yönündeki taleplerini iletmeleri olacaktır.
Macaristan ve Transilvanya’da mevcut sükûnet görünümü devam ederse, Majestelerinin Hükümeti’nin ve belki de Fransa Hükümeti’nin, mültecilerin talebini desteklemekten ve bunu olumlu bir değerlendirme için içtenlikle tavsiye etmekten kaçınmayacağını ümit ederim.
Amerika Birleşik Devletleri’nin hâlen onları kabul etmeye ve kendilerine bir miktar arazi tahsis etmeye istekli olduğuna inanmak için sebepler mevcuttur.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 1, Ek
Kütahya’daki hizmeti hakkında Sadrazam tarafından Süleyman Bey’e gönderilen mektubun özeti
(Çeviri)
16 Cemaziyelâhir 1266 (30 Nisan 1850)
Elde edilen yeni bilgilere göre, himayeniz altındaki mülteciler için seçilmiş olan odalar son derece dardır; bazı ordu kumandanları tek bir odada birlikte kalmaya mecbur bırakılmıştır. Bu ve diğer sebeplerle, mülteciler ziyadesiyle rahatsız olmakta ve sıkıntı çekmektedirler. Bu nedenle, gerekli iskân kurallarını ihlal etmeksizin, onların rahatını mümkün olduğunca artırmaya gayret ediniz.
Bu, tıpkı Kont Batthyani için yaptığınız gibi, ileri gelenler için daha geniş evler kiralamak; M. Kossuth ile aynı grupta bulunanlar için, istedikleri gibi kullanabilecekleri bir masa koymak suretiyle bulundukları mekânı daha müsait hâle getirmek; barakaların yanına daha fazla oda eklemek; uygun bir yere bir mutfak yaptırarak M. Kossuth’un özel hizmetçisi için daha uygun bir vazife alanı oluşturmak; ve nihayet, güvenlik tedbirleri eşliğinde, yürüyüş yapmaları için daha geniş bir alan tahsis ederek sağlanabilir.
Görüşmeler esnasında gerekli tedbirleri alarak, onların dışarıdan zarar görmesini veya zarar vermesini önleyecek şekilde davranınız. Yukarıda belirtilen hususlar, vazifeye dair adaletli değerlendirmelerinize göre icra edilecek ve sizi daha fazla talimata gerek bırakmaksızın harekete geçmeye yetkili kılacaktır.
Eğer ihtiyaç duyulan eşya ve diğer zarurî gereçler İstanbul’dan gönderilmek zorunda olursa, bunları derhâl talep ediniz. Size gönderilecek olanları tertipli bir şekilde teslim aldıktan sonra gerekli işlemleri uygulayınız.
Bazı Hırvatların kılık değiştirerek oraya geldikleri, ya da gelmek üzere oldukları yönünde yeniden haber alınmıştır. Bu kimseler tanınmayabilirler. Bu sebeple, mültecilere karşı kötü niyet taşıyabilecekleri düşünüldüğünden, olup bitenlere karşı son derece dikkatli olmanız gerekmektedir.
(İmza) Mustafa Reşid
No. 2
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 159)
Dışişleri Bakanlığı, 31 Mayıs 1850
Efendim,
4 Mayıs tarihli ve 137 numaralı yazınızı, Kütahya’daki Macar mültecilerin durumuna ilişkin olarak aldım. Majestelerinin Hükümeti’nin, bu mülteciler lehine Babıâli’ye yapmış olduğunuz girişimleri onayladığını size bildirmek isterim.
Sizden, Osmanlı Nazırları nezdinde bu konuda ısrar etmeye devam etmenizi rica ederim. Zira Osmanlı Hükümeti, bu mültecilerin özgürlüklerini kısıtlama ve belirli bir süre Osmanlı topraklarında kalmalarını sağlama yükümlülüğünü üstlenmiş olduğundan, Sultan’ın şerefine yaraşır şekilde onların kişisel güvenliklerinin temin edilmesi, rahat etmeleri için her türlü kolaylığın sağlanması ve bu esaret durumunun mümkün olan en insancıl koşullarda sürdürülmesi gerekir.
Ayrıca, Kütahya’nın ikliminin gerçekten sağlıksız olduğu yönündeki bilgiler doğruysa, bu kişilerin ikameti için başka bir yer seçilmesi uygun olacaktır.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 3
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 192)
Dışişleri Bakanlığı, 13 Temmuz 1850
Efendim,
Bay Kossuth ve Kütahya’da alıkonulmuş diğer Macar mülteciler tarafından bana gönderilen, 18 Nisan tarihli bir dilekçenin bir kopyasını Yüce Katınıza iletiyorum. Bu dilekçe, ne zaman serbest bırakılabileceklerine dair beklentilerine ilişkindir.
Bu nedenle sizden, Osmanlı Hükümeti’ne bu mültecilerin serbest bırakılma sürelerinin hangi yılın sonunda dolacağını sormanızı; ayrıca Osmanlı Hükümeti’nin, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti tarafından yapılan bu kişileri kabul etme ve kendilerine Amerika’da toprak tahsis etme teklifinden yararlanmayı düşünüp düşünmediğini öğrenmenizi istiyorum.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 3, Ek
M. Kossuth ve diğerlerinin Viscount Palmerston’a mektubu
Kütahya, 18 Nisan 1850
Efendim,
Dünya kamuoyunun, sizi kamu özgürlüğünün en sadık dostu ve ulusal hakların, barbar despotizmin saldırılarına karşı en tavizsiz savunucusu olarak görmeye alışık olduğunu bildiğimizden, bizler -aşağıda imzası bulunanlar- Majestelerinin Parlamentosu’nda ülkemizin talihsiz davasının dile getirildiği konuşmayı okuduğumuzda şaşırmadık; aksine, büyük bir memnuniyet ve minnettarlıkla karşıladık.
Bize karşı gösterdiği yüce ve asil hissiyat sebebiyle İngiliz Milletine ne kadar müteşekkir olsak azdır; bu tutumu harekete geçiren içgüdü ne kadar yüce ise, dileğimiz odur ki İngiltere bundan böyle de daima sizin tarafınızdan kamuoyuna ifade edilenler kadar asil ve yüksek duygulara sahip devlet adamları tarafından idare edilsin. Bizlere yönelik haksız ve insafsız muamelenin uzun sürmeyeceği yönündeki teminatı da kamuoyuna bu suretle vermiş bulunuyorsunuz.
Bu haberin bizi kendi durumumuz açısından sevindirmesinin ötesinde, ülkemizin kaderi ve “Mülteciler Meselesi”nin çözümü konusunda sergilediğiniz duygular ve görüşler için çok daha derin bir minnettarlık duyuyoruz. Zira yalnızca bu meselelerin çözümü, bizlere kişisel güvenlik umudu ve talihsiz milletimize gelecekteki bir teselli kaynağı sağlayabilir.
Efendim, siz, geçmişteki tartışmalar sırasında tatmin olmadığınızı, ancak Sultan’ın bu insanları himayesine kendi iradesiyle kabul etmiş olması nedeniyle verdiği sözü tutmak zorunda bulunduğunu ifade ettiniz.
Bu ilke temelinde, biz aşağıda imzası bulunanların alıkonulması da fiilen gerçekleştirilmiştir. Babıâli’ye yaptığımız itirazlarda, bu uygulamanın uluslararası hukukun ve Majesteleri Sultan’ın bize gösterdiği iyi niyetin açık bir ihlali olduğunu güçlü biçimde protesto ettik. Ancak Sultan’ın “misafirleri” sıfatıyla, kimse farkına varmadan, alıkonulacağımız yere sevk edildik. Üstelik, yalnızca Bursa’ya yerleştirilen ve her türlü özgürlükten yararlanan Babıâli’nin kendi tebaasından kişilere kıyasla çok daha katı şartlarda tutuluyoruz. Bizim maruz kaldığımız denetim, her yönüyle bir esaret hali oluşturmakta olup, “alıkoyma” kavramının genel anlamıyla hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır.
Efendim, adalet ve insanlık duygularınız size şunu söyleyecektir: Bu tür bir esaret hali hem uluslararası hem de bireysel hakların ihlalidir. Bu haksızlık yalnızca bize değil, gelecekte aynı şekilde zorbalığın kurbanı olacak herkese de yöneltilmiş bir haksızlıktır. Bu durum, Babıâli’nin şerefini lekelemekte; Sultan’ın başlangıçta bize karşı sergilediği asil davranışla kazandığı itibarı yok etmektedir. Zira Babıâli, kendi vicdanına aykırı biçimde hareket ederek, güçlü devletlerin baskılarına boyun eğmekte; bu nedenle yalnızca zayıflıkla suçlanmakla kalmamakta, bağımsız bir güç olma vasfını da fiilen yitirmektedir.
Davaya bu denli ilgi göstermiş olan dünya kamuoyu, sizin bize verdiğiniz güvencenin tam anlamıyla yerine getirilmediği sürece asla tatmin olmayacaktır.
Bize öyle geliyor ki, Majesteleri Sultan’ın sözüne sadık kalarak Babıâli şimdi artık acılarımıza son verebilir ve istemeden bulaştığı bu utanç verici duruma nihayet bir son getirebilir. Bu amaca ulaşması için Avusturya’nın kendisi bile dolaylı biçimde bir fırsat yaratmıştır.
Babıâli, gözaltı süremizi bir yılla sınırlamak ve bazı koşullar belirlemek istediğinde, bu hususu Avusturya Hükümeti’ne bir nota ile bildirmişti. Ancak Avusturya, yaklaşık üç ay boyunca buna yanıt vermeyi bile reddetmiş, bu küçümseyici tavrıyla yalnızca Babıâli’yi derinden incitmekle kalmamış, aynı zamanda onun bu konuda üstlendiği tüm yükümlülüklerden geri çekilme hakkını da fiilen tanımış oluyordu.
Babıâli’nin, süresiz olarak sürüp giden bu duruma bir son verme hakkı çok daha büyüktür. Zira Babıâli, kendi taahhüt ettiği yükümlülüğün gereğini çoktan yerine getirmiştir; buna karşın karşı taraf ne bir teşekkür göstermiştir ne de herhangi bir yükümlülük üstlenmiştir. Dahası, Babıâli -ki kendi onuruna ve medeni dünyanın sempatisine aykırı olduğunu bilerek- bu anlaşmayı gönülsüzce ve yalnızca verdiği sözü tutma iyi niyetini göstermek amacıyla yapmıştır. Ancak bu, en iyi ihtimalle, belirli bir süre için ve koşullu bir bağlayıcılıkla gerçekleşmiştir.
Tarihte bir tarafın yükümlülüklerini sonsuza dek yerine getirmeyi sürdürdüğü, diğer tarafın ise bu yükümlülükleri küçümseyerek reddettiği başka bir örnek bulunmamaktadır.
Gerçekten de kısa bir süre önce, İstanbul’daki Avusturya elçisinin Babıâli ile ilişkilerini yeniden sürdürmeye başladığı ve Babıâli’nin tekliflerine geç bir yanıt verdiği bize bildirilmiştir. Ancak bu durum, Avusturya’nın uzun ve inatçı sessizliğinin doğurduğu haksızlığı ortadan kaldırmadığı gibi, Babıâli’ye tanınmış olan hareket serbestisini de azaltmaz.
Bize ayrıca bildirildiğine göre, Avusturya Hükümeti Babıâli’nin koşullarını kabul etse bile, tutukluluk süremizin sona erme zamanını tamamen Babıâli’nin karar ve iradesine bırakmaktadır.
Dolayısıyla, Babıâli’nin önünde artık hiçbir engel kalmamıştır. Verdiği sözü yerine getirmiş ve bizleri sekiz aydır topraklarında barındırmıştır. Şimdi, onurunu ve saygınlığını korumak için, bu onur kırıcı duruma son verebilir. Eğer Efendimiz, bu konunun bir karara bağlanmasını arzu ederse, bunu ya bizleri tamamen serbest bırakmak suretiyle ya da kurtuluşumuz için belirli bir süre tayin ederek yapabilir. Alternatif olarak, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’nin cömert teklifini kabul edip, bizi o ülkeye misafir olarak göndermesi de mümkündür.
Ancak, Osmanlı’nın bu duruma sessiz kalması veya fiilî onay vermesi ihtimali, ileride daha büyük bir sorun yaratacaktır. Çünkü bu sessizlik, “alıkonulmamızın” nihai olarak çözüme kavuştuğu şeklinde yanlış bir izlenim doğurabilir. Bu nedenle, Efendimizin dostane arabuluculuğuna ve Majestelerinin Hükümeti’nin dostane etkisine başvurmayı, böylece Babıâli’nin özgürlüğümüzü ilan etmesini talep etmeyi bir görev biliyoruz.
İngiltere ve Avusturya’nın dostane arabuluculuklarıyla, Osmanlı Hükümeti’nin bu alıkonulma sürecine son vermesi, yalnızca bizim değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun da onurunu koruyacaktır. Çünkü Sultan, kendi iradesiyle ülkesine sığınan bu misafirleri cezalandırmak yerine, adalet ve insanlık adına onların özgürlüğünü iade etmiş olacaktır.
Bizler, Efendimizin yardımını en içten duygularla diliyor ve böyle bir adımın yalnızca Osmanlı Devleti’nin şerefine hizmet edeceğine inanıyoruz.
Bunlar, Yüce Efendimizin dikkatine arz etmeyi rica ettiğimiz mütevazı dileklerimizdir. Adalet ve uluslararası hukuk ilkelerine dayanmakta olup, bizim durumumuzda bu ilkeler zaten açıkça ihlal edilmiştir. Aynı zamanda, kamuoyunun oybirliğiyle dile getirdiği vicdani kanaate dayanmaktadırlar; sizin dile getirdiğiniz duygularla tamamen örtüşmektedirler ve yalnızca sizin güçlü tavsiyeniz ve müdahaleniz sayesinde yerine getirilebileceklerine inanıyoruz.
Bu dilekler özellikle bizim şahıslarımızı ilgilendiriyor olsa da bizler ayrıca Yüce Efendimizin talihsiz ülkemiz için güçlü korumasını da niyaz ediyoruz. Avusturya despotizminin kin dolu darbeleri altında yere serilmiş olan, fakat asla eski mevkiini ve eski haklarını unutmayacak Macaristan için. Avusturya ne yaparsa yapsın, tüm bu olup bitenlerden sonra “Birleşik Avusturya” Avrupa dengesinde daima güçsüz bir imparatorluk olarak kalacaktır; çünkü Avusturya, Macaristan’a yaptığı zulümlerin doğurduğu utancı unutturmadan, ya da büyüyen öfke ve umutsuzluğu kökünden söküp atmadan, Avrupa’daki eski itibarını yeniden kazanamayacaktır.
Avusturya’nın kalbine saplanmış olan bu kin ve zulüm, her Macar’ın kalbinde derin bir yara açmıştır ve bu yara, tıpkı Avusturya’nın kendi tebaası olan Slav halkları üzerinde egemenliğini sürdürememesi gibi, asla tamamen iyileşmeyecektir. Bugün Macaristan, Rusya’nın değil ama Rusya-Avusturya’nın ortak despotizmi altında en derin biçimde ezilmiş bir ulus hâline gelmiştir.
Efendim, bilgelik, insanlık, adalet duygunuz ve Avrupa dengesini yeniden tesis etme arzunuz, Macaristan’ın düşüşüyle sarsılmış olan Avrupa’da, talihsiz ülkemizin yeniden hak ettiği konuma getirilmesini sizin yüksek ilginize layık ciddi bir mesele hâline getirmektedir.
Tanrı, bu uğurda yürüttüğünüz çabalarda Yüce Efendimize yardım etsin ve sizi Britanya İmparatorluğu’nun dış işlerinde rehberlik etmeye devam etsin.
(İmza) L. Kossuth, Kont Casimir Batthyani, Adolphe Gyurmann, Alexandre Arbóth, Yüzbaşı Lázár Mészáros, Kont J. Vysoczki, General Constantin Matczynski, Binbaşı Jules Przymejski, Albay Stanislaus Briganti, Teğmen Stanislas Cholecki.
No. 4
Sir Stratford Canning’den Lord Viscount Palmerston’a (17 Ağustos’ta alındı)
(No. 236)
Tarabya, 5 Ağustos 1850
Efendim,
Yüce Efendimizin talimatlarına uygun olarak, Ali Paşa’ya Kütahya’da halen alıkonulmakta olan Macar mültecilerin serbest bırakılması ve bunların Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderilmelerine ilişkin Babıâli’nin niyetleri hakkında bazı sorular yönelttim.
Osmanlı Hariciye Nazırı’nın bu sorulara ilişkin görüşü, Mösyö Pisani’ye hitaben gönderdiği ve ekte sunduğum raporda yer almaktadır. Ekselanslarının beyanındaki iki veya üç nokta açıklamaya muhtaç olmakla birlikte, genel yanıt beni şaşırtmamıştır. Edindiğim izlenime göre Babıâli, duygusal olarak gönülsüz olsa da makul bir bağımsız tutum benimsemekte ciddi bir zorlukla karşılaşacaktır.
Ramazan ve Bayram nedeniyle bu hafta içinde herhangi bir sonuç alma olasılığı bulunmadığından, konuyu tatiller sona erdikten sonra yeniden gündeme getirmeyi planlıyorum. Girişimlerimin sonucunu Yüce Efendiliğinize bildireceğimden emin olabilirsiniz.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 4, Ek
M. E. Pisani’den Sir Stratford Canning’e
Pera, 3 Ağustos 1850
Efendim,
31 Temmuz tarihli talimatınıza uyarak, Babıâli’nin Kossuth ve arkadaşlarının Kütahya’daki alıkonulma sürelerini ne zaman sona erdirmeyi düşündüğünü sormam istenmişti. Bu talimatı tamamen okudum ve Ali Paşa’ya ilettim. Ekselansları bana, Avusturyalılara göre mültecilerin bir yıllık alıkonulma süresinin, mültecilerin Türkiye’ye geliş tarihinden değil, iki hükümet arasında diplomatik notaların değişimi tarihinden itibaren başladığını belirtmemi istedi. Söz konusu notanın içeriğine göre Babıâli, iki hükümet arasında önceden bir mutabakat sağlanmadıkça, bu kişiler hakkında tek taraflı bir karar almamayı taahhüt etmiştir.
Babıâli, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’nin Kütahya’daki mültecileri kabul etme teklifinden memnuniyetle yararlanmak istemektedir; ancak bu adımı atmadan önce Avusturya Hükümeti ile bir anlaşmaya varması gerekmektedir. Bu nedenle, Ali Paşa, Sadrazam’a başvurarak, Majestelerinin arzusunu öğrenmek ve bu konuda gerekli girişimlerde bulunabilmek amacıyla Sultan’ın huzuruna çıkmasını rica edecektir. Paşa ayrıca, bu meseleyi adil ve kesin bir sonuca ulaştırmak için İstanbul’daki Avusturya temsilcisiyle gerekli temasların kurulacağını da belirtmiştir. Ancak, Ali Paşa, Majestelerinin Hükümeti’nin iş birliği olmaksızın Babıâli’nin tek başına bir sonuç elde edemeyeceğini düşünmektedir. Bu nedenle, Ekselansınızın uygun görmesi hâlinde, Majestelerinin Viyana’daki Temsilcisi aracılığıyla Avusturya Hükümeti nezdinde yapılacak bir girişimin, sorunun hızlı biçimde çözülmesine katkı sağlayacağını ummaktadır. Bu meseleye yönelik böylesine dostane bir ilgi, Majestelerinin Hükümeti’nin Babıâli’ye gösterdiği yakınlığın yeni bir nişanesi olacak ve hiç kuşkusuz Ali Paşa, Babıâli kadar bu talihsiz mültecilerin özgürlüklerine kavuşmalarını arzuladığını gösterecektir.
Saygılarımla,
(İmza) E. Pisani
No. 5
Viscount Palmerston’dan Bay Magenis’e
(No. 57)
Dışişleri Bakanlığı, 27 Ağustos 1850
Efendim,
Türk Hükümeti’nin, şu anda Osmanlı topraklarında bulunan Macar mültecilerin alıkonulmasından kaynaklanan sorumluluk ve yükümlülükten en kısa zamanda kurtulmak istediğini Avusturya Hükümeti’ne bildirmenizi istiyorum. Ancak Babıâli, bunu mümkünse Avusturya Hükümeti ile uyum içinde yapmayı arzu etmektedir. Söz konusu mülteciler Osmanlı’da bir yılı doldurmuş olduklarından ve Macaristan’da da sükûnet yeniden sağlandığından, Babıâli’nin artık Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’nin teklifinden yararlanarak, bu mültecilerin Kuzey Amerika’ya kabul edilmelerini ve orada kendilerine toprak tahsis edilmesini sağlama zamanı gelmiş görünmektedir. Eğer Avusturya Hükümeti de Majestelerinin Hükümeti ile aynı görüşte olursa, bu husustaki bir bildirimin Türk Hükümeti’ne iletilmesi, Sultan tarafından hiç şüphesiz Majestelerinin Hükümeti’nin dostane bir teşebbüsü olarak değerlendirilecektir.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 6
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 243)
Dışişleri Bakanlığı, 28 Ağustos 1850
Efendim,
5 Ağustos tarihli 236 numaralı yazınızda ve ekinde yer alan, Kütahya’da alıkonulmuş Macar mülteciler konusunda Babıâli’nin niyetlerine ilişkin ifadeler üzerine, Viyana’daki Majestelerinin Elçisi’ne gönderdiğim bir yazışmanın bir kopyasını Ekselansınıza bilgi olarak sunuyorum.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 7
Sir Stratford Canning’den Lord Viscount Palmerston’a (30 Ağustos’ta alındı)
(Ayrı)
Tarabya, 20 Temmuz 1850
Efendim,
General Dembinski, Kütahya’daki talihsiz meslektaşlarına katılmaya ikna edilmiştir. Ali Paşa, Avusturya Hükümeti’nin General’in vatandaşlığı üzerindeki iddiasını gecikmeksizin kanıtlayamadığı sürece, onun Osmanlı topraklarından serbestçe geçişine izin verilmesi gerektiği yönündeki görüşüme katılmıştır. Bununla birlikte Ali Paşa, General’in bu karara uymaya esasen kendi telkinleri sonucunda razı olduğunu da itiraf etmiştir.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 8
Sir Stratford Canning’den Lord Viscount Palmerston’a (2 Eylül’de alındı)
(No. 253)
Tarabya, 19 Ağustos 1850
Efendim,
Ali Paşa’ya, Yüce Efendimizin talimatları doğrultusunda yönelttiğim sorulara Babıâli’nin Kütahya’daki Macar mültecileri ne zaman serbest bırakmaya hazır olacağı hususunda henüz kesin bir yanıt alamamış olmakla birlikte, Osmanlı Nazırı’nın dilinin genel olarak yakın bir tarihte olumlu bir adım atılması yönünde olduğunu memnuniyetle bildirebilirim.
Ekselanslarının ifadesindeki bu iyimser tonun derecesini gösterebilmek amacıyla, Mösyö Pisani’nin 13 Ağustos tarihli raporundan bir alıntıyı ekte sunuyorum.
Ayrıca, Efendimizin dileklerini desteklemek ve Osmanlı Nazırları nezdinde mülteciler lehine daha olumlu bir değerlendirme sağlamak amacıyla, tercümanıma verdiğim talimatın bir kopyasını da ekte iletiyorum. Bu yöntem, mültecilerin durumuna ilişkin temel gerekçeleri yeniden gündeme getirmeye yöneliktir; özellikle Bay Kossuth’un iddiaları doğrultusunda, mevcut alıkonulma hâlinin kısa sürede sona erdirilmesi talebine dayanmaktadır.
Bu arada Ali Paşa’dan gizli bir mesaj aldım. Paşa, Avusturya Hükümeti’nin genel olarak mültecilerin serbest bırakılmasına karşı isteksiz olmadığını, ancak bu konudaki en büyük çekincelerinin Bay Kossuth’a ilişkin olduğunu belirtmiştir. Kossuth, Avusturyalılar tarafından devrimci faaliyetlerine devam etmekle suçlanmakta; bazı ele geçirilmiş mektuplarda da ülkesindeki devrimci girişimlerle bağını sürdürdüğü öne sürülmektedir.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 8, Ek 1
M. F. Pisani’den Sir Stratford Canning’e
13 Ağustos 1850
Ali Paşa bana bu sabah Bay Klezl’in kendisini ziyaret ettiğini ve Prens Schwarzenberg’den gelen bir telgrafı kendisine ilettiğini söyledi. Bu telgrafta, Avusturya Sarayı’nın Paris ve Londra’dan, Babıâli’nin Bay Kossuth ve arkadaşlarını Eylül ayında serbest bırakmaya niyetli olduğu yönünde haberler aldığı bildiriliyordu. Ayrıca, bu kişilerin Paris ve Londra’ya gidecekleri de duyulmuştu. Eğer bu doğruysa, Avusturya, mültecilerin Avusturya devletlerinin huzurunu bozacak entrikalara karışmalarını engellemek için Babıâli’nin bu karardan vazgeçmesini arzu ediyordu.
Ali Paşa, Bay Klezl’e, Babıâli’nin verdiği sözlere sadık kalacağını ve mültecileri Eylül ayında serbest bırakma yönünde kesin bir karar almadığını söyledi. Bununla birlikte, Babıâli’nin hem maddi harcamalar hem de idari sıkıntılar açısından kendisine büyük yük olan bu kadar çok mülteciden kurtulmak istediğini belirtti. Paşa ayrıca, bu durumun iki hükümet arasında bir tür soğukluk yarattığını da ekledi. Babıâli’nin kanaatine göre, Avusturya topraklarında sükûnetin tamamen tesis edilmesiyle, artık mültecilerin serbest bırakılmasının zamanı gelmişti. Bu nedenle, Bay Klezl’den bu düşünceleri Avusturya Sarayı’na iletmesini rica etti.
No. 8, Ek- 2
Sir Stratford Canning’den M. F. Pisani’ye
Tarabya, 14 Ağustos 1850.
Efendim,
Ali Paşa’nın, Kütahya’da tutulan Macar mültecilerinin serbest bırakılmasına ilişkin olarak Avusturya Maslahatgüzarına verdiğini bildirdiğiniz cevap, Babıâli’nin Majestelerinin Hükümetinin beklentilerine uygun hareket edeceğine dair umutlarımı güçlendirmektedir; zira Babıâli, bu konuyu tamamen benim tavsiyelerimin ruhuna uygun biçimde ele alıyor görünmekte ve komşu ve dost bir ülkeye (Avusturya) haklı bir şikâyet sebebi verecek her türlü davranıştan kaçınmayı arzu etmektedir. Aynı zamanda, böyle bir adımın hayata geçirilmesi, kendisini ağır bir suçlama, öfke ve sıkıntı yükünden kurtaracağı için, insaniyet ve adalete dair önemli bir görevi de yerine getirmiş olacaktır.
Mültecilerin ilk olarak Osmanlı’ya sığındıkları tarihten bu yana, onların mevcut gözaltı yerlerine gelişlerinin üzerinden birkaç ay geçti. Bu sırada pek çok kişi Osmanlı Sultanı’nın himayesine tereddütsüz bir güven duyarak kendilerini teslim etmiştir. Hayatlarını, cömert bir kararlılıkla kendilerini kurtaranlara borçlu olan bu kişiler, bir dizi yoksunluk ve rahatsızlığın ardından acı bir hayal kırıklığına uğramış; belki de durumlarından kaynaklanan birtakım ayrılmaz sıkıntılar nedeniyle, az ya da çok tahammülü güç ızdıraplara maruz kalmışlardır. Babıâli, hiçbir şekilde onları kendi isteğiyle gözaltında tutmak istememekte, sadece özgürlüklerini çok kısa bir süre için bile olsa kısıtlama zorunluluğunu ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır; Avrupa’nın onlara karşı duyduğu sempatiyi azaltabilecek bir gerekçeye mahal vermemeyi arzu etmektedir.
Babıâli, onların talihsizliklerine duyduğu merhameti daha fazla göstermek istemektedir. Avusturya ile iş birliği yaptıkları gerekçesiyle Avusturyalılar tarafından suçlanan kişilerin arzularına ve görüşlerine karşı duyarsız kalamaz. Sultan’ın onları yaklaşan bir tehlikeden kurtaran koruması, büyük bir etki yaratmıştır. Mülteciler tarafından dile getirilen içten duygular, aylar süren teslimiyet ve katlanma sonrasında, Babıâli’nin en iyi duygularını daha da harekete geçirmektedir. Bu durum, önceki değerlendirmelerin tamamını daha güçlü bir hâle getirmekte ve mültecilerin mevcut durumda maruz kaldığı çeşitli kötülükleri ve adaletsizlikleri daha net göstermektedir; bu zararların artık hiçbir zorunluluk tarafından haklı gösterilemeyeceği açıktır. Bu zorunluluğun eskiden bir dereceye kadar mevcut olduğu düşünülebilse bile, artık ne Avusturya’ya ne de başka bir devlete karşı açıkça gösterilmiş herhangi bir siyasi ihtiyat gerekçesiyle doğrulanamaz. Macaristan ve Transilvanya’daki son kampanya sona erdiğinden bu yana, Avusturya’nın düzeni yeniden tesis eden politikası daha da güçlenmiş, Macaristan’daki direniş dağılmış ve Viyana’dak imparatorluk yönetimi, sıkı yönetim uygulamalarıyla imparatorluk içindeki düzeni pekiştirme konusunda başarı göstermiştir.
Bu şartlar altında Babıâli’nin artık eski alışılmış gerekçelere sığınması mümkün değildir. Avusturya’nın rızasının açıkça verilmemiş olması veya iskân uygulamasının Viyana tarafından önceki dönemlerde olumlu karşılanmış olması gibi hususlar, artık sürdürülmeye değer gerekçeler sunmamaktadır. Avusturya Hükümeti’nin niyetinin, mültecilerin mevcut tevkif durumunu devam ettirmek yönünde olmadığı artık tarafımdan doğrulanmıştır; çünkü Avusturya Kabinesi’nin Viyana’da, Babıâli’nin makul bir uyum çerçevesinde göstereceği bir merhamet örneğine karşı çıkmayacağına dair güçlü işaretler vardır.
Mesele gerçekte bundan ibaret olduğuna göre, Osmanlı Hükümeti’nin ihtiyatlı ve aynı zamanda duyarlı bir kararla hareket edeceğine dair ciddi bir beklenti mevcuttur. Mültecilerin bağımsızlık mücadelesindeki rolü ne olursa olsun, insanlık ve şeref, onların uğradığı haksız sıkıntıların devam ettirilmesinin artık hiçbir gerekçeye dayanamayacağını göstermektedir; özellikle de bu sıkıntıların kısa süre içinde sona erebileceği ve onlara birkaç hafta içinde özgürlük bahşedilebileceği bir ortam mevcutken.
Bu gecikmenin ailelerini ciddi şekilde, hatta belki ölümcül derecede etkilemesi mümkündür; zira özgürlüklerinin Eylül ayının sonuna kadar ertelenmesi, mevsimin kötüleşmesiyle birlikte, Kütahya’da yaklaşan bir kışın tehlikeleri veya sarp dağ yolları üzerinden yapılacak uzun bir yolculuk gibi ciddi mahsurları da beraberinde getirecektir. Böyle bir yolculuğun yaz aylarında bile ne kadar güç olduğu ortadadır; kış koşulları altında ise felaketle sonuçlanması işten bile değildir. Bu talihsiz mülteciler kolaylıkla bu yeni sıkıntılardan ve gereksiz tehlikelerden kurtarılabilirler. Bu bakımdan onların kaderi tamamen Türk Hükümetinin elindedir. Babıâli’nin ileri görüşlü yöneticilerinin, Avrupa kamuoyunun tepkisini çekecek şekilde mültecilerin sıkıntılarını ve kendi zorluklarını gereksiz yere uzatma sorumluluğunu üstlenmek istemeyecekleri şüphesizdir.
Bu talimatı Ali Paşa’y kelimesi kelimesine okuyacağınız en uygun fırsatı değerlendiriniz; ayrıca bir suretini gizlilik içinde Ekselanslarının eline bırakınız. Bu talimatın Türkçeye tercüme edilerek sadece Sadrazam ve diğer nazırlara değil, aynı zamanda bizzat Sultan Hazretlerine de sunulması için gerekli girişimlerde bulunulacaktır.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 9
Bay Magenis’ten Lord Viscount Palmerston’a (13 Eylül’de alındı)
(No. 82)
Viyana, 6 Eylül 1850
Efendim,
Prens Schwarzenberg’i, Majestelerinin Hükümeti’nin görüşleri hakkında bilgilendirmenin en uygun yolu olarak, Babıâli’nin şu anda Osmanlı topraklarında bulunan Macar mültecilerin alıkonulmasından kaynaklanan sorumluluk ve masraflardan bir an önce kurtulma arzusunu iletmek olduğunu düşündüm. Bu nedenle, 27 Ağustos tarihli ve 57 numaralı yazınızı Prens’e bizzat ilettim. Dün kendisiyle yaptığım görüşmede, Yüce Efendimizin mültecilerin durumu hakkındaki talimatlarını aldığımı, bu talimatın mahiyetini tam olarak anlayabilmesi için söz konusu yazışmayı kendisine sunduğumu belirttim.
Prens, birkaç satır okuduktan sonra yazışmanın içeriğini fark ederek kâğıdı masanın üzerine bıraktı ve şu sözleri söyledi: “Bunu okumayacağım; çünkü bu, bizi ilgilendirmeyen bir konudur. Bu mesele yalnızca Osmanlı ile ilgilidir; İngiltere’yi hiçbir şekilde bağlamaz.”
Ben de kendisine, İngiltere’nin bu konuda sahip olduğu görüşün İstanbul’da ciddi bir ağırlığı olduğunu, Babıâli’nin müttefiki olarak meseleyi yakından takip ettiğimizi ve Babıâli’nin bu konuda Avusturya ile bir uzlaşmaya varmaya istekli bulunduğunu hatırlattım. Ayrıca, Avusturya’nın sağduyuya kulak vermesinin iki taraf için de yararlı olacağını söyleyerek, Yüce Efendimizin yazışmasını okuması yönünde ısrar ettim.
Tüm çabalarım sonuçsuz kaldı. Prens Schwarzenberg’e, Yüce Efendimizin yazısının büyük kısmını sözlü olarak aktardım; ancak kendisinden yine aynı yanıtı aldım: Macar mültecilerin alıkonulması, yalnızca Babıâli ile Avusturya arasında bir meseledir. İngiltere’nin Hükümeti’ne bu konuda söyleyecek hiçbir şeyim yok.
Kendisiyle görüşmem sırasında, İngiltere’nin bu konuda etkili bir nüfuza sahip olabileceğini kabul etti; ancak İngiltere’nin Babıâli üzerindeki etkisinin abartıldığını düşündüğünü, yine de İngiliz Hükümeti’nin bu meselede iyi niyetli hareket ettiğine inandığını söyledi.
Kendisine, İngiltere’nin bu meseleyi insani bir mesele olarak ele aldığını, mültecilerin durumunun hafifletilmesi için çabaladığını, Babıâli’yi de aynı doğrultuda teşvik ettiğimizi belirttim. Prens ise, Babıâli’nin mültecileri koruma konusundaki ısrarının, İngiltere’nin etkisinden çok, Osmanlı Hükümeti’nin kendi başına aldığı bir tutum olduğunu iddia etti.
Sonuçta, Prens Schwarzenberg’in görüşleri değişmedi. Bu konunun münhasıran Osmanlı’yı ilgilendirdiğini tekrarladı ve bir tartışmanın hiçbir fayda getirmeyeceğini söyledi.
Prens Schwarzenberg’in bu konudaki öfkesini artırmamak adına görüşmemi sonlandırdım.
Bu mesele hakkında M. Musurus ile de bazı görüşmeler yaptım. Kendisi, mevcut görevinden alınarak yakında İstanbul’a geri döneceği için, son dönemde Prens Schwarzenberg ile Macar mülteciler konusunda hiçbir temasının olmadığını belirtti. Bu konuyu Prens’e açtığında, soğuk bir tavırla karşılandığını ve görüşmelerde kötü niyetle suçlandığını söyledi. Ayrıca, uzun süredir Prens’le görüşme talebi konusunda zorluklar yaşadığını da ekledi.
M. Musurus, bana, elindeki talimatların etkisizliğinden dolayı bu görevi yerine getirmekte zorlandığını, ayrıca Babıâli’nin tutumunun sonuç getirmeyeceğini düşündüğünü belirtti. Ben ise, kendisine hareket alanımın kısıtlı olduğunu, Lordluğunuzun talimatlarını harfiyen uygulamakla yükümlü bulunduğumu ve olumsuz izlenimlerden çekinmeksizin görevi yerine getirmem gerektiğini söyledim.
M. Musurus, ayrıca Prens Schwarzenberg’in, Türk Hükümeti’nin teklif ettiği son öneriyi -mültecilerin yıl sonuna kadar alıkonulmasını- kabul etmeyeceğini de bildirdi. Sultan’ın Avusturya ve Rusya imparatorlarına yazdığı mektuplarda, diplomatik görüşmeler sırasında, mültecilerin serbest bırakılmaması yönünde bir taahhütte bulunduğunu öğrendim. Bu nedenle, Avusturya ve Rusya elçiliklerinin artık İstanbul’daki diplomatik temaslarda daha katı bir tutum sergiledikleri anlaşılıyor.
M. Musurus, Sultan’ın Rus Çarı’na yazdığı mektupta, “Macar mültecilerin sürekli olarak alıkonulacağı” sözü verdiğini; Avusturya İmparatoru’na yazdığı mektupta ise, onların yalnızca Osmanlı topraklarında bulundukları sürece serbest bırakılmayacaklarını, çünkü bu durumun Avusturya’nın huzurunu tehdit edebileceğini belirttiğini aktardı.
Prens Schwarzenberg’in konuşmalarından ve M. Musurus’un sözlerinden açıkça anlaşılıyor ki, Avusturya Hükümeti mültecilerin serbest bırakılmasını önlemek için tüm nüfuzunu kullanacaktır. Prens Schwarzenberg, kısa süre önce yapılan özel bir görüşmede, Macar kontesi Kont Batthyány’nin kız kardeşiyle evli olan bir Avusturyalı asilzade aracılığıyla, Kossuth’un Kütahya’dan ayrılmasına izin verilmemesi yönünde bir girişimde bulunmuştur.
Saygılarımla,
(İmza) Arthur C. Magenis
No. 10
Lord Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
Dışişleri Bakanlığı, 14 Eylül 1850
(No. 248)
Efendim,
Sizden ricam, Babıâli ile Avusturya Hükümeti arasındaki yazışmalar sonucunda General Dembinski’nin tabiiyeti hakkında neyin tespit edildiğini Osmanlı Hükümeti’nden öğrenmenizdir.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 11
Lord Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
Dışişleri Bakanlığı, 21 Eylül 1850
(No. 254)
Efendim,
19 Ağustos tarihli, 253 numaralı raporunuzu aldım. Bu raporda, Babıâli ile yaptığınız görüşmeleri ve Kütahya’daki Macar mültecilerin alıkonulmalarının devamına ilişkin değerlendirmelerinizi aktarıyorsunuz. Majestelerinin Hükümeti, Babıâli’ye gönderdiğiniz ve bir kopyası raporunuzda yer alan kapsamlı ve ikna edici açıklamayı tamamen onaylamaktadır. Bu belge, mültecilerin kışın kötü hava koşulları başlamadan önce serbest bırakılmaları gerektiğini gösteren nedenleri fazlasıyla yeterli biçimde ortaya koymuştur.
Ancak Babıâli, Kossuth ile diğer Macar mülteciler arasında herhangi bir ayrım yaparak, diğer tarafların kişisel kin ve öfkesine alet olmaktan kaçınmalıdır. Aksi hâlde, böyle bir tutum Avusturya Hükümeti’nin Macaristan’daki sükûneti yeniden tesis etme çabalarına karşı bir nezaketsizlik olarak değerlendirilebilir. Çünkü bir ülkenin iç huzurunun, Osmanlı’da bir kişinin alıkonulmasına veya başka bir ülkeye gönderilmesine bağlı olduğunu varsaymak, Avusturya için dahi abes bir düşüncedir.
Ayrıca şu da hatırlanmalıdır ki, yaşanan felaketler Macar önderleri arasında her zamanki gibi siyasi ve askerî başarısızlığın ardından anlaşmazlıklar yaratmıştır. Bu nedenle, Kossuth’un diğer liderler üzerindeki etkisi, Avusturya Hükümeti’nin iddia ettiğinden çok daha azdır.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 12
Bay Magenis’ten Lord Viscount Palmerston’a (23 Eylül’de alındı)
(No. 87)
Viyana, 11 Eylül 1850
Efendim,
M. Musurus’tan öğrendiğime göre, kendisinin Prens Schwarzenberg ile yaptığı son görüşmede benim Yüksek Prens Hazretleriyle Babıâli’nin, Türkiye’deki Macar mültecilerin sorumluluğu ve masrafından kurtulma isteği üzerine yaptığım görüşmeden sonra Prens, aramızda geçenleri oldukça ayrıntılı biçimde sormuştur. M. Musurus’a, bu konuda İstanbul’dan yeni bir talimat alıp almadığını sormuş; olumsuz yanıt alınca da uzun süredir hiçbir yazışma gelmediğini belirtmiştir.
Prens Schwarzenberg daha sonra, iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden tesis edilmesini “karşılıklı iyi niyetin bir göstergesi” olarak değerlendirdiğini, Macaristan’da düzen ve sükûnetin yeniden sağlandığını düşündüğünü, dolayısıyla mültecilerin bakımının artık Türkiye’nin değil, ABD’nin sorumluluğuna geçmesi gerektiğini söyledi. Ayrıca M. Musurus’a, bu düşüncelerini Babıâli’ye bildirmesini ve Türk Hükümeti’nin bundan sonraki politikasını bu ölçütle belirlemesini istedi.
M. Musurus ise, Macar mülteciler konusunda yeni bir talimat almamış olduğunu kabul etmekle birlikte, Prens Schwarzenberg’in artık Osmanlı Hükümeti’nin bu yükten kurtulmak istediğini anlaması gerektiğini ifade etti. Bunun üzerine Prens, Musurus’a, görüşmeyi hükümetine rapor edeceğine söz verdi.
Saygılarımla,
(İmza) Arthur C. Magenis
No. 13
Lord Viscount Palmerston’dan Bay Magenis’e
Dışişleri Bakanlığı, 23 Eylül 1850
(No. 73)
Efendim,
6 Eylül tarihli, 82 numaralı raporunuza atıfla Prens Schwarzenberg ile, şu anda Osmanlı topraklarında bulunan Macar mültecilerin alıkonulması meselesine ilişkin yaptığınız görüşmenin içeriğini bildiren yazınız üzerine Majestelerinin Hükümeti’nin, bu görüşme sırasında benimsediğiniz üslubu tamamen onayladığını bildiririm.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 14
Bay Magenis’ten Lord Viscount Palmerston’a (12 Ekim’de alındı)
(No. 105)
Viyana, 2 Ekim 1850
Efendim,
M. Musurus, bugün bana, 21 Eylül tarihli bir yazışmayı iletti. Bu yazı, Babıâli’yi Kütahya’da tutulan Macar mültecilerin bakımından doğan masraf ve sorumluluktan kurtarma yönünde, 6 Eylül tarihli talimatlarınıza uygun olarak attığım adımlar hakkında Dışişleri Bakanı’ndan aldığı cevabı içermektedir.
Ali Efendi, bu yazışmada, Osmanlı Hükümeti’nin bu sorumluluktan kurtulma arzusunu hiçbir zaman gizlemediğini ve bunu defalarca Avusturya maslahatgüzarı Bay de Klezl’e bildirdiğini belirtmektedir. Osmanlı Hükümeti, bu mesele kendilerine Dışişleri Bakanları aracılığıyla sorulduğunda, mültecilerden kurtulma isteğini her defasında açıkça ifade etmiştir.
Ali Efendi ayrıca, Babıâli’nin iyi niyetinin, Avusturya Hükümeti’nin son notasında belirtilen koşullar yerine getirilmediği sürece, Macar mültecilerden tamamen kurtulmasına engel teşkil ettiğini eklemiştir. Bu nedenle, nihai bir karar alınmadan önce, Avusturya’nın bu konuda kendi tutumunu netleştirmesi gerektiğini ifade etmiştir.
Osmanlı Hariciye Nazırı ayrıca, Prens Schwarzenberg’in bu tatsız ve uzun süren meselede nihayet makul bir anlayış göstereceği yönündeki güvenini dile getirmiştir. Yazısını, Babıâli’nin bu konudaki tüm taahhütlerini eksiksiz yerine getireceğini beyan ederek sonlandırmıştır.
Saygılarımla,
(İmza) Arthur C. Magenis
No. 15
Bay Magenis’ten Lord Viscount Palmerston’a (15 Ekim’de alındı)
(No. 114)
Viyana, 8 Ekim 1850
Efendim,
M. Musurus, Prens Schwarzenberg ile yaptığı görüşmenin sonucunu gizli olarak bana aktarma nezaketini göstermiştir. Görüşme, 21 Eylül tarihli Ali Paşa’nın yazısının Prens’e iletilmesi vesilesiyle yapılmıştır. Bu yazı, Kütahya’da alıkonulan Macar mültecilerin uzun süredir devam eden iskânından doğan masraf ve sorumluluktan Babıâli’nin bir an önce kurtulma arzusuna ilişkindir. Bu konunun özünü, 2 Ekim tarihli 105 numaralı raporumda Yüce Lordluğunuza bildirmiştim.
Prens Schwarzenberg, Ali Paşa’nın M. Musurus’a gönderdiği yazıda yer alan ve Osmanlı Hükümeti’nin mültecilerden kurtulma isteğini yabancı devletlerin temsilcilerinden hiçbir zaman gizlemediğini belirten ifadeden rahatsızlık duymuştur. Prens, Avusturya Hükümeti’nin mültecilerin serbest bırakılmasına ancak belirli koşullar altında rıza gösterebileceğini, bunun zamanının henüz gelmediğini söylemiştir. Prens, ayrıntılara girmeden, Macaristan’daki halkın durumu hakkında şu şekilde konuşmuştur: O ülkenin köylüleri arasında Kossuth’un tahvillerinden milyonlarcası gizlenmiş durumda; eğer Kossuth serbest bırakılırsa, mevcut Macar Hükümeti’ni devirmek için bu tahvillerin bedelini ödeyeceğini vaat ederek onları ayaklanmaya teşvik edecektir. Bu tür vaatlerle halkın kolaylıkla kışkırtılabileceğini, bastırılsa bile böyle bir ayaklanmanın birçok cana mal olabileceğini, dolayısıyla mültecilerin alıkonulmasının “zulüm değil, insani bir tedbir” olduğunu iddia etmiştir.
Prens ayrıca, iki hükümet arasında yeni sıkıntılara yol açmak yerine, Babıâli’nin Avusturya’ya dostane davranacağını ve tehlikeli olarak görülen mültecileri alıkoyarak iyi niyet göstereceğini ileri sürmüştür. Ayrıca, Avusturya Hükümeti’nin bazı mültecileri “daha az tehlikeli” olarak değerlendirdiğini, dolayısıyla kısmi bir serbest bırakma durumunda dahi diğerlerinin alıkonulmaya devam etmesi gerektiğini ima etmiştir.
Bu görüşmeden açıkça anlaşılan şudur ki, mevcut Avusturya Hükümeti Türkiye’deki Macar mültecilerin serbest bırakılmasına rıza göstermeyecektir. Görünüşe göre Babıâli’nin de bu konuda herhangi bir ön mutabakat olmadan kendi başına cesurca bir karar alması oldukça şüphelidir.
Saygılarımla,
(İmza) Arthur C. Magenis
No. 16
Sir Stratford Canning’den Lord Viscount Palmerston’a (19 Ekim’de alındı)
(No. 306)
Tarabya, 4 Ekim 1850
Efendim,
Bu vesileyle, Kütahya’daki Macar mültecilerin alıkonulmasına ilişkin dört belgenin kopyalarını Yüce Lordluğunuza iletme fırsatını değerlendiriyorum. Bunlardan biri, Osmanlı’nın Viyana’daki elçisinden gelen bir yazışmadır; bir diğeri, Ali Paşa’nın o elçiye yanıt olarak kaleme aldığı talimattır; kalan iki belge ise, tarafımdan Mösyö Pisani’ye gönderilmiş ve Ali Paşa’ya iletilmiş olan yazılardır.
Babıâli henüz mültecilerin serbest bırakılmasına ilişkin kesin bir karar vermemiştir. M. Kossuth’un bu yıl içinde Osmanlı’dan ayrılmasına izin verileceğine dair çok az bir umut taşımaktayım. Ancak, kış mevsimi yaklaşırken ailesiyle birlikte Bursa’ya taşınmasına izin verilmesi olasılığı daha kuvvetlidir. Ayrıca, Avusturya Hükümeti’nin Kont Batthyány ve bazı diğerlerinin serbest bırakılmasına rıza göstermeye eğilimli olduğu yönünde bir kanaat yayılmış durumdadır.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 16, Ek-1
M. Musurus’tan Ali Paşa’ya
Viyana, 10 Eylül 1850
Efendim,
Bay Magenis, İngiltere’nin geçici tam yetkili elçisi, bana Lord Palmerston’un 27 Ağustos tarihli bir yazısını okumuştur. Bu yazı yaklaşık olarak şu ifadeleri içermekteydi:
“Babıâli’nin, Macar mültecilerin kendi topraklarında tutulmasından kaynaklanan sorumluluk ve yükümlülükten kurtulmak istediğini Avusturya Hükümeti’ne bildirmenizi rica ediyorum. Babıâli, Avusturya Hükümeti’nin rızası alınmak kaydıyla, bunun mümkün olan en kısa sürede gerçekleşmesini arzu etmektedir. Mültecilerin Osmanlı topraklarında bulunmalarından bu yana bir yıl geçtiğine göre ve Macaristan’da huzur yeniden tesis edildiğine göre, artık Babıâli’nin Amerika Birleşik Devletleri tarafından yapılan teklife başvurmasının zamanı gelmiştir”.
Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti, bu mültecileri kendi topraklarına kabul etmeye ve orada koloniler halinde yerleşmelerine izin vermeye hazırdır. Eğer Avusturya Hükümeti de İngiltere’nin bu görüşünü paylaşırsa, bu doğrultuda Viyana Kabinesi’nden Babıâli’ye gönderilecek bir bildirim hem Majestelerinin Hükümeti hem de Sultan tarafından Avusturya Sarayı’nın dostane niyetlerinin bir göstergesi olarak kabul edilecektir.
Bu yazının okunmasından sonra, Bay Magenis bana, aynı yönde talimat alıp almadığımı sormuş; ben de henüz sizden bu konuda bir emir almadığımı belirterek olumsuz cevap verdim.
Üç gün sonra Bay Magenis’ten, Prens Schwarzenberg’in Lord Palmerston’un söz konusu yazısının aslını aldığını ve birkaç gün sonra, İngiltere’nin bu meseleye karışma hakkını tanımadığını ileri sürerek geri gönderdiğini öğrendim. Prens, bunun Babıâli ile Avusturya arasındaki bir konu olduğunu, İngiltere’nin müdahil olamayacağını, Bay Magenis’in gözleminde olduğu gibi, Lord Palmerston’un mektubunun muhtemelen Londra’daki Babıâli temsilcisinin girişimi üzerine gönderilmiş olabileceğini söyledi. Prens, bu görüşe katılmadığını belirterek yazıyı okumayı reddetmiş, İngiltere’nin bu meseleye karışma hakkı olmadığını ileri sürmüştür.
Prensi sık sık ziyaret ettiğim için, postanın hareketinden bir gün önce yeniden yanına gittim. Oturduğumuzda bana, Bay Magenis ile arasında geçenleri detaylı biçimde anlattı. İki hükümet arasındaki ilişkilerin yeniden dostane bir hal aldığını, bu durumda üçüncü bir gücün müdahalesinin “yararsız ve uygunsuz” olacağını ekledi. Prens, İngiltere’nin bu konudaki girişiminin, bizzat Babıâli’nin talebi üzerine yapılmış olamayacağını da iddia etti.
Ben de kendisine, bu konuda sizin tarafınızdan da henüz herhangi bir talimat almadığımı, ancak Babıâli’nin yükümlülüklerinden kurtulmak isteğini uzun süredir açıkça beyan ettiğini belirttim. Bunun üzerine Prens, konunun onun için önem taşımadığını, Avusturya Hükümeti’nin çıkarlarının artık tehlikede olmadığını ve mevcut dostane ilişkilerin sürdürülmesini istediğini ifade etti.
Ancak şunu da ekledi: Babıâli’nin bu meseleyi fazla aceleyle yeniden gündeme getirmesi, kendisini zor bir durumda bırakmıştır; buna rağmen, İngiltere Hükümeti’nin iyi niyetli çabalarının Avusturya tarafından olumsuz yorumlanmaması gerektiğini de söyledi.
Prens, ayrıca, Kossuth’un Amerika’ya gitme olasılığının, Avusturya Hükümeti’nin kaygılarını yeniden artırabileceğini belirtti; ancak Ali Paşa’nın 21 Ağustos tarihli yazısının içeriğini öğrendikten sonra, Osmanlı Hükümeti’nin konuyu dostane bir biçimde çözüme kavuşturma niyetinde olduğuna ikna olduğunu ifade etti.
Son olarak, İngiltere Hükümeti’nin samimi dostluğuna güveninin tam olduğunu, iki imparatorluk arasındaki yakın ilişkilerin bu meseleyle zedelenmeyeceğini söyledi.
Saygılarımla,
(İmza) C. Musurus
No. 16, Ek- 2
Ali Paşa’dan M. Musurus’a
İstanbul, 21 Eylül 1850
Efendim,
Viyana’dan gelen son postayla, 10 Eylül 1850 tarihli yazınızı aldım. Bu yazıda, Bay Magenis’in Avusturya İmparatorluğu Dışişleri Bakanlığı’na, Kütahya’daki mültecilerle ilgili olarak gönderdiği ileti hakkında Prens Schwarzenberg ile yaptığınız görüşmeden bahsetmektesiniz.
Efendim, bu mülteciler üzerinde yürütmek zorunda kaldığımız iskânın Babıâli’ye oldukça ağır bir sorumluluk ve yük getirdiğini biliyorsunuz; bu yüzden, Babıâli bu yükten mümkün olan en kısa sürede kurtulmayı içtenlikle arzulamaktadır.
Sultan’ın Hükümeti bu isteği gizlememektedir. Bu hususu sık sık Mösyö de Klezl’e bizzat ifade ettik; diğer devletlerin temsilcileri bize bu tutukluluk halinin ne zaman sona ereceğini sorduklarında da, aynı arzuyu defalarca dile getirdik. Ayrıca, mevcut zorluklara rağmen Babıâli’nin sadakatinin, Avusturya Hükümeti’nin son resmî notasındaki tüm koşullar yerine getirilmeden önce bu mültecilerden kurtulmasına izin vermediğini; eğer Avusturya artık bir karara varabilir veya bu meseleyi kapatabilirse, bundan memnuniyet duyacağımızı belirttik.
Böylesine sıkıntılı bir durumdan kurtulma isteğimiz o kadar doğaldır ki, bu konudaki meşru sabırsızlığımızı ayrıca belirtmeye gerek bile yoktur.
Bu vesileyle size, Prens Schwarzenberg’in nihayet yeni bir umut ışığı gösterip göstermediğini öğrenme yönündeki güçlü beklentimi bir kez daha ifade etmek isterim. Temennim, kendisinin iki imparatorluğu bu tatsız ve nahoş konudan kurtaracak bir çözüm bulmasıdır.
Babıâli’ye gelince, emin olabilirsiniz ki, Viyana Kabinesi’ne, son resmî notada üstlendiği tüm taahhütlere sadık kalacağını her zaman temin edecektir.
Saygılarımla,
(İmza) Ali
No. 16, Ek- 3
Sir Stratford Canning’den Mösyö M. F. Pisani’ye
Tarabya, 15 Eylül 1850
Efendim,
Kütahya’da alıkonulan Macar mülteciler konusundaki yazışmalar bağlamında, Ali Paşa’nın cevabını sizin bana bildirdiğiniz şekilde incelemem, konunun daha iyi anlaşılması için Ekselansına bazı ek değerlendirmeler sunmamı gerekli kılıyor.
Babıâli’nin üstlendiği iki koşuldan birinin tamamen yerine getirildiği konusunda hemfikiriz. Diğerine gelince, Paşa bu hususta tereddütlü konuşmuş görünmektedir. Onun düşüncesine göre Babıâli, Avusturya’nın rızasını almaya yalnızca “çalışmakla” değil, bu rızayı mutlaka “elde etmekle” de yükümlüymüş gibi bir anlam ortaya çıkmaktadır. Oysa Babıâli’nin notasından böyle bir anlam çıkarılamaz. Bu konuda sizin çevirdiğiniz nottaki ifadeye katılıyorum. Notta şöyle denmektedir: “Babıâli, Avusturya Hükümeti’ne kendi topraklarındaki mültecileri uzaklaştırma niyetini bildirecektir ve bu konuda onun onayını almaya çalışacaktır.”
Bu ifadenin ne şekilde ortaya çıktığını kesin olarak tespit etmek zor olsa da nihayetinde benimle yapılan gizli bir mutabakatla son hâlini almıştır. Bu ibare, Babıâli’nin verebileceği en uç tavizi, yani Avusturya’nın rızasını talep etme arzusunu temsil eder. Ancak bundan ötesi yani rızayı bir ön şart olarak görme anlayışı hiçbir zaman kabul edilmemiştir.
Dolayısıyla, Avusturya Hükümeti’nin onayının elde edilmesi için çaba göstermek doğal olmakla birlikte, Babıâli’nin taahhüt ettiği koşulun halihazırda yerine getirildiği de söylenebilir. Bu durum hem Mösyö de Klezl’in açıklamaları hem de Prens Schwarzenberg’in tavrının yanı sıra Mösyö Musurus’un raporlarıyla da desteklenmektedir.
Her hâlükârda, Babıâli’nin bu taahhüdünü tamamen yerine getirdiği artık tartışmasızdır. Ali Paşa’nın bana hitaben yazdığı talimatla bu durum teyit edilmiştir. Babıâli, bu mültecileri hemen serbest bırakmak niyetinde olmasa da en azından Majestelerinin Hükümeti’ne, kış bastırmadan önce serbest bırakılacaklarına dair güvence vermesi beklenmektedir; Avusturya Kabinesi’nin tavrı ne olursa olsun.
Kütahya’ya kendi rızalarıyla gitmiş olan mültecilerle ilgili olarak, Babıâli’nin bu konuda şimdiye kadar uyguladığı sınırlamaları kaldıracağına dair bir teminat vermesi gerektiği kanaatindeyim.
Bu talimatın bir kopyasını Ali Paşa’ya verilecek şekilde hazırlayacaksınız. Ayrıca, henüz elinde yoksa, önceki yazışmanın da bir kopyasını kendisine sunacaksınız.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 16, Ek- 4
Sir Stratford Canning’den M. F. Pisani’ye
Tarabya, 23 Eylül 1850
Efendim,
Viyana’dan gelen ve Ali Paşa tarafından alınan asıl yazışmayı iade ederken, bu belgenin ve M. Musurus’a gönderilen cevabın bana iletilmesi dolayısıyla Ekselansına teşekkür etmenizi rica ederim.
Babıâli’nin Kütahya’daki mültecilere ilişkin görüşü ve bunların serbest bırakılmasına dair resmî açıklamanın Osmanlı’nın Viyana’daki temsilcisi aracılığıyla Prens Schwarzenberg’e daha önce bildirilmemiş olmasından üzüntü duymakla birlikte, bu son bildirimin doğal ve zorunlu sonucu olarak kısa sürede olumlu gelişmelerle takip edileceğine içtenlikle inanıyorum. Babıâli, mültecilerin alıkonulması konusunda yalnızca iki yükümlülük altına girmiştir: Birincisi, Macaristan’da huzurun yeniden sağlanmasıyla ilgilidir; ikincisi ise, Avusturya Hükümeti’ne bildirimde bulunmakla ilgilidir. Bu şartlar çerçevesinde, mültecilerin gözaltında tutulmasının geçici olacağı, sürenin sonunda ise Babıâli’nin serbest bırakma zamanını kendi takdirine göre belirleme hakkını saklı tuttuğu açıkça belirtilmiştir. Şimdi bu iki yükümlülüğün de yerine getirildiği ortadadır. Herkesçe malumdur ki, Macaristan’da sükûnet yeniden tesis edilmiştir. Aynı şekilde, Babıâli de Avusturya’ya haber verme taahhüdünü yerine getirmiştir. Dolayısıyla artık Babıâli için, Kont Stürmer’e gönderdiği son notasında yer alan vaadi tamamlamaktan başka bir şey kalmamıştır, yani mültecilerin Türkiye’den ayrılmalarına izin vermek. Bu vaat, her zaman sıkıntı, utanç ve diplomatik gerginliklerle birlikte gelen bir gözaltı sürecini sona erdirecektir. Bu sürecin uzaması ise yalnızca Babıâli’nin çıkarlarına zarar verecek ve artık hiçbir gerekçeye dayandırılamayacaktır.
Majestelerinin Hükümeti’nin bu üzücü meseleye dair görüşü Ali Paşa’nın ve muhtemelen meslektaşlarının zaten malumudur. Bu nedenle, Hükümetimiz, alınacak olumlu bir kararın adaletsizliği ortadan kaldıracağına ve mevcut sıkıntılara son vereceğine dair umudunu sürdürmektedir.
Elimde bulunan ekteki liste, tesadüfen elime geçmiş olup, bu listede Halep, Şam veya diğer yerlerde istekleriyle veya mecburen alıkonulan kişilerin isimleri yer almaktadır; yalnızca birkaçının Şumnu’da kalmasına izin verilmiştir.
Bu listeyi Ali Paşa’ya sunacak ve kendisinden, Babıâli’nin bu isimleri onaylayıp onaylamadığını ve hangi gerekçelerle hâlâ gözaltında tutulduklarını bildirmenizi isteyeceksiniz. Ayrıca, bu kişilere yönelik bu muamelenin, Avusturya’ya iki ay önce bildirilen serbest bırakma hakkının haksız biçimde ertelenmesi anlamına gelip gelmediğini de açıklığa kavuşturmanız gerekmektedir.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 17
Lord Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 277)
Dışişleri Bakanlığı, 23 Ekim 1851
Efendim,
4 Ekim tarihli 306 numaralı yazınızı, Kütahya’daki Macar mültecilerin alıkonulmasıyla ilgili yazışmaların suretlerini içeren raporunuzu aldım. Majestelerinin Hükümeti adına belirtmeliyim ki, Babıâli’ye yaptığınız bildirimleri ve bu meselede izlediğiniz yolu tamamen onaylıyoruz.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 18.
Sir Stratford Canning’den Vikont Palmerston’a (19 Kasım’da alındı)
(No. 326 Gizli)
Tarabya, 5 Kasım 1850.
Efendim, Bu vesileyle, Viyana’daki Osmanlı elçisi tarafından Ali Paşa’ya hitaben gönderilen ve söz konusu Bakan tarafından bana gizli olarak iletilen bir tezkerenin suretini ekte sunmaktan yararlanıyorum. Bu tezkere, Kutahya’da tutulan mültecilerin serbest bırakılması yönündeki öneriyle ilgilidir.
Saygılarımla
(İmza) Stratford Canning
No. 18,
Ek M. Musurus’tan Ali Paşa’ya
Viyana, 8 Ekim 1850
Efendim,
Zat-ı Âlinizin 27 Eylül tarihli tezkeresini almamın ertesi günü, yani bu ayın 2’sinde, Britanya Kabinesi’nin Kütahya’daki mülteciler hakkındaki girişimi üzerine, Prens Schwarzenberg Hazretleri ile bir görüşme yaptım.
Kendisine söz konusu tezkereden bir okuma yaptım ve gereken açıklamaları ilave ederek gelişmeleri arz ettim.
Prens, Zat-ı Âlinizin, Babıâli’nin gözaltına son verme niyetine dair vermiş olduğu güvencelerden duyduğu memnuniyeti ifade etti; son resmî notasında belirtilen tüm koşulların tam olarak yerine getirileceğinden emin olduğunu bildirdi. Kendisine Osmanlı Devleti’nin yaptığı taahhütlere sadık kalacağından şüphe duymadığını söyledim. Ancak, Zat-ı Âlinizin tezkeresindeki ilgili kısmı okurken, Prens’in bir miktar şaşkınlık gösterdiğini fark ettim; zira kendisi, Babıâli’nin daha önce gözaltının süresine dair karar hakkının kendisinde saklı bulunduğunu ve hangi tarihte sona ereceğinin yalnızca Babıâli tarafından tayin edileceğini diğer devletlerin temsilcilerine açıkça bildirdiğini hatırlattı. Bu nedenle söz konusu şaşkınlığının, Zat-ı Âlinizin, iki devlet arasındaki ilişkileri bu güç ve nahoş mesele hakkında iyileştirme yönünde “yeni bir iyi niyet göstergesi” sunmaya çağıran paragrafta arttığını gördüm.
“Şunu kabul ediyorum,” dedi bana, “bu kadar çok sayıda kişinin gözaltında tutulması Hükümetinizi zor durumda bırakıyor olabilir ve bu sıkıntıdan bir an önce kurtulmak istemeniz doğaldır. Ancak umarım ki, bu kadar çetin ve uzun müzakerelerin hâlâ çözüme kavuşmadığı bu meselede acele ederek durumu daha da alevlendirmeye çalışmazsınız. M. de Klezl’den, zat-ı âlinize ulaşmış olması gereken raporunu henüz aldım. Bu raporda, bazı kişilere gözaltının devam ettirilmesine dair daha önce verilen taahhüdü hatırlatıyor. Bu kişilerden bazılarının halen Kütahya’da olduğu, diğerlerinin de hâlâ izlenen yollardan Türkiye’ye dönme imkânı bulabileceği belirtiliyor. Zat-ı âlinizin beyanı gözaltının tamamen sona erdirilmesi mümkündür diyor olsa da size bildirildiği üzere, bizler de Başbakanımızın sözünde geçerlilik kazanmış olan bu hususta üzerimize düşeni yapmamız gerektiğini düşünüyoruz. Eğer bazı istisnai gözaltların devamı gerekiyorsa, bunların devam etmesi gerekir. Eğer içlerinden bazıları gözaltında kalmak istiyorsa, bu da dikkate alınmalıdır. Hem Avusturya hem de Babıâli adına daha fazla tatsızlığa yol açmadan, bütünüyle bu meseleye bir son verebiliriz.” Prens’e arz ettiğim üzere, Ali Paşa Hazretleri’nin niyeti gözaltına tümden son vermektir; ancak bunun, Zat-ı Âliniz tarafından tayin edilecek uygun zamanda yapılacağı açıktır. Mültecilerin çeşitli durumları göz önüne alınarak yapılması gereken bu uygulamanın mahiyeti konusunda bana bildirilen hususlar şunlardır: Bazıları, özellikle de mal varlığı Türkiye’de bulunanlar, ailelerini yanlarına almadan gitmeyi kesinlikle reddetmektedir. Diğerleri ise, Avusturya ile yeniden irtibata geçerek sorumluluk altına girmekten kaçınmaktadır. Eğer mültecilerden bazıları halen Avusturya ile herhangi bir ilişkiye girmek istemiyorsa, bu durumda onların iadesi hiçbir fayda sağlamayacaktır. Bazılarının hâlâ Babıâli’nin himayesine ihtiyaç duyması mümkündür; bu nedenle hepsinin birden gönderilmesi uygun düşmeyecektir. Kossuth meselesine gelince: Prens’e göre, Kossuth’un serbest bırakılması şu anda herhangi bir sakınca doğurmaksızın gerçekleştirilemez. Avusturya’nın mevcut durumu hakkında uzun bir tablo çizmem gerekmez; Kossuth’un tedavüle sürdüğü banknotların miktarının milyonlarca florine ulaştığını söylemem yeterlidir. Bu banknotların büyük bölümü hâlâ köylülerin elindedir ve Kossuth tarafından çıkarılan bu kâğıt paranın, Kossuth’un beklenmedik bir serbestliği hâlinde eski değerine kavuşması kuvvetle muhtemeldir. Bu da bir isyanı yeniden körükleyebilir. Yine Prens, Kossuth’un serbest bırakılmasının, onun önderlik ettiği ve Macar halkının bir kısmını kanuna aykırı davranışlara zorlayan hareketlere maddi anlamda yeni bir imkân sağlayacağı görüşündedir. Elbette ki mültecilerin durumu zordur. Ancak bu kişilerin hükümetlerine karşı uzun süre direniş göstermeleri ve ülkelerinde düzenin yeniden tesisi yolunda çıkarılan tedbirler, gözaltının bir süre daha uzamasını herkes için daha güvenli kılmaktadır. Bu nedenle gözaltının devamı hem insanlık gereğidir hem de tüm tarafların yararınadır. Vaktim dar olduğundan bu meseleyi daha da uzatamayacağım; zira birkaç saat içinde Vorarlberg üzerinden yola çıkmam ve İmparator’a katılmam gerekiyor. Size daha önce ifade ettiğim gerekçeleri yinelerim: son resmî notada belirtilen yükümlülükler gereği, Ali Paşa Hazretleri’nin sadakatle hareket edeceğine şüphe yoktur; Babıâli’nin iyi niyetli eğilimleri de buna uygundur.
Zat-ı Âlinize, Prens Schwarzenberg’e ilettiğim cevabın bir özetini arz ederken, kendisinden aldığım notta, birkaç açıklama dışında tarafıma aktarılan ifadelerde bir değişiklik yapılmamış olduğunu bildiririm.
Saygılarımla,
(İmza) C. Musurus
No. 19
Sir Stratford Canning’den Lord Viscount Palmerston’a (2 Aralık’ta alındı)
(No. 327)
Gizli
Tarabya, 9 Kasım 1850
Efendim,
Majestelerinin talimatlarına uygun olarak, Babıâli’ye Avusturya Hükümeti ile General Dembinski’nin tabiiyeti konusundaki görüşmelerin sonucuna ilişkin bilgi talebiyle başvurdum. Ali Paşa’dan aldığım yanıtta, meselenin hâlâ karara bağlanmadığını öğrendim. Yaptığım son başvuru, Reşid Paşa’nın da hazır bulunduğu bir görüşmede gerçekleşti. Tarafımdan dile getirilen memnuniyetsizliği duyan Reşid Paşa, konunun artık daha fazla geciktirilmeden sonuçlandırılması gerektiğini ima etti.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 20
Sir Stratford Canning’den Lord Viscount Palmerston’a (2 Aralık’ta alındı)
(No. 337)
Tarabya, 18 Kasım 1850
Efendim,
Kütahya’daki mülteciler adına gösterdiğim tüm çabalar şimdiye dek gözle görülür bir sonuç vermemiştir. Majestelerinin talimatlarına uygun olarak, Osmanlı nazırlarına Avusturya Hükümeti’nin onayını daha fazla beklememeleri ve Macaristan ile Transilvanya’da düzenin tamamen sağlanmasının Babıâli’ye verdiği hakkı kullanarak harekete geçmeleri yönünde baskı yaptım. Ancak açıkça görülmektedir ki, Babıâli bu kadar kararlı bir adım atmaya henüz hazır değildir. Ali Paşa, birkaç gün önce Viyana’ya büyükelçi olarak gönderilen Arif Efendi’nin, Avusturya Hükümeti üzerinde etkili bir izlenim yaratmak ve mültecilerin serbest bırakılmasına dair Osmanlı görüşünü savunmak üzere her türlü argümanla donatıldığını bana bildirmiştir. Prens Schwarzenberg’in olası bir ret cevabı durumunda Babıâli’nin nasıl bir yol izleyeceğini sorduğumda, Ekselansları böyle bir durum ortaya çıkarsa bunun dikkate alınacağını söylemekle yetindi. Bu arada mültecilerin Kütahya’dan daha ılıman bir iklime sahip Bursa’ya nakledilmesi meselesi de henüz hükümet tarafından karara bağlanmamıştır. Bu konuda yaptığım ısrarlı girişimler yalnızca olumsuz bir kararın ertelenmesine yol açmış, erken gelen kış mevsimi de meseleyi Prens Schwarzenberg’in arzusu doğrultusunda askıya almıştır.
General Dembinski’nin serbest bırakılması bile, her bakımdan açık ve tartışılmaz bir adalet meselesi olmasına rağmen, Avusturya elçiliğinin talebi üzerine ertelenmiştir. Konuya ilişkin son yazışmama cevaben Ali Paşa, Avusturya Hükümetinden talimat almak bahanesiyle üç haftalık ek bir erteleme istediğini bildirmiştir. M. Pisani’ye, Osmanlı nazırını bu belirsiz erteleme sürecine razı olmaktan vazgeçirmesi yönünde bir kez daha girişimde bulunması talimatını verdim; ancak bu konuda başarıya ulaşma umudum oldukça zayıftır.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 21
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 315)
Dışişleri Bakanlığı, 11 Aralık 1850
Efendim,
Majestelerinin Hükümeti’nin, 18 Kasım tarihli (No. 337) raporunuzda bildirdiğiniz şekilde Kütahya’daki Macar mültecilerin gözaltında tutulmasına ilişkin izlediğiniz yolu onayladığını Ekselansınıza bildirmek isterim.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 22
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (19 Aralık’ta alındı)
(No. 365)
Tarabya, 5 Aralık 1850
Efendim,
General Dembinski’nin gözaltı durumu hakkında Ali Paşa tarafından hâlâ tatmin edici bir cevap verilmemiştir. Avusturya Hükümeti’nin dayanağı olmayan bir iddiadan bu kadar uzun süre faydalanmasına izin verilmesinin ne kadar zayıf ve adaletsiz olduğu yönündeki sürekli soru ve değerlendirmelerim, maalesef Babıâli’nin Prens Schwarzenberg’e yeni bir hoşnutsuzluk konusu teşkil edecek herhangi bir adım atmaktaki isteksizliğini aşamamıştır. Bunca gecikme ve oyalamalar karşısında yorulmuş bulunmaktayım. Bu sebeple M. Pisani’ye, düşüncelerimi Ali Paşa’ya hiçbir çekince olmaksızın ifade etmesini ve temsil girişimlerimin başarısızlığını Lordluğunuza bildireceğimi söylemesini emrettim.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 23
Lord Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 1)
Dışişleri Bakanlığı, 2 Ocak 1851
Efendim,
5 Aralık tarihli No. 365 sayılı raporunuzda aktardığınız üzere, General Dembinski’nin alıkonulmasına ilişkin sorularınıza Babıâli’nin cevap vermekteki gecikmesi nedeniyle yürütmüş olduğunuz yöntemin, Majestelerinin Hükûmeti tarafından onaylandığını size bildirme görevim vardır.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 24
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (20 Ocak’ta alındı)
(No. 3)
İstanbul, 4 Ocak 1851
Efendim,
Ali Paşa, bugün M. Frederick Pisani aracılığıyla bana haber göndererek, Avusturya Maslahatgüzarına resmen bildirdiğini ifade etmiştir: Eğer şu anda gelmesi gereken Viyana postası yahut gelecek haftanın postası, General Dembinski hakkında Avusturya Kabinesi’nin uzun zamandır beklenen cevabını getirmezse, Babıâli söz konusu subayın gecikmeksizin ve tercih edeceği her ülkeye gitmesine izin verecektir.
Saygılarımla
(İmza) Stratford Canning
No. 25
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (3 Şubat’ta alındı)
(No. 16)
İstanbul, 15 Ocak 1851
Efendim,
Türk nazırlarının nihayet General Dembinski’yi daha fazla gecikmeksizin serbest bırakmaya karar verdiklerine inanmak için sebebim var. Ali Paşa, Viyana’dan beklenen cevap son Avusturya postasıyla gelmediği takdirde, Babıâli’nin kararının daha fazla ertelenmeyeceğine dair bana söz vermişti. Üç gün önce ulaşan postada da bu cevap yoktu; bu nedenle kendisine verdiği sözü yerine getirmesi için başvurdum. Bugün verdiği cevapta bana, Babıâli’nin General’in derhal serbest bırakılması için Sultan’ın iradesine başvuracağını bildirdi ve bu hükümetin şimdiye kadarki uygulamalarına bakılırsa, meselenin artık arzularımıza uygun şekilde çözüleceği kanaatindeyim.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 26
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 35)
Dışişleri Bakanlığı, 7 Şubat 1851
Efendim,
Majestelerinin Hükümeti’nin çeşitli kesimlerden, Asya’da (Anadolu’da) şu anda gözaltında bulunan Bay Kossuth ve arkadaşlarının serbest bırakılmasını sağlamak üzere Majestelerinin Hükümeti’nin arabuluculuğuna başvurulmasını talep eden muhtıralar aldığını Ekselanslarına bildirmek zorundayım; ve Ekselanslarını bu durumu Osmanlı Hükümeti’nin dikkatine sunmaları için talimat vermek durumundayım; zira bu durum, bu ülke halkının söz konusu muhtıraların ele aldığı meseleye duyduğu derin ve yaygın ilginin bir kanıtıdır. Ekselanslarınız aynı zamanda şunu da gözlemlemelidir ki, geçen yıl Sultan’ı, Leh ve Macar mültecilerle ilgili kendisinden talep edilen şartlara uymama yönünde desteklemek amacıyla Majestelerinin Hükümeti’ne Britanya Milleti tarafından güçlü ve samimi bir destek sağlanmıştı; ancak bu destek, Sultan’ın, Britanya tarafından gerektiği şekilde desteklendiği takdirde, bu mültecilere ilişkin meselede tamamen bağımsız bir tutum sergileyeceği izlenimine dayanıyordu. Osmanlı Hükümeti’nin hatırlaması gereken husus şudur ki, Büyük Britanya, Osmanlı İmparatorluğu’na ancak ve ancak Britanya Hükümeti’nin kamuoyu desteğini arkasında bulundurduğu ölçüde etkili bir biçimde destek olabilir.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 27
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (8 Şubat’ta alındı)
(No. 24)
İstanbul, 20 Ocak 1851
Efendim,
Cenova’ya ait bir gemi, içinde 270 Leh mülteciyle birlikte ve Babıâli’nin masraflarını üstlenmesiyle kiralanmış olarak, şu anda Konstantinopolis limanından ayrılmaktadır. Bu talihsiz yolcular, Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmek üzere daha sonra Liverpool’a doğru bir seyahati planlamış olduklarından, doğrudan nihai varış noktalarına ulaşacak imkândan yoksun bulunmaları sebebiyle burada mola vermek zorunda kalmışlardır. Ali Paşa’dan öğrendiğime göre, bu göçmenlerin 240’ı Babıâli’den yol masraflarını karşılamak için yeterli miktarda para almış ve İngiltere kıyılarına ulaştıklarında bir aylık geçimlerini sağlayacak kadar ikmal bırakılmıştır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’ne giriş için Amerikan pasaportu da kendilerine sağlanmıştır. Kalan 32 kişi ise benzer miktarda yardımı kısmen Babıâli’nden, kısmen başka bir kaynaktan almıştır. Bunlar, Şumnu’dan Sultan’ın topraklarında bir koloni kurmak amacıyla gelmiş ve ülkeden ayrılmış olan birçok Macar’ın yerine geçmek üzere gemiye binmişlerdir.
Bu 30 Macar ile aynı milletten olan diğer 36 kişi hâlihazırda burada bulunmaktadır ve Bay Kossuth’un tavsiyesine kulak vererek rehberlik istemektedir. Onlar da İngiltere’ye giden Oriental buharlı posta gemisine binmek üzeredir. Her ne kadar kendileri lehinde yaptığım tüm girişimlere rağmen, Babıâli onları göndermeye karar vermiştir; fakat aynı zamanda yolculuk masraflarını karşılamak üzere kendilerine para vermiş ve Liverpool’a vardıklarında ilk ihtiyaçlarını karşılayacak desteği sağlamıştır.
Bu zavallı göçmenlerin durumunu, derin bir merhamet duygusu duymadan değerlendirmek herhangi biri için güç olacaktır ve kanaatimce, bu konuda Türk nazırlarının da hesap vermesi gereken hususlar vardır. Her ne kadar yardım görmeden bırakılmadıkları doğru olsa da bazen mantıksız ve sabırsız beklentiler göstermişlerdir. Ancak ilk günden bugüne pek çok gereksiz sıkıntıya katlanmışlardır ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan gerçekleşmiş bu son göçleri, Babıâli’yi zahmetli bir sıkıntıdan kurtarmakla beraber, onları muhtemelen verimsiz bir teşebbüste boşa çaba sarf etmekten alıkoysa da, en değerli umutları için bir ölüm darbesi ve Kossuth’un Kütahya’daki ikametine acı bir ağırlaşması olarak etki gösterecektir.
Onlar adına kullanabileceğim tek araç ikna idi ve her ne kadar bunu daha etkili biçimde kullanmam muhtemelen mümkün olmasa da eğer bu ülkede bir tarım kolonisi kurmaya yönelik kaynaklarının gerçekliğine daha sağlam biçimde kanaat getirebilmiş olsaydım ve -ki kendilerine bunlara güvenmeleri gerektiği aşırı iyimser bir biçimde telkin edilmiş gibi görünmektedirbu yardımcı imkânlar hakkında daha olumlu bir düşünceye sahip olsaydım, bu aracı çok daha büyük bir memnuniyetle kullanmış olurdum. Hâlihazırdaki durumla birlikte, benim başarım yalnızca, Babıâli’nin başlangıçta vermeye niyetli olduğundan biraz daha fazla miktarda paranın onların yolculuğu ve sonrasındaki geçimleri için tahsisini sağlamaktan ibaret kalmıştır.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 28
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (19 Şubat’ta alındı)
(No. 37)
İstanbul, 4 Şubat 1851
Efendim,
Majestelerinin Hükümetinin, Macaristan’ın en seçkin mültecilerini bu kadar uzun süre etkilemiş olan ve siyasi zorunluluk bakımından son derece tartışmalı bulunan bu uygulamanın sona erdirilmesine duyduğu canlı ilgiden haberdar olarak, Sultan’ın Viyana’daki Büyükelçisi’nin Prens Schwarzenberg ile yürüttüğü görüşmeler konusunda cevap aldığı anda meseleyi yeniden ele alacaklarına dair daha önce verdikleri sözü Osmanlı Nazırlarına defalarca hatırlattım. Bu konuyu sürdürmekteki ısrarım, tamamen aynı gerekçelere dayanmaktadır. Ali Paşa’dan yalnızca dört gün önce, bir gecikme nedeni olarak Prens’in şahsen varlığına duyulan gerekliliği tekrar eden bir yanıt aldım. Ekselansının son gelişinden bu yana yalnızca on gün geçtiğinin farkındayım; fakat Prens Viyana’dan ayrılmadan önce Schwarzenberg’in talimatlarını yerine getirmeden ayrılmış olmasının memnuniyetsizlik doğurduğunu biliyorum. Ayrıca, bu talimatların geri dönüşünün, beklenen raporu getirmesi muhtemel olan Avusturya postasıyla yakın tarihlerde gelmesinin beklendiğini de ekledi.
General Dembinski’ye ilişkin cevaba gelince; Kütahya’ya serbest bırakılma emrinin gönderilmediğini öğrenmek beni hem hayrete düşürdü hem de üzdü zira onun serbest bırakılmasının on beş gün daha gecikmesi beklenemezdi ve daha uzun süre ertelenmesi ise akla bile gelmezdi. Bu durumun Ali Paşa’da uyandırdığı duyguları kendisinden saklamadım ve bugün kendisinden aldığım teminata göre, General Dembinski’nin serbest bırakılmasına dair emrin Kütahya’ya iletildiğini bizzat görmedikçe bu meseleyi tamamlanmış saymayacağım.
Saygılarımla
(İmza) Stratford Canning
No. 29
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (10 Mart’ta alındı)
(No. 50 Gizli)
İstanbul, 19 Şubat 1851
Efendim,
Kütahya’daki mültecilerin serbest bırakılmasına ilişkin olarak M. de Klezl tarafından Babıâli’ye sunulan notanın bir kopyasını, Lordluğunuzun bilgisine sunmak üzere ekte takdim etmekten onur duyuyorum. Bu belgeyi Ali Paşa’dan gizli olarak temin ettim.
Ayrıca, aynı konuya ilişkin olarak Frederick Pisani Bey’e tarafımdan gönderilmiş bir talimatın bir kopyasını ve söz konusu beyefendinin Ali Paşa’nın cevabına dair raporunu da birlikte sunuyorum.
Ali Paşa’nın gizli olarak bildirdiğine göre, Prens Schwarzenberg, Sultan’ın Viyana’daki Büyükelçisi Arif Efendi’nin mültecilerin durumuna dair daha tatmin edici bir cevap elde etme girişimlerine sert bir şekilde karşılık vermiştir. Prensin, Ekselansını susturduğu, ona yalnızca daha önce Konstantinopolis’e yazdığını ve bu konuda artık hiçbir şey işitmek istemediğini kesin bir ifadeyle belirttiği anlaşılmaktadır. Bu ani ve küstah davranış, Babıâli üzerinde hoş olmayan bir etki yaratmıştır.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 29, Ek- 1
M. de Klezl’den Ali Paşa’ya
İstanbul, 9 Şubat 1851
Majesteleri Avusturya İmparatoru’nun Babıâli nezdindeki Maslahatgüzarı sıfatıyla imza sahibi ben, Ekselansları Hariciye Nazırı Ali Paşa’yı, Majesteleri Sultan’ın, Babıâli’nin Kütahya’da tutulan Macar isyancılarının bazı liderlerine karşı üstlendiği yükümlülüklerin yerine getirilmesini mümkün olduğunca kolaylaştırma isteğiyle, bu mültecilerin büyük bir kısmının Osmanlı topraklarından ayrılmasına izin vermeye hazır olduğu hususunda bilgilendirmekten derin bir memnuniyet duymaktayım.
Ekli liste No. 1, halen Kütahya’da tutulmakta olan tüm mültecilerin isimlerini ihtiva etmektedir; yani isyanın liderleri ile bunları kendi rızalarıyla takip eden şahısları.
Liste No. 2 ise, bu son listede yer almayan ve dolayısıyla tutulmaya devam edecek olan mültecileri göstermektedir. Dolayısıyla, ilk listede adı geçen tüm mülteciler: Osmanlı topraklarından, ikamet ettikleri yerlerden ayrılmak şartıyla serbestçe çıkabileceklerdir; Kendilerine, biri Malta olmak üzere, diğer iki ülkeye gitme izni verilecektir.
Babıâli, bu kararın, daha önce hükümetim tarafından iletilmiş yazılı güvencelere uygun olarak, iki devlet arasında kararlaştırılmış ve gerekli görülen diplomatik nezaket çerçevesinde alınmış olduğunu kabul edebilir. Böylelikle, hükümetimin Kütahya mültecilerinin koşullarının sonlandırılması veya hafifletilmesi konusundaki ısrarlı taleplerine olumlu karşılık verilmiş olmaktadır.
İskan tedbirlerinin bundan böyle yalnızca sekiz lider ile onların maiyetinden dokuz kişiye uygulanacak olması nedeniyle, Avusturya Hükümeti, Babıâli’nin kendisinden gelen bu yeni dostluk ve iyi niyet göstergesini takdir ederek, söz konusu meseleye ilişkin tedbirlerin aynı titizlikle sürdürülmesini isteyeceğine dair haklı bir umut beslemektedir; zira Kütahya’da gözaltında tutulması gereken mültecilerin sayısının azlığı, Yüce Babıâli için bu tedbirleri kat kat daha az güç ve zahmetli hâle getirmektedir.
İki komşu imparatorluğu memnuniyet verici biçimde birleştiren samimi dostluk bağlarını daha da kuvvetlendirmekten başka bir amaca hizmet edemeyecek böylesi bir bildirimin aracı olmaktan duyduğum memnuniyeti ifade ederken, imza sahibi aşağıdakileri arz eder.
Saygılarımla,
(İmza) Ed. De Klezl
No. 29, Ek-2
Kütahya’daki Mülteciler Listesi
1. Liste: Kütahya’da gözaltında bulunan Macar ve Lehistanlı İsyancılar.
Gözaltındaki liderlerin ve onlara gönüllü olarak eşlik edenlerin isimleri:
1. Louis Kossuth: Madame Kossuth, Daniel Tharz, Louis Frater, Étienne Kinizcy, Emeric Timari, Jean Kalapsa, Paul Gracheneck, François Nazsmann, Ladislas Beresneczy, Guillaume Weigl, Martin Koszta, Joseph Seredy, Louis Torok, Edouard Biro, Charles Laszlo, Edouard Loradi, François Kappner, Gideon Acs, Emeric Ezech, Gustave Wagner, Spaozek Wagner, Üç seyis.
2. Casimir Batthyani; Madame Batthyani, Mihalovics, Altı hizmetkâr.
3. Lazari Meszaros; Katona, Aschbach.
4. Maurice Perczel; Madame Perczel, Nalasz, Peretzky.
5. Nicolas Perczel, Bir hizmetkâr.
6. Adolphe Gyurmann; Madame Gyurmann, Bir hizmetkâr.
7. Dembinsky; Chotchuisky, Lavoisky, Navitsovits, Bir hizmetkâr.
8. Mateczinsky; Szezepauski.
9. Przemysky; Bir hizmetkâr.
10. Szolosy; Bir hizmetkâr.
11. Wysocki; Lissakowski, Kossak, Bir hizmetkâr.
12. Stanislaus Briganti.
13. Chojceki.
14. Alexandre Arboth; İki hizmetkâr.
15. Étienne Kovacz, Eski Papaz.
16. Joseph Fokner.
17. Emanuel Luley.
18. Meiranodsky.
19. Butharni.
20. Tschoznirky.
21. Tchorzonitzky.
22. Grohowalsky.
23. Pleszinsky.
No. 29,
Ek-3 Kütahya’da Kalmaya Devam Edecek Mültecilerin Listesi
2. Liste: Kütahya’da Kalmaya Devam Etmesi Gereken Macar Ayaklanmasının Önderleri
1. Louis Kossuth, beraberinde: Madame Kossuth, Daniel Thasz, Jean Kalapsza, François Naszmann, Gustave Wagner, Ladislas Berezenzcy, Gédlon Aez,
2. Casimir Batthyani, beraberinde Madame Batthyani,
3. Maurice Perczel,
4. Nicolas Perczel,
5. Wysocki,
6. Alexandre Arboth,
7. Adolphe Gyurmann, beraberinde Madame Gyurmann,
8. Emmanuel Luley.
No. 29, Ek- 4
Sir Stratford Canning’den M. F. Pisani’ye
İngiliz Elçiliği, 13 Şubat 1851
Efendim,
Kütahya’daki mültecilere ilişkin mesajıma Ali Paşa’nın verdiği cevabı içeren raporunuzdan memnuniyetle öğrenmiş bulunuyorum ki, Babıâli bu konuda Avusturya’nın görüşünü benimsemeye niyetli değildir. Samimiyetle umut ederim ki Osmanlı Hükümeti, kutsallığı ve adalet duygusu itibarıyla bu sonucun doğurduğu beklentilere ilaveten, kendi kanaat ve gerçek menfaatlerine göre hareket edecek cesarete sahiptir. Babıâli, zaten Avrupa’ya karşı üstlendiği yükümlülüklerin çoğunu yerine getirmiştir ve Avusturya’nın kendisine yönelttiği taahhüdün de gereğini yerine getirmeye kararlıdır. Ancak, bunu yaparken, söz konusu devletlerin saatlerce süren tehditkâr baskıları altında ya da görünürde mevcut bir tehlike nedeniyle hareket ediyor görünmemelidir. Bunu yapmakla Babıâli, yalnızca Avrupa’nın gözündeki konumunu değil, aynı zamanda kendi haysiyetini de koruyacak; gecikmeli dahi olsa adil ve insani olan bir kararı benimseyerek, bu konuyla bağlantılı koşulların talep ettiği hakkaniyeti sağlayacaktır.
Hazırlıkların ertelenmesi, mültecilerin iyileştirilmesi amacıyla öngörülen koşullara eklenen bir süreyi, bu kimselerin zaman zaman karmaşık şekillerde gizlenmiş ya da doğrudan doğruya ortaya konmuş bazı haksız muameleler nedeniyle karşılaştıkları sıkıntı ve aşağılanmayı artırmaktadır.
Sultan ve nazırları, işi tamamen üzerlerinden atmak istercesine, yalnızca tüm grubun bir defada serbest bırakılması için hazır olduklarını belirtmişlerdir. Böylelikle, girişilen işin insani, şerefli ve tarafsız niteliğinden daha fazlasını yapmanın mümkün olmadığını ifade etmektedirler. Avusturya’dan gelecek olan iyi niyetli ve dostça bir açıklama dışında, daha fazla bir gecikmeyi gerektirecek hiçbir şey bulunmamaktadır.
Ali Paşa’nın Majestelerinin Hükümeti’nin memnuniyetini sağlayacak tam bir güvence vermesini dilerim.
Bu talimatı Ali Paşa’ya okuyacak, kendisinden, bu konudaki hislerimi hem Sultan’a hem de meslektaşlarına iletmesini isteyeceksiniz.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Cannİng
No. 29, Ek- 5
M. F. Pisani’den Sir Stratford Canning’e
Pera, 13 Şubat 1851
Sayın Büyükelçi,
Bugün tarihli, Kütahya’daki mültecilere ilişkin talimatınızı kelimesi kelimesine okuyup Ali Paşa’ya açıklama yaptığımı Ekselanslarınıza bildirme şerefine sahibim.
Ali Paşa yeniden, Avusturya tarafından talep edilen ayrımın uygun olmayacağı yönündeki özel görüşünü ifade etti; ancak, dedi, bu konuda şu anda olumlu herhangi bir şey söyleyemem; çünkü bu ciddi meseleyi görüşmek üzere Meclis henüz toplanmış değildir. Bu arada, Bakan’a, Canning’in bu vesileyle ifade ettiği duyguları Sultan’a ve meslektaşlarına iletmekte gecikmeyeceğimi temin ettim.
Saygılarımla,
(İmza) F. Pısani
No. 30.
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (10 Mart’ta alındı)
(No. 51)
İstanbul, 19 Şubat 1851
Efendim,
Avusturya Hükümeti, Kütahya’da tutulmakta olan mültecilerin büyük çoğunluğunun derhal serbest bırakılmasına dair rızasını Babıâli’ye bildirmiştir. Sekiz kişi aralarında, M. Kossuth ve Kont Batthyani de bulunmaktadır, bu serbest bırakma kapsamının dışında tutulmaktadır, ayrıca onlara ilk başta gönüllü olarak katılan ve o zamandan beri aynı gözaltı şartlarına tabi olan belirli sayıda kişi de bu istisnaya dahildir. Diğerlerinin serbest bırakılmasına bazı koşullar bağlanmıştır ve General Dembinski’nin, Sultan’ın topraklarından ayrılmadan önce buraya (İstanbul’a) gelmesine izin verilmemesi şartı dahi ileri sürülmektedir.
Babıâli, söz konusu grubun tamamını, Viyana’ya başka bir nihai başvuru yapılmaksızın ve daha fazla gecikme olmaksızın serbest bırakma hakkını uygulamaya kararlı görünmekle birlikte, bu yönde hareket etmekte tereddüt etmektedir.
Ali Paşa’ya vermiş olduğum tavsiye, Lordluğunuzun tahmin edebileceği üzere, oldukça açıktır. Babıâli’nin, ilan ettiği ilkelere uygun hareket ederek, mültecilerin bir kısmını diğerlerinden ayıran ve böylece geri kalanların ileride serbest bırakılmasını zorlaştıran bir düzenlemeye taraf olmayı reddetmesi, bu suretle kendi onurunu korumasıdır. Konseyin bu ikinci grubun serbest bırakılması hakkında bir karara varıp varmadığını henüz öğrenmiş değilim. Ancak Ali Paşa’nın ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla, M. de Klezl tarafından sunulan nota üzerine yazılı bir cevap verilmesi muhtemeldir; General Dembinski’nin Avusturya Maslahatgüzarının muvafakatiyle buraya gelmesine izin verilecektir; serbest bırakılacak kişiler, Avusturya’nın onayıyla gönderilecek; geri kalanların ise imparatorluğun dört bir yanına seyahat etmelerine imkân tanımak için yalnızca kısa süreli bir gecikmeyle tutulacakları anlaşılmaktadır. Ayrıca, Viyana’ya yapılacak yeni bir başvuru da Avusturya Hükümetinin dileklerine dostane bir nezaket göstergesi olarak yapılacaktır.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Cannıng
No. 31
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 72)
Dışişleri Bakanlığı, 15 Mart 1851
Efendim,
19 Şubat tarihli Ekselanslarının 51 numaralı raporunu aldım. Bu rapordan, Avusturya Hükümeti’nin Kütahya’daki Macar mültecilerinin belirli bir kısmının derhal serbest bırakılmasına razı olduğu, ancak geri kalanlarının bir süre daha alıkonulmasını talep ettiği anlaşılmaktadır. Bu vesileyle Ekselanslarınıza bildirmeliyim ki, Majestelerinin Hükümeti, Babıâli’ye bu konuda Avusturya Hükümeti’ne ilişkin olarak yapmış olduğunuz bildirimi ve bu husustaki tutumunuzu tamamen onaylamaktadır.
Sultan, Macar mültecilerinin Osmanlı İmparatorluğu’nda tutulması yönündeki taahhüdünü, Avusturya İmparatoru’na karşı, Macaristan’da huzur yeniden tesis edilinceye kadar yerine getirmiş olduğuna göre, bundan böyle bir yabancı güç adına zindancı konumuna düşmesi, bağımsız bir hükümdarın vakarına uygun olmayacaktır. Böyle bir durumda kalmasını gerektirecek hiçbir koşulun da artık sürdürülmesi düşünülemez.
Saygılarımla,
(Signed) Palmerston
No. 32
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (26 Mart’ta alındı)
(No. 60)
İstanbul, 6 Mart 1851
Efendim,
Babıâli, Kütahya’daki mültecilere ilişkin olarak henüz hiçbir kesin karar vermiş değildir. Konuya dair yakında bir Meclis toplanacaktır. Onların derhal serbest bırakılmaları yönünde en güçlü girişimlerde bulundum. Konuyla ilgili Sayın Pisani’ye gönderdiğim asli talimatın bir nüshası ilişikte sunulmuştur; bu talimatı Sadrazam’a bizzat sunarak orada ortaya konan argümanları Ali Paşa’ya da ilettim ve yüksek makamlara sevk edilmesini sağladım. Bununla birlikte, Avusturya Sefareti’nin ısrarlı ve yıldırıcı şikâyetlerinin o derece etkili olmasından ve en adil ile insani olan bu tedbirin ki bunun ivedilikle uygulanmasını büyük bir gayretle tavsiye etmiştim, ertelenmesine yol açmasından endişe duyuyorum. Mösyö de Klezl, birkaç gün önce Sultan’ın eniştesi ve şu sıralar en yakın sırdaşı olan Topçu Seraskeri ile uzun bir görüşme yapmıştır, ziyaretinin amacının Fethi Ahmet Paşa aracılığıyla Majestelerinin zihninde kötü bir izlenim uyandırarak Bay Kossuth ve talihsizlik içindeki arkadaşları aleyhine bir kanaat oluşturmak olduğu makul biçimde varsayılabilir. Avusturya’nın güçlenen konumu ve talihsizlik içindekilerin tarafında bulunanların bir kısmının ihtiyatsız davranışları, Kütahya’dakilerle ilgili olarak Babıâli’nin kararını sürdürme güçlüğünü artırmaktadır.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Cannıng
No. 32, Ek 1
Sir Stratford Canning’den M. F. Pisani’ye
İngiliz Elçiliği, 21 Şubat 1851
Efendim,
Ali Paşa’nın Kütahya’daki mültecilere ilişkin olarak M. de Klezl’in notasına verdiği cevabın taslağını büyük bir dikkatle okuduğumu zaten biliyorsunuz; bu taslakta yer alan düşünce bütünlüğünü, tam anlamıyla onaylamaya değer bulduğumu da belirtmiştim. Bu talihsiz kişilerle ilgili olarak Ekselansının bana sözlü olarak ilettiği bilgiler, Avusturya’nın muvafakatini elde etmeye olan gayet doğal isteğine rağmen, adalet duygusu ile kendi haysiyet ve menfaatlerine dair bir anlayışın, Babıâli’yi onların ülkesinden ayrılmasına izin vermeye yönelteceği ümidini taşımama imkân vermektedir. Gecikmenin artık daha da uzamayacağını umuyorum.
İnkâr edilemez ki Babıâli’nin kendisi de yerinde bir biçimde kabul etmektedir ki, artık bu kişilerin Türkiye’deki gözaltı hâlinin sürdürülmesini gerektirecek hiçbir yükümlülüğü kalmamıştır. Viyana’ya yapılacak yeni bir başvuruyu gerektirecek tek makul gerekçe, nezaket ve uluslararası saygı olabilir. Türk Konseyi, komşu bir imparatorluğa karşı özenli bir nezaket göstergesi dışında, bu fikri ayakta tutacak bir neden görememektedir. O hâlde nasıl olur da bu derece gereksiz ve sonuçsuz bir önlem, bu kadar güçlü itiraza rağmen savunulabilir? Babıâli’ye şu sorulabilir: Adaletin açık yükümlülüklerini göz ardı edip, komşu bir devletin tatmin duygusuna mı hizmet edecektir? Viyana Kabinesi bu konuda zaten onlara nazikane takdirlerini iletmemiş midir? Babıâli’nin temkinli davranışı, dost devletlerin önerileri ve bu önerilerle birlikte gelen tavsiyeler, mültecilere karşı akıllıca, insancıl ve onurlu bir davranış tarzını gerekli kılmıyor mu?
Görünüşe bakılırsa Babıâli, komşuluk ilişkilerinin gerektirdiği iyi niyet bağlarına kendisini bağlı saymış ve aslında resmen üstlenmediği bir yükümlülüğü titizlikle ve tamamıyla yerine getirmeye çalışmıştır. Bu görevi büyük bir dikkat ve özveriyle yerine getirmiş; tavsiye edilen kişilerin sıkıntılarına ortak olmuş, onlara insaniyet duygusu ile yaklaşmıştır. Hangi ölçüde daha fazla özveride bulunduğu açıktır: Zira kendisine duydukları güven nedeniyle, yüksek bir tehlikeyi göğüsleyip kendi yanına sığınan bu kişiler, hiç beklenmedik bir zamanda ve büyük bir baskıyla, Babıâli’yi sözde verilmiş bir sözü yerine getirmeye zorlamışlardır, oysa bu tazyik, çok daha önce başkaları tarafından karşılanmıştı.
Bu güçlü gerekçeler, haklı bir cevabın yokluğunda dahi etkileyicidir; Viyana’ya yapılacak yeni başvurunun doğuracağı muhtemel sıkıntılarla birlikte düşünüldüğünde, daha da kuvvet kazanmaktadır. Ayrıca, Babıâli’nin gereksiz bir gecikmeye razı olmasının, tüm dünyanın gözünde haksızlıkla suçlanabileceği düşünülmelidir, zira böyle bir durumda Babıâli, haksız ve gereksiz bir adımı tekrar edecektir.
Bu nedenle, meselenin gerçek hâliyle ele alındığında ve her türlü yanıltıcı görünümden arındırıldığında, Ali Paşa’nın cevabının son kısmında yer alan düşünceleri gerçekleştireceğine dair kuvvetli bir umut besliyorum. Kararını, yalnızca kendi çıkarlarıyla uyumlu olarak ve daha net bir ifadeyle vermesi hâlinde, Hükümetinizi tehlikeye atmadan, komşu bir gücün tepkisini çekmeksizin hareket etmiş olacak; böylece hem insaniyet hem adalet adına büyük bir iyilik yapacak ve aynı zamanda dost bir hükümet ile milletin memnuniyet hissini artıracaktır.
Bu mesele hakkında İngiltere’nin bir ucundan diğer ucuna dek hâkim olan düşünceler iyi bilinmektedir; Ekselansının bu düşünceleri dikkatle değerlendirmesi için kendisine tavsiyede bulunmayı ihmal etmeyeceksiniz. Kendisine bu talimatın içeriğini açıklayacak ve bir nüshasını eline bırakacaksınız.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Cannıng
No. 33
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (26 Mart’ta alındı)
(No. 63 Gizli)
İstanbul, 6 Mart 1851
Efendim,
Ali Paşa’ya, Kütahya’daki mülteciler meselesi hakkında Avusturya Maslahatgüzarı tarafından gönderilmiş resmî bir notanın bir kopyasını ekte sunuyorum. Bu notayı bana gizli bir şekilde iletmiş olması nedeniyle Osmanlı Devleti Hariciye Nezareti’ne minnettarım; zira bu belge, Avusturya Kabinesi’nin Kossuth ve onun yakın taraftarlarının tutulmaya devam edilmesine ne derece önem atfettiğini açık biçimde göstermektedir.
General Dembinski’nin gelişinden şikâyet ederken bile, Avusturyalı Dragoman Ali Paşa’ya, bu durumun tüm sorumluluğunu Ekselanslarının üzerine yıktığını söylemiştir. Osmanlı Nazırının buna uygun bir vakar ve kararlılıkla karşılık verdiği anlaşılmaktadır; yine de bu konuşmanın Paşa üzerinde nahoş bir etki bıraktığı görülmektedir.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 33, Ek
M. de Klezl’den Ali Paşa’ya
İstanbul, 27 Şubat 1851
Aşağıda imzası bulunan, Avusturya İmparatoru Majestelerinin Osmanlı Devleti nezdindeki Maslahatgüzarı, bu vesileyle Majesteleri Sultan’ın Hariciye Nazırı Ekselansları Ali Paşa’ya aşağıdaki açıklamayı iletme onuruna sahiptir:
Kütahya’da bu şehirde tutulmakta olan herhangi bir mültecinin, İmparatorluk Hükümeti’nin önceden rızası olmaksızın ve Şumnu’daki mültecilerin Kütahya’ya naklinde uygulanmış olan usul ve tedbirler olmadan Kütahya’dan ayrılması, söz konusu mültecilerin alıkonulmasına ilişkin düzenlemeye yönelik bir ihlal olarak kabul edilecektir. Bu tarz bir ihlal, iki imparatorluk arasındaki ilişkilere ciddi biçimde zarar verebilecek mahiyette bir olay olarak değerlendirilecektir.
Saygılarımla,
(İmza) Ed. De Klezl
No. 34
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (26 Mart’ta alındı)
(No. 64)
İstanbul, 6 Mart 1851
Efendim, Daha önceki yazışmalarımda, İngiltere’ye gitmek üzere birkaç hafta önce yola çıkan Lehistanlılarla birlikte İngiltere’ye doğru hareket hazırlıkları yaptıklarını belirttiğim Macar mülteciler hâlâ buradalar ve Ali Paşa’dan öğrendiğime göre, Babıâli onların bir an önce ayrılmasını teşvik etmeyi niyet etmektedir. Şu ana kadar burada kalmalarına göz yumulmuş olmasının nedeni, M. Kossuth’un ki kendisini hâlen reisleri olarak görmeye devam etmektedirler, talimatlarını almalarına zaman tanımaktır. Bu ülkede onları “kolonist” olarak iskân etme planı, kendileri tarafından terk edilmemiş olsa bile, uygulanamaz bulunmuş görünmektedir.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 35
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (26 Mart’ta alındı)
(No. 66)
İstanbul, 6 Mart 1851
Efendim, General Dembinski birkaç gün önce Kutahya’dan buraya geldi. Fransa’ya gidecektir ve ay sonundan sonra bu ülkede kalmasına izin verileceğini sanmıyorum. Avusturya Elçiliği, kendisine hiçbir şekilde Konstantinopolis’i ziyaret etmesine izin verilmemesinden sürekli şikâyet etmektedir. Aynı zamanda Babıâli’nin hizmetine sürekli olarak alınması için bir düzenleme yapılabileceği umudunu taşımaktadır. Bu konuda kendisine bazı beklentiler verilmiş olabilir; ancak Avusturya’nın etkisinin hâlâ yoğun biçimde sürdüğü kuşkusuzdur. Bu etkinin belirtilerinden biri, Osmanlı Nazırlarının kendisini burada bir ziyaretçi olarak kabul etmeye hâlâ isteksiz davranmalarıdır.
Bana burada anlattığına göre, kendisi ile Kossuth, Kutahya’daki gözaltı süresi boyunca birbirlerinden ayrı tutulmuşlardır. Bu ayrılık, Kossuth’un Macaristan’ın son Başkanının karakterine duyduğu güvensizlikten kaynaklanmış görünmektedir. General Dembinski ayrıca, Macar kuvvetlerinin komutasında bulunduğu sırada Rus ordusunun bazı subaylarıyla gizli bir temas kurulduğunu; bu subayların, savaşta başarı elde etmesi hâlinde, birliklerini destek vermek üzere kendisiyle iş birliğine hazırlıklı olduklarını ifade ettiklerini söylemiştir. Bu olağanüstü olay beni oldukça şaşırtmıştır; fakat General, bu bilgiyi güçlü bir şekilde doğrulamıştır. General Dembinski’nin bu ifadesi, Rus ordusunun gerçekte İmparator’un şahsına ve hizmetine ne kadar az bağlılık duyduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Saygılarımla,
(İmza) stratford canning
No. 36
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (1 Nisan’da alındı)
(No. 89)
İstanbul, 18 Mart 1851
Efendim, Kütahya’daki mültecilerle ilgili olarak Meclis bir karar almıştır. Bakanlığa sunulan üç tekliften biri benimsenmiştir; bu teklif, tüm mültecilerin serbest bırakılmasını karara bağlamakta, bu kararın Avusturya Maslahatgüzarına derhal bildirilmesini ve Viyana Sarayı’na son bir bildirimin iletilmesi için en fazla otuz günlük bir gecikme öngörmektedir.
Bu mültecilerin kurtuluşunu sağlamak için bu resmî prosedür olmaksızın dahi gücüm yettiğince her şeyi yaptım ve fazla bir başarı umudu bulunmamasına rağmen, Babıâli’nin onlar lehine aldığı kesin kararın derhal uygulanmasını sağlamak için hâlâ çabalamaktayım.
Bu konuyla ilgili olarak Bay Pisani’ye gönderdiğim son talimatın bir sureti ilişiktedir. Bunu incelediğinizde, Ekselanslarının yazışmalarından ve bana iletilen muhtıralardan en iyi şekilde yararlandığımı göreceksiniz.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 36, Ek
Sir Stratford Canning’den M. F. Pisani’ye.
Pera, 15 Mart 1851
Efendim,
Kütahya’daki mültecilere ilişkin olarak, yakın zamanda Vikont Palmerston’dan aldığım ve içeriğini daha önce Ali Paşa’ya zaten ilettiğiniz talimatın bir bölümünü burada ekliyorum.
Bu alıntıyı Ekselanslarının eline sunarken, İngiltere, İskoçya ve Galler’in pek çok kasabasından Lordluğuna gönderilen muhtıraların ifadelerinin, çok daha sert bir dil kullanılmasını haklı çıkaracak nitelikte olduğunu göreceksiniz. Babıâli’den saklanmamalıdır ki, Türk Hükümeti’nin başka bir gücün ilk anda ölümden korunarak Sultan tarafından bu kadar asilane bir şekilde himaye edilen ve kabul edilen, ardından da Majestelerinin ülkesi tarafından sağlam ve cömert ilkeler çerçevesinde kurtarılan bu talihsiz bireylerin zindan bekçisi rolünü bu kadar uzun süre sürdürmesine izin vermesinde gösterdiği zafiyet, İngiltere’deki kamuoyunu derinden etkilemiştir. Bu misafirperverlik ve kurtarma, İngiliz halkının evrensel takdir ve hayranlığını kazanmıştır. Babıâli’nin bu önemli durum karşısında en ciddi siyasi çıkarları göz önüne alarak ciddi bir değerlendirme yapmasını kuvvetle tavsiye ediyorum. Bu çıkarlar, en ağır sonuçlara gebe bir görüş değişikliğini gerektirmektedir. Babıâli’nin herhangi bir gerçek zorunluluk olmaksızın Kütahya’da alıkonan tüm mültecileri serbest bırakarak adalet ve insanlık görevini tamamlama konusunda artık daha fazla gecikmeyeceğine dair kuvvetli ümidimi ve beklentimi yineliyorum.
Bu talimatı Ali Paşa’ya iletecek ve bir kopyasını Ekselanslarına bırakacaksınız.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 37.
Viskont Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 85)
Dışişleri Bakanlığı, 7 Nisan 1851
Efendim,
6 Mart tarihli 66 numaralı yazınıza atıfla, General Dembinski’nin kendisine Rus ordusu subayları tarafından Macaristan’daki son harekât sırasında yapılan bildirim hakkındaki ifadesinin, bu bildirimin General Dembinski’ye bir alay maksadıyla gönderilmediği sürece, oldukça ihtimal dışı göründüğünü Ekselanslarınıza belirtmek zorundayım.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 38.
Viskont Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 95)
Dışişleri Bakanlığı, 7 Nisan 1851
Efendim,
Majestelerinin Hükümeti’nin, 18 Mart tarihli 89 numaralı yazınızda aktardığınız üzere, Kütahya’da hâlâ alıkonmuş bulunan Macar mültecilerin serbest bırakılmasını hızlandırma yönündeki sürekli çabalarınızı onayladığını Ekselanslarınıza bildirmek isterim.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 39.
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (27 Nisan’da alındı)
(No. 111 Gizli)
İstanbul, 5 Nisan 1851
Efendim,
Babıâli nezdinde, Kütahya’daki Macar mültecileri lehinde, Lordluğunuzun son talimatına uygun biçimde benzer girişimlerde bulunması için Fransız Bakanı’nı başarılı bir şekilde teşvik ettikten ve tüm diğer ikna yollarını tükettikten sonra, konuyla ilgili olarak bizzat Sultan’ın kendisine doğrudan başvurma fırsatını değerlendirdim. Meclisin aldığı karar, her bakımdan görüşümüze uygun olmakla birlikte, Viyana’ya yeniden bir başvuru yapılması hususu Majestelerinin elinde bulunduğundan ve Osmanlı Devleti Hariciye Nazırı da bu durumu olağanüstü derecede uzayan gecikmeyi mazur göstermek için kullandığından, bu adım atılması daha da gerekli hale gelmişti. Bu sabah Ali Paşa’dan, erkekçe size Fransızcaya çevrilmiş şekli ilişik olarak gönderilen Osmanlı muhtırasını aldım. Asıl metin Sultan’ın kendi el yazısıyla hazırlanmıştır ve bugün sabah saraydan bana bununla ilgili özel bir mesaj ulaştırılmıştır.
Durum umutsuz değildir ancak karşılaştığım zorluk, tahmin ettiğimden daha büyüktür. Sadrazam ile yaptığım görüşmelerden ne sonuç çıkarsa çıksın, Sultan’ın görüşlerini Lordluğunuza tamamen gizlilik içinde iletmenin yerinde olacağını düşünüyorum, böylece bu meselede mücadele etmek zorunda olduğum güçlüğün gerçek mahiyetini öğrenmiş olacaksınız.
Hizmetinizdeyim,
(İmza) Stratford Canning
No. 39, Ek
Sultanın Macar Mültecilerine İlişkin Muhtırası
İngiltere ve Fransa Büyükelçilikleri tarafından sunulan gözlemler ile Babıâli’nin, Avusturya Hükümeti’nin Kütahya’da alıkoyduğu mültecileri daha erken bir tarihte serbest bırakmayı reddetmesi konusundaki görüşü tamamen insanlık kuralına uygundur.
Herkes bilir ki bu kural, Majestelerinin nezdinde son derece kutsal ve önemlidir; Fransa Hükümeti’nin ve özellikle bu meselenin başlangıcından beri Büyük Britanya’nın göstermiş olduğu yardım ve destek, kendileri tarafından daima takdir edilmiştir. Bundan dolayı Majesteleri Sultan, onların dileklerinin gerçekleşmesini içtenlikle istemektedir.
Ancak Avusturya’nın alıkoymaya devam etmek istediği kişiler, Macaristan’daki olaylarda rol alan kimseler arasında en iyi bilinenlerdir; bunların arasında, neredeyse mutlak bir otorite iddiasında bulunmuş olan ve doğal olarak Majesteleri Avusturya İmparatoru’nun karşıtı sayılan Bay Kossuth da vardır.
Dolayısıyla, mesele böyle olduğundan ve adı geçen beyefendilerin Avrupa’ya gönderilmesi Avusturya’nın isteğine tamamen aykırı olduğundan, bu durum iki tarafın arzularını tatmin edebilecek bir çözüm oluşturmaz; bunun yalnızca hükümdarlar arasında bir güvensizlik yaratması değil, aynı zamanda Avusturya’nın, Bosna, Hersek ve Kleck ile Suterina limanları gibi iki imparatorluk arasında hâlihazırda tartışmalı olan meselelerde zorluk çıkarmasına da yol açması beklenir. Bu konularda hâlen bir uzlaşma sağlanmamıştır.
Bunlara ek olarak, Bosna’da henüz tam olarak sağlanamamış olan huzur ortamının bozulmasına ve Vidin eyaletinde ise yeni yerleşmeye başlamış bulunan sükûnetin yeniden karışıklığa sürüklenmesine yol açabilecek heyecanlar ve sorunlar meydana gelebilir.
Bu koşullar endişe yaratmaya müsaittir ve Babıâli’nin doğal görevi olan halkın huzurunu koruma yükümlülüğünü güçlü şekilde hatırlatmaktadır. İngiltere ve Fransa Büyükelçilikleri, şimdiye kadar hizmet ettikleri amaç doğrultusunda Babıâli’ye bağlılık ve dostluk örneği göstermişlerdir; Babıâli de bu dostluğu takdir etmektedir. Fakat mültecilerin Avrupa’ya gönderilmesinden doğabilecek sıkıntılar Avusturya’yı değil, yalnızca Babıâli’yi etkileyecek; bu da Babıâli’nin doğal olmayan bir durumdan zarar görmesine sebep olacaktır.
Öncelikle Yüce Sultan’ın bu konuda aydınlatılması ve özellikle hükümdarların birbirleriyle ilişkisinde gereken ihtimamın nasıl korunacağı açıklanmalıdır. Bu noktada Sultan’ın verdiği cevap, konu tüm yönleriyle Babıâli’de incelenene kadar kesin bir hüküm teşkil etmeyecektir.
Daha önce Büyükelçiyle yapılan görüşmede ifade edildiği üzere, Babıâli, bir kısmının yollar boyunca karşılaşacakları zorlukları göz önünde bulundurarak, mültecilerin dört bir yana seyahat etmelerine engel olmayacaktır. Ancak Babıâli, onların Avrupa’ya gönderilmesini destekleyemez. Bunun yerine, daha önce de belirtildiği gibi, yönetiminin daha kolay olduğu yerlere örneğin Anadolu içlerine gönderilmelerini tercih etmektedir.
Majesteleri Sultan, bu konuyu Büyükelçi ile bir kez daha görüşecek ve ekselanslarının uygun göreceği şekilde, bu mesele hakkındaki önceki beyanlarının yeniden derinlemesine incelenmesini sağlayacaktır.
No 40
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (3 Mayıs’ta alındı)
(No. 118 Gizli)
İstanbul, 17 Nisan 1851
Efendim,
Kütahya’da tutulan Macar mültecilerin serbest bırakıldığını duyurmak hâlâ benim yetkim dahilinde değil. Görünüşe göre Sultan, bu meseleyi bizzat kendi eline almıştır. Son kurye ile Yüce Lordluğunuza gönderdiğim gizli muhtıra, Majestelerinin bu konudaki düşüncelerini ortaya koymaktadır. Avusturya İmparatoru’na duyduğu kişisel saygı ve bazı bekleyen meselelerin doğurabileceği rahatsızlıklara ilişkin endişeler, kendisinin bu inatçı tutumunun görünür gerekçeleridir. Birkaç gün önce bu muhtıraya verdiğim cevabı gönderdim ve bunun bir kopyası, Yüce Lordluğunuzun bilgisine sunulmak üzere ilişikte yer almaktadır. Ne Babıâli’den ne de Saray’dan bana başka bir bildirim ulaşmıştır. Dün beni ziyarete gelen General Aupick, mültecilerin serbest bırakılması yönünde ikna için elindeki tüm imkânları kullandığını, ancak hükümetine bildirilen kararın yani mültecilerin salıverilmesinin kış mevsiminin yaklaşmasına kadar erteleneceğinin değişmediğini söyledi. Kendisi, Sultan’ın muhtırasındaki gerekçelere aşina olduğunu ifade etti; ancak belgenin aslını görüp görmediğini söyleyemem. Bana ilettiği bilgiler, hükümetine yapılan bildirimi, Babıâli’nin yazılı beyanlarının güvenilmezliğine dair bir kanaatten ziyade, Majesteleri Sultan’ın doğrudan bir irade beyanı şeklinde yorumlamaktadır. General, başarı ihtimalimizi büyük ölçüde, Avusturya maslahatgüzarının mevcut koşullar altında Kossuth’un serbest bırakılmasını hükümeti için kabul edilemez bir durum ve İmparator’a kişisel bir hakaret olarak sunmasına bağladı. Bu tür bir nota verildi mi, verilmedi mi, bunu bilmiyorum; fakat kesin olan şudur ki Avusturya heyetinin bu meselede gösterdiği çaba olağanüstüdür ve neredeyse tüm diplomatik söylemleri tazyik, adalet, insanlık ve onur ilkelerine yapılan göndermelerle doludur. Yine de daha önce belirttiğim gibi, Sultan kendi düşüncelerini bana iletmediği sürece bir sonuç duyuramayacağım. Bu, en kötü ihtimalle, altı aylık bir erteleme anlamına gelecektir.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 40, Ek
Sultan’ın Muhtırası Hakkında Sir Stratford Canning’in Gözlemleri
Avusturya Sarayı’nın Kütahya’daki mültecilerin serbest bırakılmasını hâlâ ertelemeyi arzu etmesine yol açabilecek gerekçeleri etraflıca düşündükten sonra, Sultan’ın bana duyduğu güvenin gerektirdiği tüm samimiyetle görüşümü takdim ederim.
Böylesi değerlendirmelere hafifçe ya da üzerinde yeterince düşünülmeden geçiştirmek hem doğru olmaz hem de uygun düşmez; bilakis bunlar, İmparatorluğun menfaati açısından ciddi biçimde tartılması gereken hususlardır. Majestelerinin düşündüğü çeşitli endişelerin karşısında, önem bakımından hiçbir şekilde daha geri olmayan başka hususlar da bulunmaktadır ve bunların doğru biçimde değerlendirilmesi kanaatime göre kesin ve nihai bir sonuca ulaşmak için elzemdir.
Majesteleri, insanlık gerekçelerine olduğu kadar devlet menfaatlerine de adilâne bir değer atfeden bir hükümdar olarak, özellikle en değerli ve en emin müşavirlerinin tavsiyelerine başvurmada tereddüt etmeyecektir. Özgür ve hareketli bir kalp, önce ahlâkın gerektirdiklerini kavrama yönünde çaba gösterir; ardından da sağduyunun temkinli yolu üzerinde kendini güçlendirmeyi öğrenir. Gelecekte daha büyük tehlikelerle karşılaşmanın artık pek mümkün olmadığını açıkça görebildiği ölçüde, bir insan kendi inancına daha kolaylıkla sahip olabilir.
Majestelerinin karşı karşıya olduğunu düşündüğü sebepler, daimî bir tereddüt için yeterli ağırlığa sahip değildir; bunların sayısı azdır.
Birincisi, Avusturya İmparatoru’nun Bay Kossuth’un serbest bırakılmasını nasıl karşılayabileceğine ilişkindir.
İkincisi, Avusturya ile Türkiye arasındaki dostluk ve iyi niyeti kökünden sarsabilecek, Bosna ve Hersek’in sınırlarında bazı farklılıkların ortaya çıkabileceği yönündeki bir kanıya dayanmaktadır.
Üçüncüsü ise, Avusturya’ya Bulgaristan’da karışıklık çıkarması için bir bahane sunulabileceği endişesine dayanmaktadır.
İki hükümdar arasında karşılıklı olarak gözetilen saygı ve müstakillik esasının inkârı mümkün değildir; ne var ki bu nezaketlerin tabiî hudutları dahilinde kalması arzu olunur. Bu nezaketler şahsi ricaya dönüştüğü ve bilhassa şeref ile adaletin sınırlarını zorladığı zaman, bunları gösteren tarafa son derece hassas birtakım fedakârlıkları yükler ve onu daha yüksek bir nüfuzun tesiri altına sokar. Halbuki Babıâli’nin, kendi salahiyet sahasına girmeyen yabancıların menfaatlerini gözetmek ve onların talep ettikleri işleri görmek gibi bir mükellefiyeti yoktur. Şeref, Babıâli’ye ne yabancı bir devletin intikam endişelerine hizmet etmeyi ne de kendi kanaatleri ile himayesine tevdi edilmiş biçarelerin esenliği pahasına bu devleti hoşnut etmeyi emreder. Adalet ve şeref, aynı şekilde, mültecilerin huzur ve güvenliğinin ihlâline de mâni olur; zira bunların serbest bırakılmasında aranan yegâne şart, bilvesile tamamen yerine getirilmiştir.
Müzakereler yönünden Babıâli’nin, kendisine ait iyi niyeti bertaraf etmediğini ve kâfi derecede delil bulunmadıkça menşei kendisine ait olmayan bir isnadı tetkike girişmeyeceğini varsaymak icap eder. Babıâli’nin göstermesi gereken hürmet, ortak aklın kabul ettiği ölçüde bir nezakete dayanır; bu nezaket, kuvvet iddiasından ziyade zayıflığın muhafazasına meyillidir. Avusturya Divanı’nın ise hukuk, ahidnâme ve cari teamüllere riayet ederek bir infial hâline yol açmayacağı ümit olunur. Bulgaristan halkı arasında veya Bosna veyahut Hersek’te birtakım hoşnutsuzluk belirtileri vuku bulsa dahi, Babıâli’nin vezirleri böyle ihtimalleri önceden takdir etmekten âciz değildir. Avrupa’da Babıâli’nin dostları da haksız bir cezalandırma talebine karşı Babıâli’ye mütehammil davranmaktan geri durmayacaktır.
Babıâli’nin talep ettiği adalet, yalnızca haksız tutuklamaya dair isnadın beyanı ve bu isnadı teyit eden esbabın ortaya konulmasından ibarettir; mezkûr hususun başka bir ciheti yoktur. Bu mesele hakkında nihai hüküm verme salahiyeti Babıâli’ye aittir. Bu husustaki kanaatim ise, Babıâli’ye daha önce gönderdiğim tahriratımda tafsilatıyla arz edilmiş bulunmaktadır.
No. 41
Sir Stratford Canning’den Vikont Palmerston’a (3 Mayıs’ta alındı)
(No. 119)
İstanbul, 17 Nisan 1851
Efendim,
Amerikan Maslahatgüzarı, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı tarafından, Macar mültecileri Amerika’ya götürmek üzere Akdeniz filosuna bağlı yelkenli gemilerden birinde kendilerine bir geçiş imkânı sunması için talimatlandırıldığını bana bildirmiştir. Bu teklifi Ali Paşa’ya ilettiğini söylemektedir; ancak M. Kossuth ve arkadaşlarının, eğer bunu yapma serbestisine sahip olsalar, böyle bir tekliften yararlanmak isteyip istemeyeceklerini bilmediğini de eklemiştir. Kabul edildiğinde ve Amerika Birleşik Devletleri’ne gerçek ve doğrudan bir yolculuk anlamına geldiği varsayıldığında, bu teklif Sultan’ın onların derhâl serbest bırakılmasına yönelik itirazlarını büyük ölçüde zayıflatacaktır.
Ne yazık ki, bu itirazların -ne kadar yersiz olurlarsa olsunla- ortadan kaldırılmasındaki güçlük, zaman zaman M. Kossuth’un ve ona en yakın olanların sergilediği ihtiyatsız davranışlar yüzünden artmaktadır. Avusturya’nın ajanları, hiç kuşkusuz en ufak huzursuzluk belirtisini veya sabırsızlık jestini, uzak dostları Avrupa’nın demokrasi yanlılarıyla yeniden bağlantı kurma niyeti olarak yorumlamaya hazırdırlar.
Bu konuda bana ulaşan özel bilgi doğruysa, Mazzini’nin adamları yakın zamanda Kütahya’ya giderken yolda yakalanmış ve Avusturyalı casusların şüphelerini besleyecek belgeler ele geçirilmiştir.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 42
Vikont Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 117)
Dışişleri Bakanlığı, 12 Mayıs 1851
Efendim,
Majestelerinin Hükümeti’nin, Macar mültecilerinin devam eden tutulmasıyla ilgili olarak Babıâli’ye göndermiş olduğunuz son derece yetkin muhtırayı bütünüyle onayladığını Ekselansınıza bildirmek zorundayım. Söz konusu muhtıranın bir kopyası, 17 Nisan tarihli 118 numaralı yazışmanızda yer almaktadır.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 43
Sir Stratford Canning’den Vikont Palmerston’a (19 Mayıs’ta alındı)
(No. 135)
İstanbul, 25 Nisan 1851
Efendim,
Kütahya’daki mülteciler konusunda Sultan’ın kararını birkaç gün bekledikten sonra, üç gün önce gizli olarak Saray-ı Hümâyun’a bir mesaj gönderdim ve Majestelerinin, kendisine sunma şerefine nail olduğum değerlendirmelerden memnun kaldığını umduğumu belirttim; ayrıca nihai kararını öğrenmeyi rica ettim.
Sultan, mesajımı aldıktan sonra, tebliği götüren kişiye ertesi gün geri dönmesini emretmiş ve ertesi gün lütfedip gönderdiği cevap üzerine, Sadrazam ile görüşmesinden sonra bu kararın derhal Babıâli’ye iletilmesini emrettiğini, ayrıca memnun kalacağımı düşündüğünü tarafıma bildirtti.
Babıâli’den öğrendiğime göre Sultan, tüm mültecilerin 1 Eylül günü serbest bırakılmasına karar vermiştir ve bu yöndeki karar, hemen ardından Avusturya Maslahatgüzarına gönderilecek resmî bir nota ile kendisine bildirilecektir.
Bu karar, memnun etmese de, daha erken bir tarihin belirlenmiş olmasını daha çok arzulardım; özellikle de Bay Kossuth’un ve yakın arkadaşlarının durumları göz önünde bulundurulduğunda. Bununla birlikte, Ekselansınızın ve Majestelerinin Hükümeti’nin, Viyana Sarayı’na verilecek yanıtta, bir süredir alınan tedbirlerin tamamen insani bir nitelik taşıdığını ve Majestelerinin, zahmet çektikleri yaz ayları boyunca mültecilerin tutulmaya devam edilmesine ilişkin açık bir taahhütte bulunmadığını özellikle belirteceğini ümit etmek isterim.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 44
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (19 Mayıs’ta alındı)
(No. 139)
İstanbul, 30 Nisan 1851
Efendim,
Babıâli’nin, Avusturya Maslahatgüzarı tarafından Şubat ayında sunulan ve Kütahya’da bulunan en seçkin Macar mültecilerinin süresiz olarak daha uzun bir süre alıkonulmasını talep eden nota üzerine verdiği resmî cevap, birkaç gün önce Mösyö de Klezl’e iletilmiştir. İçerdiği karardan Lordluğunuzu daha önce haberdar etmiştim ve Ali Paşa’dan bunun bir kopyasını almış bulunduğumdan, Majestelerinin Hükümeti’nin daha kapsamlı şekilde bilgilendirilmesi için şimdi tercümesini takdim etme şerefine sahibim.
Birleşik Krallık halkının ve Hükümeti’nin bu talihsiz mültecilerin durumuna duyduğu insani ilgi göz önüne alındığında, Sultan’ın itibarının ve imparatorluğunun geleceğinin Babıâli’nin bu mültecilere karşı tutumuyla ne kadar yakından ilişkili olduğunu dikkate alarak, Lordluğunuzun, onların 1 Eylül tarihine kadar tutulmaya devam edeceklerini duyduğunda yaşayacağı hayal kırıklığını ancak tahmin edebilirim. Bu gereksiz ölçüde sert uygulamadan kaynaklanacak hoşnutsuzluk, korkarım ki, sadece tekrarlanan ve ısrarlı ivedi taleplerimin küçük etkisinden değil, aynı zamanda Türk Hükümeti üzerinde bu süreçte yapılan telkinlerin ve uyarıların yarattığı baskıdan da kaynaklanacaktır. Ayrıca Fransız Bakanı’nın iş birliği ve Amerikan elçisinin zamanında sunduğu bilgiler de bu görüşü güçlendirmiş görünmektedir. Bu durumun, içinde bulunduğumuz siyasi koşullar nedeniyle beni, adaleti ve insaniyeti haklı gerekçelerle talep etmeye yetkili kılmadığına öteden beri üzülmekteyim; zira bu adalet ve insaniyet ilkelerini, hem Kütahya’da dört ay boyunca süren ağır şartları onaylamayan, hem de Babıâli’nin mültecilerin tamamını belirli bir tarihte serbest bırakma yönündeki sözünü yerine getirmesini bekleyen kamuoyu adına talep ediyordum. Bu yükümlülüğün tarihi, her türlü koşuldan bağımsız olarak 1 Eylül olarak belirlenmiştir.
Macar mültecilerinin serbest bırakılmasına ilişkin koşullar üzerinde Avusturya Hükümeti’nin daha fazla ısrarının, daha önce sahip oldukları fırsatın kaybedilerek daha ileri tarihlere ertelenmesinin kendileri açısından da daha az arzu edilir olabileceğini düşünmek mümkündür. Bu nedenle, Avusturya’nın bu konudaki tutumunu bir an önce açıkça ilan etmeye teşvik edilmesinin yararlı olacağını tahmin ediyorum; zira mültecilerin serbest bırakılması yönünde en küçük bir ümit ışığının bile, Lordluğunuzun dikkatine ve dostane girişimlerine değer olacağına tamamen eminim.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 44, Ek
Ali Paşa’nın M. de Klezl’e Mektubu
26 Nisan 1851
Efendim,
9 Şubat tarihli notanızı almış bulunuyorum. Bu notada, Kütahya’da bulunan bazı yabancı mültecilerin memleketlerinden ayrılmalarına İmparatorluk Sarayı’nın muvafakat ettiği bildirilmektedir. İmparatorluk Sarayı, Babıâli’nin bizzat üstlenmiş bulunduğu güçlüklerin tamamını yakından görmekte ve bu mültecileri gereği gibi muhafaza etmek hususunda şimdiye kadar üzerine aldığı sorumluluğu hakkıyla yerine getirdiğini takdir etmektedir. Babıâli, iyi niyetine gerçek ve resmî bir delil teşkil etmek; taahhütlerini yerine getirme hususundaki kararlılığını açıkça göstermek; ayrıca iki devlet arasındaki dostluk bağlarını ve komşuluk münasebetlerini daha da kuvvetlendirmek amacıyla bu mültecilerin muhafazasını şimdiye kadar olduğu gibi dikkatle sürdürmüştür.
Bununla birlikte, bu mesele ilk ortaya çıktığında Maslahatgüzar Beyefendi’ye arz ettiğim gerekçeler sebebiyle, Babıâli o vakit bu serbestiyete muvafakat edememiştir. Zira bir taraftan Kütahya’daki mültecilerin mevcudiyetinin uzun zamandır Babıâli için ağır bir külfet hâline gelmiş olması; diğer taraftan da -son beyanınızda da zikrettiğiniz üzere- bu mültecilerden bazılarının artık serbest bırakılmaya elverişli bir duruma gelmiş bulunmaları, meseleye farklı bir mahiyet kazandırmıştır. Avusturya Sarayı’nın, bu mültecilerin özgürlüğe kavuşturulmasını mümkün kılacak kolaylıkların sağlanmasına yardımcı olacağı konusundaki inanç, Babıâli’ye kendi kararını verirken itimat telkin etmiştir.
Mültecilerin bulundukları bölgede asayişin yeniden tesis edilmesiyle birlikte, Babıâli’nin o dönemde karşı karşıya bulunduğu tehlikeler bütünüyle ortadan kalkmıştır. Ancak Babıâli’nin bu mültecileri himâyesi altına aldığı sırada deruhte ettiği vecibeler ve gösterdiği itidal göz önünde bulundurulduğunda, her türlü müşkülâta rağmen bu himâyeyi gereği gibi yürütmeye çalıştığı teslim edilmelidir. Gerek mevcut hâl gerek Avrupa devletlerinin Babıâli’ye olan itimat ve muhabbeti, Babıâli’nin takip ettiği tedbirli hareket tarzının doğruluğunu açıkça göstermektedir.
Babıâli, öteden beri riayet ettiği prensipler uyarınca ve özellikle mevcut vaziyetin icap ettirdiği hassasiyet sebebiyle, mültecilerin güvenliği için gerekli tedbirleri almaktan geri durmamıştır. Avusturya’nın, mültecilerin serbest bırakılmasına dair yeni bir talepte bulunmasının sebeplerini tam olarak tayin etmek kolay değilse de Babıâli iki devlet arasındaki dostluğu güçlendirmek maksadıyla bu talebi olumlu karşılamaktan memnuniyet duymaktadır. Devlet-i Âliyye ile dostluk münasebeti bulunan devletler, Babıâli’nin tam bir serbestlikle vereceği kararlara riayet edildiği sürece, her türlü kolaylığı Babıâli’den görmeye devam edeceklerdir. Avusturya’nın da bu mütekabil jestlere kendi arzusu ile iştirak etmesi, iki devlet arasındaki dostluk rabıtalarını daha da kuvvetlendirecektir.
Nitekim tecrübe, daha sonradan bu prensibin Babıâli için öngördüğü mahzurları ve güçlükleri ortaya çıkarmış ve doğrulamıştır. Hamdolsun ki, Macaristan’da sükûnet bir süredir yeniden tesis edilmiş sayılabilir; buna binaen, daha önce ileri sürülen zaruret ortadan kalkmıştır. Bu hâl, Majestelerinin Viyana’daki nazırlarına ve sizin aracılığınızla Osmanlı Sefaretine birçok defa bildirilmiş, tarafınızdan Viyana Kabinesi’ne Kütahya’da bulunan mültecilerin ülkeden ayrılmaları için vaktin artık geldiği beyan edilmiştir. Bu maksatla onların hareketine muvafakat elde edilmeye çalışılmış; ancak Avusturya Hükümeti’nden olumlu bir cevap alınamamıştır. Hâlbuki Babıâli, o mültecilerin muhafazasına dair üstlendiği taahhüdü tamamen yerine getirmiştir ve mesele artık onun elini bağlayan hiçbir unsur taşımamaktadır; bu bakımdan içinde bulunduğu müşkül vaziyet daha fazla devam edemez.
Bununla beraber Babıâli, İmparatorluk Sarayı’na beslediği samimi hürmet ve sadakate dayanan kadirşinas bir ihtirama ve her iki devlet arasındaki dostluğun yüksek değerine daima riayet ederek, Avusturya Kabinesi’nin sadakat ve adaletine güven duyduğu için, şimdiye kadar mesele hakkında icraya geçmekten imtina etmiş ve niyetini yalnızca bildirmekle yetinmiştir. Babıâli, durumu açıklayan bir tahriratı İmparatorluk Sarayı’na takdim etmiş ve mültecilerin yerlerinden ayrılabilmeleri için gerekli hazırlıkların yapılmasını rica etmiştir. Aynı zamanda Viyana Sefiri vasıtasıyla sarf ettiği bu ricayı tekrarlayarak, mültecilerin yolculuğu için zaruri tertibatın alınmasını teminen onların Devlet-i Âliyye’den ayrılacakları güzergâhın bir an evvel bildirilmesini istemiştir. Avusturya Kabinesi’nin de bu meseleye dair sergilediği tutumun, her iki devlet arasındaki dostluğun yüksek kıymeti ile uyumlu olacağı ümit edilmiştir. Ne var ki Efendim, ilan buyurduğunuz üzere, Kütahya’daki mültecilerin neredeyse tamamı -birkaç kişi dışında- gelecek eylül ayının ilk günlerinde, yeni stile göre, Devlet-i Âliyye’nin sınırlarını yabancı devletlerin uyruğu olarak terk etmek arzularını beyan etmişlerdir.
Siz de takdir edersiniz ki, bu haber Babıâli’ye, tereddüt içinde bulunduğu hassas konumdan çıkabilmesi için pek büyük bir kolaylık sağlamaktadır. Babıâli, Macaristan’ın meşru ve zaruret eseri olarak kabul ettiği iç meselelerinden uzaklaştırılması gereken bu mültecileri muhafaza ederken, her zaman incelikli bir dikkat göstermiştir. Şimdi ise, iki devlet arasındaki dostluk bağlarının daha da kuvvetlenmesine hizmet edecek yeni bir fırsat doğmaktadır. Babıâli, yalnızca mevcut durumun yarattığı yükümlülükleri ifa etmekle kalmayıp aynı zamanda dostluk ilişkilerinin gelişmesine de katkıda bulunmak arzusundadır. Söz konusu mülteciler, yalnızca birkaç kişi istisna edilmek kaydıyla, Eylül başında Devlet-i Âliyye’den ayrılacaklarından, artık mesele, Babıâli’nin serbestçe tasarrufta bulunabileceği bir hâl almıştır.
Bu münasebetle ifade edeyim ki, Devlet-i Âliyye ile İmparatorluk Sarayı arasında uzun süredir hüküm süren samimi dostluk nispetinin, bu vesileyle daha da takviye edileceğine duyduğum ümit tamdır. Bu meseleye dair gösterdiğiniz nezaket ve aracılığınız, Babıâli tarafından memnuniyetle karşılanmaktadır. Bildirdiğiniz üzere mültecilerin Osmanlı topraklarından ayrılmaları için lüzumlu tedbirlerin kabul edilmiş olması bağlamında, bu kimselerin gerek Devlet-i Âliyye’de maruz kaldıkları muhafazaya karşı, gerekse Majesteleri Sultan’ın kendilerine gösterdiği himaye karşısında duydukları minnettarlığı takdirle işitiyorum.
Saygılarımla,
(İmza) Ali
No. 45
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 130.)
Dışişleri Bakanlığı, 24 Mayıs 1851
Efendim,
Babıâli’nin, kalan Macar mültecilerin gelecek eylül ayının ilk günlerinde serbest bırakılmasına dair taahhüdü -ki 25 geçen ay tarihli 135 numaralı yazınızda bildirilmiştir- sadakatle yerine getirilirse, her ne kadar bu taahhüt Sultan’ın haysiyet ve istiklâline lâyık olanın gerisinde kalmakta ve İngiliz Hükûmeti ile milletinin haklı beklentilerine tam anlamıyla karşılık vermemekte ise de yine de bir uzlaşma olarak kabul edilebilir.
Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’nin, bu mültecilerin Amerika’ya nakledilmesi için Sultan’a bir Amerikan gemisi tahsis etmeyi teklif ettiği anlaşılmaktadır; ancak mültecilerin Amerika’ya gitmeye istekli olmadıkları da bilinmektedir. Bununla beraber, Sultan’ın bu kişilerin serbest bırakılması yönündeki niyetinin uygulanmasını kolaylaştırmak maksadıyla, İngiliz Hükümeti’nin bir gemi tahsis ederek Macarların Osmanlı’daki kalkış noktalarından Malta’ya kadar götürülmesini sağlama teklifi, onların daha sonra başka bir yere gidecekleri düzenli posta vapuruna yetişmelerini mümkün kılabilecektir. Ekselanslarınıza, Babıâli’ye böyle bir teklifte bulunma salahiyeti verilmiştir.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 46
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 135)
Dışişleri Bakanlığı, 27 Mayıs 1851
Efendim,
Majestelerinin Hükümeti’nin bilgisine sunulmak üzere, Londra Şehri Belediye Başkanı, Belediye Meclis Üyeleri ve Umumi Meclis’in, Kütahya’da tutulan Kossuth ve arkadaşlarının devam eden hapsedilme durumuna ilişkin olarak, toplu halde yaptıkları oturumda kabul edilen bir kararın suretini ekte iletiyorum. Bu kararın, İngiliz Milletinin bu konudaki kamuoyu hissiyatının bir göstergesi olarak, Babıâli’ye iletilmesi konusunda Ekselanslarınızı bilgilendirmek mecburiyetindeyim.
Ayrıca, Umumi Meclis adına bana gönderilen bu karar metnine ilişkin olarak kendilerine ilettiğim yanıtın da bir suretini ekliyorum.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 46, Ek 1
Londra Umumi Meclisi’nden Viscount Palmerston’a
Guildhall, 23 Mayıs 1851
Efendim,
Londra Şehri Belediye Meclisi’nin talimatı üzerine, dün Belediye Başkanı, Belediye Meclis Üyeleri oybirliğiyle kabul edilen kararın suretini Ekselanslarınıza iletmek onurunu taşımaktayım.
Saygılarımla,
(İmza) Henry Alworth Merewether
No. 46, Ek 2
Belediye Genel Meclisi Kararı
Musgrove, Belediye Başkanı
Londra Şehri’nin Guildhall Odası’nda, 22 Mayıs 1851 Perşembe günü yapılan bir Meclis toplantısı yapılmıştır.
Oybirliğiyle şu karar alınmıştır:
Bu Meclis, Kossuth ve Kütahya Kalesi’nde tutulan arkadaşlarının durumuna derin bir sempati duymaktadır ve Majestelerinin Hükümeti’nin, bu şerefli esirlerin özgürlüğünü teşvik etmek üzere, Babıâli nezdinde dostane girişimlerde bulunmasının Lord Palmerston’un görev anlayışıyla uyumlu olacağını içtenlikle ümit etmektedir.
(İmza) Merewether
No. 46, Ek 3
Bay Addington’dan Bay Serjeant Merewether’e
Dışişleri Bakanlığı, 27 Mayıs 1851
Efendim,
Sayın Viscount Palmerston tarafından, 23 Mayıs tarihli mektubunuzun alınmış olduğunu bildirmeniz ve bir önceki gün, Londra Belediye Başkanı, Belediye Meclis Üyeleri ve Avam Kamarası’nın, Ortak Konsey olarak toplanmış oldukları oturumda oybirliğiyle kabul edilen kararın bir suretini eklemiş olmanız dolayısıyla, teşekkür etmem için görevlendirildim. Söz konusu kararda, Kossuth ve Kütahya Kalesi’nde tutuklu bulunan yoldaşlarına karşı duyulan derin sempati ifade edilmekte, ayrıca Lord Palmerston’un, bu seçkin tutsakların serbest bırakılmasını teşvik etmek üzere Babıâli nezdindeki dostane girişimlerini göreviyle bağdaştırmasının ümit edildiği belirtilmektedir.
Viscount Palmerston benden, Belediye Başkanı, Belediye Meclis Üyeleri ve Avam Kamarası’na şunu bildirmenizi istemektedir: Majestelerinin Hükûmeti, söz konusu Macarların Türkiye’deki mevcut esaretlerinden kurtarılmalarını sağlamak üzere, Osmanlı Hükûmeti ile yürütmekte oldukları dostane girişimleri hem sürdürmüş hem de sürdürmeye devam etmektedir ve Majestelerinin Hükûmeti, bu çabaların yakında olumlu bir sonuç vereceği umudunu taşımaktadır.
Saygılarımla,
(İmza) H. U. Addington
No. 47
Sir Stratford Canning’in Viscount Palmerston’a (2 Haziran’da alındı)
(No. 175)
İstanbul, 17 Mayıs 1851
Efendim,
Avusturya Hükûmeti tarafından serbest bırakılmasına izin verilen ve bu izinden faydalanmak isteyen Kütahya’daki mültecilerden bir kısmı, artık gözaltında bulundukları yerden Çanakkale’ye doğru yola çıkmış olup, burada kendileri için kısa süre önce gönderilen Osmanlı Devleti’ne ait bir buharlı gemiden aynı türde bir İngiliz ticaret gemisine aktarılacaklardır. Bir süre önce Leh birliklerinden ayrılıp aynı istikamete daha önce hareket etmiş olan bir grup Macar da şimdi Kütahya’dan gelen mültecilerle birlikte yolculuk edecektir. Birkaç İtalyan’ın da bu sayıya eklendiğini düşünüyorum; toplam sayı yüzü aşmaktadır.
Bu talihsiz mültecilere Osmanlı Hükûmeti tarafından yalnızca İngiliz limanına kadar yolculuk masraflarını karşılamaya yetecek kadar bir ödenek sağlanmaktadır; başlangıçtaki niyetleri ise onları, aynı buharlı gemiyle taşınan bir grup İtalyan göçmeni gibi, zorla İngiliz limanına sevk etmekti.
Bu planlar doğrultusunda, limana başvurarak mültecilerin ya Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderilmesini -ki orada güvenli bir şekilde indirilecekler ve mevcut ödeneklerinin bir kısmı oraya varana kadar yeterli olacaktı- ya da onlara İngiltere’den bir ödenek gönderilmesini istedim; böylece Amerika’ya gitme niyetlerini sürdürebileceklerdi. Ayrıca İngiltere’nin bu kişilerin İngiltere’ye taşınması için herhangi bir masraf üstlenmesine de en kesin ifadelerle karşı çıktım.
Bu son konuya ilişkin çabalarım tamamen sonuçsuz kaldı; polis tarafından gözaltına alınan mülteciler serbest bırakıldı ve onlara, ülkeyi fırsat buldukça terk edebilecekleri bildirildi. Bu bağlamda elde edebildiğim tek sonuç, Kütahya’dan yapılan genel masraflara çok küçük bir artış yapılması ve Fuad Efendi’nin, daha önce yapılan harcamaların karşılanması için Osmanlı Hazinesi’nden verilen ödeneğin tamamen tüketildiğini bildirmesiydi.
Bu koşullar altında, zorla sevk işleminin herhangi bir aşamasına katılmaktan başka bir şey yapamazdım. İngiltere sahillerinin, durumları bu kadar büyük bir merhametle tavsiye edilen herhangi bir kişiye kapatılması yönünde bir yetkim yok.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 48
Sir Stratford Canning’den Vikont Palmerston’a (9 Haziran’da alındı)
(No. 183)
İstanbul, 24 Mayıs 1851
Efendim,
Mülteciler konusuna dair son raporumu Henüz yeni sizin lordluğunuza yazmıştım ki, Babıâli tarafından Leh mültecilerin işleriyle ilgilenmesine izin verilen Kont Kosciélski’den bir bilgi aldım. Bu bilgiye göre, Kütahya’dan gelen Lehliler, Mudanya Körfezi’nde, Gemlik denilen küçük bir limanda, Babıâli tarafından onlar için hazırlanmış olan buharlı gemiye binmeyi reddetmişlerdir. Kont’un aktardığına göre, kendilerine Kütahya’da Türk Komiseri tarafından yanıltıcı bilgiler verildiğini iddia etmişler ve varış yerleri ile muhtemel kabul koşulları hakkında daha açık bir bildirim yapılmadan gemiye binmeye hazır olmadıklarını belirtmişlerdir.
Bu konularda Ali Paşa’dan açıklama elde etmeye çalışmışlar; Paşa ise hâlen Bursa kaplıcalarındadır.
Ekselanslarının cevabı, benim ilk anda İngiltere ile yapılması gereken düzenlemenin bir tarafıymışım gibi bir anlam doğurduğu için, bu konuda tam bir açıklama yapılmasının gerekli olduğunu düşündüm ve bu zavallı mültecilerin menfaatleri doğrultusunda Babıâli’ye yeniden başvurmak için oluşan fırsatı değerlendirdim.
Yürüttüğüm girişimlerin yöntemi ve sonuçları, sizin lordluğunuza en iyi şekilde iletilebilmesi amacıyla, tercümana verilmiş talimatlarımın bir suretinin ve onun vermiş olduğu raporların tarafınıza iletilmesiyle aktarılmış olacaktır. Bu belgeler, lordluğunuzun incelemesi için ilişiktedir. Şu an için, Babıâli’nin Kont Kosciélski’ye ilettiği nihai talimatları bilmediğimi söyleyebilirim; zira, bana iletildiği kadarıyla, Gemlik’te bulunan Lehlilerin tamamı bu talimatları öğrenmeyi beklemektedir.
İngiltere’ye yapılması öngörülen bu yolculuk konusunda daha kararlı bir tavır takınmayı kendime uygun görmüş olmamakla birlikte, mülteciler İngiltere’ye ulaştıkları takdirde, Majestelerinin Hükümeti’nin onlara, çok ağır durumları göz önüne alındığında, mümkün olan her türlü yardım ve desteği göstereceğini temin ederim.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Cannıng
No. 48, Ek 1
Sir Stratford Canning’den M. S. Pisani’ye
Pera, 20 Mayıs 1851
Efendim,
Mülteciler konusunda -Leh, Macar veya İtalyan olsun- ve Babıâli’nin düzenlemeleri uyarınca bu ülkeden İngiltere’ye ya da diğer yabancı memleketlere gitmekte olan kimseler hakkında, Fuad Efendi ile açık bir görüşme yapmam artık zorunlu hâle gelmiştir.
Avusturya Hükûmetinin muvafakatiyle kısa süre önce Kütahya’dan ayrılan yaklaşık elli kişinin -ki bunların yaklaşık yirmisi ağırlıklı olarak Lehistanlıdır- Gemlik’ten ayrılacak olan vapura binmeyi reddettikleri bana bildirildi. Bunların talihsiz yoldaşlarının bir kısmı daha önce Kütahya’dan ayrılarak Çanakkale kıyılarına gitmek için Babıâli tarafından gönderilen vapura binmişlerdi. Söz konusu vapura binmeyi reddedenler, Kütahya’daki Babıâli yetkilisi Süleyman Bey tarafından aldatıldıkları gerekçesiyle bu kararı aldıklarını beyan etmişler ve bu nedenle, gidecekleri yer ve geçimlerini temin imkânları hakkında daha kesin bilgi verilinceye kadar vapura binmeyi haklı olarak reddettiklerini ifade etmişlerdir. Ayrıca yetersiz girişimler yüzünden kendilerine yeterli yardım yapılmadığından şikâyet ettikleri ve güven kazanmak için onlara, İngiltere’ye sevkiyat düzeniyle ilgili olarak Babıâli adına hareket ettiğim ve İngiltere’deki misafirperver kabul için kefalette bulunduğum söylenmiş görünmektedir.
Şimdi, konuya ilişkin olarak beni ilgilendiren hususlara gelince, durum şöyledir: Bu ayın başlarında, Ali Paşa’nın mesajıyla bana bildirildiğine göre, Kütahya’dan ayrılacak olan Macar mültecilerden ellisi Gemlik’te buluşmak üzere gönderilecek ve daha sonra iki grup İngiliz bir ticaret gemisi ile İngiltere kıyılarından birine nakledilecek; buradan İngiltere içinde bir noktaya gidebilecek, Fransa’ya gitmeyi veya başka bir yere gitmeyi seçebileceklerdi. Ayrıca, Babıâli’nin sadece seyahat masraflarını karşılayacağı bana eklendi.
Bu mesaja verdiğim yanıtta, İngiltere’ye nakil planı açısından bir itirazım olmadığını açıkça belirttim. Ancak pasaportların dağıtılmasıyla herhangi bir şekilde bu nakli desteklemediğimi ve yalnızca, gemiye binmeye gönüllü olan mültecilere, gerekli olmadığı hâlde, Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmeleri gerektiğinde orada daha fazla imkân ve destek bulabileceklerini düşündüğümü belirttim. ABD’ye gönderilmeleri gerekirse, orada daha fazla imkân elde edebileceklerini söyledim.
Daha sonra öğrendim ki güvenlik güçleri, aralarında çoğu İtalyan olan bir grup mülteciyi tutuklamış ve onları diğerleriyle beraber İngiltere’ye gitmeye zorlamak amacıyla bunu yapmıştı. Bu işleme sert bir şekilde karşı çıktım ve Babıâli’nin bu uygulamadan vazgeçmemesi hâlinde görevimi tüm gücümle yerine getirmek zorunda kalacağımı Fuat Efendi’ye bildirdim.
Yaptığım bu uyarıların sonucu olarak bana resmî kanaldan iletilen bilgi şuydu: Babıâli bu zorlayıcı uygulamadan vazgeçmiştir, Tutuklanan kişiler serbest bırakılmıştır, Kütahya’daki mültecilere ve onlarla gönüllü gelenlere yaklaşan yolculuklarında kullanılmak üzere kişi başı 100 kuruşluk ek bir ödenek sağlanmıştır.
Bu, bana bildirilen doğru açıklamadır ve benim bu süreçte üstlendiğim rolü özetlemektedir.
Artık bu mültecilerin İngiltere’ye veya başka bir ülkeye gitmeleri konusunda daha farklı davranamazdım. İngiltere kıyıları, genel olarak, tüm yabancılara açıktır. Oraya yerleşenlerin dürüst yaşaması ve mevcut yasalara uyması beklenir. Bu konuyla ilgili genel talimatlarım çerçevesinde, İngiltere’de mültecilerin kabulü veya ağırlanmasına dair herhangi bir güvence vermeye yetkili değilim.
Babıâli’ye gelince; bir yandan mültecileri ülkesinden çıkarma hakkına sahip, diğer yandan onları Kütahya’da tutmakla onların geçimini sağlama zorunluluğunu da yüklenmiştir. Bu nedenle Babıâli, onları yeni yerleşecekleri ülkeye ulaşıncaya kadar misafir etmekten sorumludur. Diplomatik koşullar beni bu konuda ısrar etmeye sevk etmiştir ve bunu birçok kez açıkça belirttim. Zorlayıcı yöntemlerle mültecileri İngiltere’ye göndermeye yönelik teşebbüs, buna karşı çıkmam için bana hak vermiştir ve bu hakkımı da başarıyla kullandım.
Şimdi üzerinde durulması gereken esas konu, özellikle Gemlik’te kaderlerini bekleyen talihsiz Leh mültecilerdir. Kendilerine güvence verilmediği için ve Babıâli’nin bu konudaki politikası yeterince açıklanmadığı için, onların durumu özellikle acildir. Bu nedenle onların durumunu daha liberal bir değerlendirmeye sunmanızı, İngiltere’ye gönderilmeleri planına karşı ısrarcı olmanızı ve bu meseleyi Majestelerinin Hükümeti adına yazılı olarak çözümlemenizi tavsiye ederim. Önceki gözlemlerimden sapmaksızın, Türk makamlarının bana bıraktığı olumsuz izlenimlerin, Avusturya elçiliğinin baskılarının veya Babıâli’nin Kütahya’da uyguladığı zorlamanın etkisi altında olduğunu belirtmek zorundayım.
Efendim, Fuat Efendi ile yapacağınız görüşmede, Türk makamlarının açıklamaları veya davranışları bildirilenlerle çelişiyorsa, bunu bana bildiriniz. Babıâli’nin mültecileri Gemlik’te zorla İngiltere’ye göndermeye çalıştığı yönündeki şikâyetlerin, Türk yetkililer tarafından tamamen iyi niyetli olduğu varsayılsa bile, onların talihsiz durumdaki mülteciler üzerinde yarattığı olumsuz etkinin benim iki ülkedeki görevimi daha hassas hâle getirdiğini açıkça belirtiniz. Benim kanaatimce, bu mültecilerin bu ülkeden ayrılıp başka bir yere gitmeleri için nezaket, iyilik ve merhametle muamele edilmesi gerekmektedir.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Cannıng
No. 48, Ek 2
M. S. Pisani’nin Sir Stratford Canning’e
Pera, 20 Mayıs 1851
Efendim,
Bugün tarihli talimatınızı kelimesi kelimesine Fuad Efendi’ye okuduğumu bildirme şerefine sahibim ve kendisinin bana cevap olarak ifade etmemi istediği husus şudur: Sizin Yüce Ekselansınız ile Babıâli arasında, son dönemde İngiltere’ye gitmek üzere gemiye binen veya Gemlik’ten ayrılmayı reddeden mülteciler hakkında gerçekleşenler konusunda yaptığınız açıklamadan daha doğru bir beyan olamaz.
Fuad Efendi şunu belirtmemi rica ediyor: Mültecilerin, Kütahya’daki Babıâli yetkilisi Süleyman Bey’den şikâyet etmeye hakları yoktur; zira kendileri Bursa üzerinden Gemlik’e geçerken, talimat üzerine böyle davranmış ve bu şekilde hareket ederek diğer makamların kendisini kınamasını önlemeyi amaçlamıştır. Gemlik’teki mültecilerin esas rahatsızlığı, Kütahya’dan getirilenlerle birlikte aynı Türk buharlı gemisine bindirilmek istenmelerinden kaynaklanmıştır. İstanbul’a gönderilmek için o gemiye bindirilenlerle aynı gemide bulunmanın, kendi rütbe ve haysiyetlerine uygun olmadığını iddia etmişlerdir.
Babıâli, Fuad Efendi aracılığıyla şunu duyurmuştur: Bu mültecilerin, mülteci sıfatıyla ülkede kalmalarına izin verilemez; zira Babıâli, Avusturyalıların tutarsızlığından dolayı, artık kendisinin “mültecilerin gardiyanı” konumuna düşmesine daha fazla müsaade edemeyeceğini açıklamıştır. Bu nedenle, Babıâli söz konusu kişilerin derhâl Osmanlı topraklarından çıkarılmasında ısrar etmektedir. Kendilerine daha önce bildirildiği üzere ister Leh ister Macar ister İtalyan olsun, Kütahya’daki diğer mülteciler gibi, eğer İngiltere’ye gönderilmek üzere sağlanan son İngiliz vapuruna binmeyi kabul etmezlerse, mevcut fırsatı kaçırmış olacaklardır. Yine de Babıâli güvence vermektedir ki, Gemlik’teki mültecilere başka vesilelerle de ülkeyi terk etme imkânı sağlanacaktır; fakat o zamana kadar, söz konusu mülteciler geçimlerini sağlayacakları başka bir ülkeye götürülene dek Türklere ait tahsisatla besleneceklerdir. Ayrıca, Babıâli bundan sonra sadece, Avusturya elçiliğinin başvuruları üzerine bu kişilerin, bir daha Osmanlı topraklarına geri dönmemek ve Rusya sınırına yaklaşmamak şartıyla, İngiltere, Fransa veya başka bir ülkeye gidişlerine izin verecektir; bu süre zarfında kendileri Türk makamlarının denetimi altında kalmaya devam edeceklerdir. Yüce Ekselansınızın bilmesini istediğim diğer hususlar şunlardır: Fuad Efendi, mültecilerin statüsü hakkındaki görüşlerinizi dün tamamen öğrendikten sonra, bugün sabah Gemlik’e hareket etmek üzere hazırlık yapmaktadır. Fuad Efendi ile birlikte Babıâli’nin özel bir temsilcisi de Gemlik’e gidecek ve yapılacak görüşmelere katılacaktır. Mültecilerin İstanbul’a dönüşlerine Avusturyalıların itiraz etmesi nedeniyle, Babıâli bu kişileri yalnızca Türkiye dışına gönderme niyetindedir.
Fuad Efendi yarın Kont Kosciëlski ile görüşecek ve kendisine Babıâli’nin bu konudaki kararlılığını bildirecektir. Mültecilerin serbest hareket hakları yalnızca, Osmanlı topraklarından ayrılmayı seçtikleri anda geçerli olacaktır.
Saygılarımla,
(İmza) Stephen Pisani
No. 48, Ek 3
M. S. Pisani’nin Sir Stratford Canning’e
Pera, 21 Mayıs 1851
Efendim,
Şerefle arz ederim ki Fuad Efendi, Ekselanslarını bilgilendirmek üzere bana, Kont Koscielski’nin bu sabah kendisini ziyaret ettiğini ve şu hususlarda mutabakata vardıklarını bildirdi. Affa başvurmaya eğilimli olan mülteciler Gemlik’te kalacak ve Avusturya elçisinin vereceği cevabı bekleyeceklerdir; geri kalanlar ise, kendilerine yabancı bir ülkeye nakilleri için başka bir düzenleme yapılıncaya kadar oraya dönmek istediklerini beyan ettiklerinden, Kütahya’ya geri gönderileceklerdir. Gemlik’in sağlığa zararlı bir yer olması ve mültecilerin sağlıklarına zarar verebilecek nitelikte görülmesi sebebiyle Fuad Efendi bu karara özellikle onay vermiştir.
Saygılarımla,
(İmza) St. Pisani
No. 49
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 148.)
Dışişleri Bakanlığı, 11 Haziran 1851
Efendim,
Majestelerinin Hükümeti’nin, Kütahya’dan Gemlik’e varan Leh mültecilere ilişkin olarak, 24 Mayıs tarihli 183 numaralı yazınızda bildirdiğiniz işlemlerinizi onayladığını Ekselanslarınıza bildirmek zorundayım.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 50
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 150.)
Dışişleri Bakanlığı, 12 Haziran 1851
Efendim,
Leeds’in Belediye Başkanı, Belediye Meclis Üyeleri ve Yurttaşları tarafından gönderilen ve Majesteleri Hükümeti’nden, Kossuth ve arkadaşlarının derhal serbest bırakılmasını sağlamak üzere Babıâli nezdindeki nüfuzunu ivedilikle ve kararlılıkla kullanmasını talep eden bir dilekçenin bir suretini Ekselansınıza iletmekteyim ve her zamanki usule uygun olarak bu dilekçeyi Osmanlı Hükümeti’ne bildirmeniz için size talimat veriyorum.
Aynı zamanda Ekselansınız, size gönderdiğim bu ve benzeri dilekçelerin, Osmanlı Hükümeti’ne şu hususu bildirmeniz yönündeki talimatımın ciddiyetten uzak bir temele dayanmadığını gösterdiğini ifade edecektir: Türkiye’deki bu Macarların haksız yere alıkonulması, geçen yıl Majesteleri Hükümeti’nin Padişah’a çok önemli ve etkili destek sağlamasını mümkün kılan İngiliz ulusunun sempatisini hızla yok etmektedir.
Geçen yıl Padişah’ın bağımsızlığını korumasına yardımcı olmak üzere bir İngiliz filosu gönderildiğinde, Avusturya ve Rusya’nın İstanbul’daki temsilcilerinin tehditlerine rağmen, İngilizlerin Padişah’ın Hükümeti’ne gösterdiği asil ve cömert destek; Sultan’ın bu destek doğrultusunda üstlendiği yükümlülükleri sadakatle yerine getireceği inancına dayanıyordu. Ne var ki Osmanlı topraklarına girmiş olan Macar ve Leh mültecilerin hâlen alıkonulması, bu beklentinin en acı verici şekilde boşa çıkmasına yol açmıştır.
Ancak Majesteleri Hükümeti’nin geçen yıl Avusturya Büyükelçisi’ne, bu mülteciler konusunda Babıâli üzerindeki baskısını azaltmasını sağlamak amacıyla sarf ettiği sözlere Babıâli’nin tamamen riayet etmiş olmasına rağmen, Macar ve Leh mültecilerin mevcut durumu göz önünde bulundurulduğunda, ileride İngilizlerin Babıâli’nin Büyük Britanya’nın manevi ve maddi desteğine yönelik herhangi bir talebine daha az sempatiyle yaklaşması şaşırtıcı olmayacaktır.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 50, Ek
Leeds Kent Konseyi’nden Viscount Palmerston’a
Town Clerk’s Office, Leeds, 30 Mayıs 1851
Efendim,
Dün yapılan toplantıda meclis tarafından kabul edilen bir karar doğrultusunda, Ekselanslarınıza bu şehrin Belediye Başkanı, Belediye Meclis Üyeleri ve Yurttaşları tarafından sunulan bir dilekçeyi takdim etmek şerefine nailim. Söz konusu dilekçede, Kossuth ve arkadaşlarının hâlen Kütahya Kalesi’nde tutulu bulunmaları sebebiyle, Babıâli nezdinde nüfuzunuzu derhal ve kararlılıkla kullanarak onların acilen serbest bırakılmasının sağlanması rica edilmektedir.
Saygılarımla,
(İmza) Jas. Wardell
No. 50, Ek 2
Leeds Belediye Meclisi’nin Dilekçesi
Majestelerinin Dışişleri Bakanı, Saygıdeğer Lord Vikont Palmerston’a;
York Kontluğu’na bağlı Leeds beldesinin Belediye Başkanı, Belediye Meclis Üyeleri ve Yurttaşları, 29 Mayıs 1851 Perşembe günü yapılan Meclis toplantısında,
Saygıyla arz ederler ki,
Şu anda Kütahya Kalesi’nde tutulu bulunan Kossuth ve arkadaşlarının derhâl serbest bırakılmasını sağlamak üzere, Ekselanslarınızın Babıâli nezdinde nüfuzunu ivedilikle ve kararlılıkla kullanması tensip buyurulmalıdır.
(İmza) George Goodman, Belediye Başkanı
No. 51
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (19 Haziran’da alındı)
(No. 192)
Tarabya, 5 Haziran 1851
Efendim,
Gemlik’teki Leh mültecilerle ilgili olarak Babıâli’nin kararını bildiren bir belgeyi buraya ekliyorum. Bu kararın kendilerine tebliğ edilmesine verilen karşılık, mültecilerin Padişah’a hitaben kaleme aldıkları ve ekte sunulan arzuhallerinde ifade edilmektedir. Bu kadar ölçüsüz derecede minnettarlık ve memnuniyet gösteren ifadeleri okumak, onların adına girişimlerde bulunmamı artık gereksiz kılmaktadır.
Öte yandan, Kütahya’daki Bay Kossuth ve geride kalan arkadaşları, son zamanlarda maruz kaldıkları muameleden büyük bir memnuniyetsizlik duymaktadır. Babıâli’nin Avusturya ajanlarının durumlarını incelemesine ve kimlerin kalacağına ya da gideceğine karar vermesine izin verme biçiminden şikâyet etmeye hakları olduğunu düşünüyorum.
Bu konudaki görüşlerimi Sadrazam’dan gizlemiş değilim. Ne var ki kendisine, talihsiz mültecilere yapılan gereksiz sıkıntılar yüzünden duyduğunuz hoşnutsuzluğu ve bu hükümetin ve önde gelen bakanlarının böylesine ölçüsüz ve tutarsız bir boyun eğişle hareket ederek üstlendikleri utanç verici durumu aktarmak için kullandığım kesin kınama ifadeleri onlara ancak çok cılız bir teselli sunmaktadır.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 51, Ek 1
Gemlik’teki Leh Mültecilere Osmanlı Yetkilisinin Beyanı
Efendiler,
Babıâli tarafından size bildirmekle görevlendirildim ki, yirmi gün içinde emrinize bir buharlı gemi tahsis edilecektir. Bu gemi sizi Çanakkale Boğazı’na götürecek ve orada İngiltere’ye gitmek üzere bir İngiliz buharlı gemisine binmeniz gerekecektir. O noktaya kadar olan yolculuk masraflarınız Osmanlı Hükümeti tarafından karşılanacaktır. Sultan, küçük harcamalarınız için size belirli miktarlarda ihsanda bulunacaktır. Ayrıca, size bu ülke için Osmanlı pasaportları verileceğini de bildiririm.
Kabul buyurunuz.
No. 51, Ek 2
Gemlik’teki Leh Mültecilerinin Sultan’a Arzı
Efendim,
Gemlik, 29 Mayıs 1851
Bizler, Babıâli’nin misafirperver topraklarından ayrılmadan önce, sizlere en derin şükran ve minnettarlığımızı sunmadan buradan ayrılmayı kendimize yakıştıramayız. Sultan, bize sığınak ve koruma bahşetmiştir; düşmanlarımızın iademizi talep eden bütün isteklerine karşı yalnızca Sultan karşı koymuştur. Özgürlüğümüzü yalnızca Sultan’a borçluyuz; zira ülkeyi Çanakkale’den geçerek terk edişimiz, Sultan’nın iradesi üzerine gerçekleşmektedir. Bu kararı benimsiyoruz; fakat Kütahya’da kalan talihsiz yoldaşlarımızın hâlen dört ay daha özgürlükten mahrum bırakılmış olmalarından duyduğumuz içten üzüntüyü saklamıyoruz. Bu nedenle, Efendim, şükranlarımızı yeniden kabul buyurmanızı, hürmetlerimizi kabul buyurmanızı niyaz ederiz ve sizden, arkamızda bıraktığımız dostlarımızı, bizlere sunduğunuz lütuf ve inayetle aynı derecede himaye buyurmanızı rica ederiz. Tanrı büyüktür ve Leh mülteciler üzerindeki himayeniz karşılığında size dua edecekleri gün gelecektir ve hatıranız Sultan’nın mülkünün sınırları içinde bulunduğumuz her anda zihnimizde yaşayacaktır.
(İmza) George Aulharg, General. Yżokowski, Albay. Jules Przyiemski, Albay. W. Tchomuki, Albay. Graachwantz, Binbaşı. S. Korzelinski, Binbaşı. Blessmiski, Binbaşı. Matczynski, Binbaşı. Neviadomski, Binbaşı. Zaborski, Teğmen. Hoszek Leonard, Yüzbaşı. Szezepauski, Teğmen. Bilamski. Bigranti. Boborvski.
Zawadski. Chocjecki Stanislaus. Pomogewski, Teğmen.
No. 52
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 158.)
Dışişleri Bakanlığı, 24 Haziran 1851
Efendim,
Majestelerinin Hükümeti’nin, 17 Mayıs tarihli 175 numaralı tezkerede bildirdiğiniz üzere ister kendi rızalarıyla ister istemeyerek Osmanlı topraklarını terk etmeye hazırlanan çeşitli mültecilere ilişkin olarak izlemiş olduğunuz yolu tamamen onayladığını Ekselansınıza bildirmekle şeref duyarım.
Ancak Fuad Efendi tarafından yapılan ve Osmanlı Hazinesi’nin mevcut durumu ile mülteciler adına Babıâli’nin hâlihazırda üstlendiği büyük masrafların, Türk Hükümeti’nin onların yolculukları sırasında ve varış yerlerinde ihtiyaçlarını karşılamak hususunda daha cömert davranmasını engellediği yönündeki beyanına gelince; şunu belirtmek isterim ki Babıâli, eğer başlangıçta Majestelerinin Hükümeti’nin tavsiyesine uymuş ve mültecileri vakit kaybetmeksizin Osmanlı toprakları dışına göndermiş olsaydı, bu çeşitli mülteciler adına şimdiye kadar üstlenmiş olduğu büyük giderlerin önemli bir kısmından kaçınmış olacaktı.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 53
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (7 Temmuz’da alındı)
(No. 204)
Tarabya, 19 Haziran 1851
Efendim,
Babıâli, yaklaşık 150 Leh ve Macar mülteciyi “Euxine” adlı buharlı gemiyle İngiltere’ye göndermek üzere Oriental Şirketi’nin acentesiyle gerekli düzenlemeleri yapmıştır. Söz konusu gemi bu öğleden sonra İngiltere’ye hareket edecektir.
Benzer mahiyetteki önceki durumlarda olduğu gibi, Babıâli’nin bu işlemlerine ne karşı çıkmayı ne de doğrudan katılmayı kendimde bir yetki olarak görmedim. Bir yandan, bu talihsiz kişilerin karaya çıkarılabileceği herhangi bir yerde beklenmedik bir yük oluşturulmasına yol açabilecek bir operasyonu tehlikeye atmak istemiyorum; öte yandan, onları İngiltere’ye sevk etmeye müdahale etme yetkim olmadığı gibi, Babıâli’nin niyetini mültecilerden gizlediği ve onlara açıklamadığı yönünde görünen bir planı engelleme eğilimim de yoktur.
Aynı zamanda, Babıâli’den, mültecilerin daha uzun bir yolculuk yapmaları gerektiği takdirde masraflarını karşılayabilecekleri yeterli miktarda harcırah temin edebilmek için yoğun çaba sarf ettim; ya da en azından kısa bir süre için kendi geçimlerini sağlayabilecek bir ödenek almalarını sağlamaya çalıştım. Bu doğrultuda, özellikle Ali Paşa’dan mültecilerin daha düşük maliyetli bir yelkenli gemiye bindirilmesi yönünde ricada bulundum; böylece buharla işleyen gemi için ödenen ücretin üzerinde bir tasarruf sağlanabilecekti ve bu tasarruf söz konusu geçici iaşeye aktarılabilecekti. Ancak harcamanın “Euxine” gemisine ödenmesi gerektiğinde ısrar edildi ve verilen ödeneğin, yolculuk sırasında yapılması muhtemel masraflarla tükeneceği ifade edildi.
Elimde bulunan yardım imkânları şimdiye dek elimden gelen tüm gayretle en muhtaç olanlara tahsis edilmiştir; ancak bu sınırlı imkânlar, aşırı sıkıntı içindeki bu topluluğun genişliğine uygulandığında neredeyse aşılmaz bir zorluk teşkil etmiş ve resmî yetkiyle yönlendirilen bir hayır faaliyeti olarak neredeyse yetersiz kalmıştır.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 54
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (7 Temmuz’da alındı)
(No. 205)
Tarabya, 19 Haziran 1851
Efendim,
Avusturya Elçisinin, Babıâli’nin Kossuth ve diğer mültecileri gelecek Eylül ayında serbest bırakma niyetini öğrenmesi üzerine duyduğu hoşnutsuzluğu Ali Paşa’ya ilettiği son açıklamasına karşılık olarak, sizin Lordluğunuza memnuniyetle haber vermek isterim ki, Ekselansları (Ali Paşa) Sultan Hükümetinin, Viyana Kabinesi bu tedbire “katılsa da katılmasa da”, belirtilen tarihte verilen sözün gereğini mutlaka yerine getireceğini beyan etmiştir.
Paşa ayrıca, mültecilerin Türk topraklarından ayrılmaya izin verildiklerinde varış yerlerine ilişkin herhangi bir kısıtlama uygulanmayacağını da bana bildirmiştir.
Bu nedenle, koşullar onların Malta’ya doğru hareket etmelerini arzu edilir kılacak olursa, Lordluğunuzun bu konudaki iznini dikkate alacağımı teyit ederim; zira bu iyiliği değerlendirmeleri mümkün olacaktır.
Londra Şehir Meclisinin, Kossuth ve arkadaşlarının durumuna ilişkin hislerini ifade eden kararını hem Sadrazam’a hem de Ali Paşa’ya iletmiş bulunuyorum. Bu kişilerin mültecilerin kaderine duydukları ilginin yoğunluğu, onların koruma altına aldıkları bu şahıslara yönelik insani amaçlara sadakatle bağlı olduklarını güçlü bir biçimde ortaya koymaktadır.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 55
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (9 Temmuz’da alındı)
(No. 209)
Tarabya, 24 Haziran 1851
Efendim,
Lordluğunuzun malumatı için işbu yazı ile iki belgeyi ilişikte sunuyorum. Bunlar, Babıâli ile Oriental Steam Company’nin temsilcisi arasında yapılan bir anlaşma uyarınca İngiltere’ye sevk olunan mültecilerin son kafilesine ilişkindir. Söz konusu mülteciler, 19’unda şirketin “Euxine” adlı vapuruna binmişlerdir ve bu hususta, Lordluğunuza gönderdiğim son tahriratta arz ettiğim açıklamalara ilave edecek bir şeyim bulunmamaktadır.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 55, Ek 1
Sir Stratford Canning’den M. S. Pisani’ye
Tarabya, 19 Haziran 1851
Efendim,
Babıâli ile Bay Hanson arasında, geriye kalan Macar mültecilerinin İngiltere’ye, Oriental Company’nin “Euxine” adlı vapuruyla nakline ilişkin düzenlemelerin yapıldığını ve bunların ülkede daha fazla kalamayacak durumda olmaları sebebiyle böyle bir karara varıldığını bildiren mektubunuzu almış bulunuyorum.
Ali Paşa’nın huzuruna çıkmakta vakit kaybetmeyecek ve Ekselanslarına, bu kişilerin daha önce belirttiğim şartlar dışında bir durumda sevk edilmelerine benim rızam olmadığını hatırlatacaksınız. Ayrıca kendisine, daha önce arz ettiğimden fazlasını talep etmediğimi; fakat kendilerini, Amerika’ya yahut bir başka varış noktasına, bir İngiliz limanına uğradıktan sonra yollarına devam etmelerini sağlayacak imkânlarla donatacak bir meblağ tahsis etmesini rica ettiğinizi de ileteceksiniz. Bu amacı karşılamak üzere her bir kişi için 500 kuruşluk ek bir ödeme yeterli olacaktır; ancak bu olağanüstü harcamanın toplam tutarı birkaç yüz İngiliz lirasını (bir Müşir Nişanı değerini) geçmeyecektir. Ali Paşa’ya daha önce açıklamış bulunuyorum ki, Majestelerinin Hükümetinin İngiliz hukuku uyarınca yabancıların İngiltere’ye kabulü hususundaki sınırsız müsamahası nedeniyle, bu mülteciler İngiltere’ye vardıklarında, Majestelerinin Hükümeti iki seçenekten biriyle karşı karşıya kalacaktır: ya bu mültecileri tamamen reddederek durumlarını daha da ağırlaştırmak; ya da onları kendi hesabına iaşe ve ibate etmek. Her iki durumda da mevcut şartlarda hazırlıksız olacağından dolayı, Babıâli’ye daha önce yüklenmiş olmayan bir masrafı üstlenmek durumunda kalacaktır.
Şahsen elimden geleni, acınası durumdaki bu insanlara yardım etmek için yaptım; fakat sınırlı imkânlarım dâhilinde bu yardımı bundan böyle de sürdüreceğimi ümit ediyorum. En fazla ihtiyaç içinde olan birkaçına yardım etmek benim için bir görev olacaktır; ama gücüm yetse dahi, Devlet-i Âliyye’ye ait bir harcamanın yükünü kendi üzerime almakta tereddüt ederim; kaldı ki böylesi bir masraf, bir imparatorluk hükümetinin nazarında son derece cüz’i kalacaktır.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 55, Ek 2
M. S. Pisani’den Sir Stratford Canning’e
Pera, 19 Haziran 1851
Efendim,
Bugünün tarihli talimatınıza cevaben -ki bu talimat, Babıâli ile Bay Hanson arasında, geriye kalan Macar göçmenlerinin İngiltere’ye Peninsula şirketine ait vapurla nakline dair yapılan düzenlemelere ilişkindir- bugün sözü edilen vapura binecek olan göçmenlerle ilgili olarak, talimatınızın tamamını okuduğum Ali Paşa’nın bana şu hususları ifade ettiğini arz etmek şerefine nailim. Bu mültecilerin sevki için mevcut şartların, Lordluğunuzun önceki açıklamalarından tamamen farklı olduğunu; dolayısıyla, bu yolculuk için yapılacak masrafların karşılanmasında sizin herhangi bir katkıda bulunmanızın söz konusu olmadığının açıkça anlaşıldığını belirtmiştir.
Ali Paşa devamla şunu ifade etti: Bugün İngiltere’ye veya Amerika Birleşik Devletleri’ne hareket eden 100 göçmen, Babıâli tarafından alıkonulan mülteciler sınıfına dâhil değildir; bunlar sıradan askerlerdir ve çoğu işçidir, kendi iradeleriyle burada kalmışlardır ve Babıâli’ye herhangi bir taleple bağlı değillerdir. Babıâli’nin kendilerine yardım etmesine vesile olan husus ise devamında şudur: Bu kişiler, İngiltere’ye gitme niyetlerini beyan eden bir dilekçeyi Babıâli’ye sunmuş ve Sultan’ın kendilerine İngiltere’ye gitmeleri için gerekli imkânları tanımasını talep etmişlerdir. Bu dilekçe Majesteleri’ne arz edilmiş ve Majesteleri de kendilerine ücretsiz yolculuk hakkı verilmesini buyurmuş; ayrıca kişi başına 150 kuruşluk bir ödenek tahsis edilmesini de emretmiştir. Sonuç olarak Ali Paşa, Sultan’ın cömertliği ve merhameti ile kendilerine verilen bu sınırlı ödenekten sonra, mevcut mâlî sıkıntılar sebebiyle konuyu daha fazla genişletmeye yetkili olmadığını ifade etmektedir. Bununla birlikte, mültecilerin çoğunun, burada kaldıkları süre zarfında çalışarak 500 ile 600 kuruş arasında para kazanmış olduklarını da güvenceyle belirtmektedir.
Saygılarımla,
(İmza) St. Pisani
No. 56
Bay Magenis’ten Vikont Palmerston’a (4 Ağustos’ta alındı)
(No. 141)
Viyana, 29 Temmuz 1851
Efendim,
Yakın zamanda İstanbul’a Orta Elçi (Büyükelçi seviyesinin bir altı) olarak tayin edilen Kont Rechberg’in hareketi ertelenmiştir ve kendisine gönderilen ve Avusturya’nın İstanbul’daki Maslahatgüzarına, Kütahya’daki Macar mültecilerinin 1 Eylül’de serbest bırakılması meselesine dair gönderilen talimata bir cevap alınmadan görevine başlamayacağına inanmam için yeterli sebebim vardır, şayet gerçekten de hareketinin niteliği bu cevaba bağlı değilse. Prens Schwarzenberg ile yaptığım görüşmelerde Macar mültecilerinden hiç bahsetmekten özellikle kaçındım; zira bu konunun zikredilmesi Ekselanslarını rahatsız edecektir ve çözümü, buradan ziyade İstanbul’da daha başarılı biçimde sağlanabilir.
Bununla birlikte, 1 Eylül’de mültecilerin serbest bırakılması kararının geri dönülmez biçimde alındığını varsayarak, bu hususa Kont Rechberg ile yaptığım konuşmada değindim ve kendisini, böylelikle rahatsız edici bir tartışmadan kurtulacak olması sebebiyle tebrik ettim.
Kont Rechberg, böyle bir kararın alındığını kabul edeceğini söylemedi; fakat bu Hükümetin, “hükümetlere karşı suç işlemiş mülteciler”den ziyade yalnızca “savaş esirleri” gibi muamele görmesi gereken Macar mülteciler karşısında Babıâli’nin taahhütlerini yerine getirmesinde ısrarcı olacağını belirtti.
Konunun tarafımca daha fazla gündeme getirilmesini gerektirecek herhangi bir sebep görmediğim için, bu meseleyi daha ileri götürmedim. Bununla birlikte, Kont, yalnızca genel bir değerlendirme mahiyetinde olmak üzere şu açıklamalarda bulundu: Kendisine göre, mültecilerin 1 Eylül’de serbest bırakılmalarına engel bir durum yoktur; fakat bu kişilerin serbest bırakılmasının, kendi iradeleriyle Avusturya’ya dönmeleri anlamına gelmeyeceğini söyledi.
Ekselanslarının bildiği üzere, Kont’un kanaati şu şekildedir: Bu mülteciler, ilk etapta kendi istekleriyle Osmanlı Devleti’ne sığınmış olmaktan; eğer uygun görülürse Avusturya’ya iade edilmekten, ya da iade edilmedikleri durumda ise Osmanlı Devleti’nin bu kişiler üzerindeki kontrolünü sürdürmekten başka bir sonuç beklememelidirler. Buna ilaveten, Kossuth gibi bir kişinin İngiltere’de kalmasının, onun görüşüne göre, hiçbir kalıcı başarı veya siyasi ağırlık sağlayamayacağını da ifade etti.
Saygılarımla,
(İmza) Arthur C. Magenis
No. 57
Sir Stratford Canning’den Vikont Palmerston’a (9 Ağustos’ta alındı)
(No. 233 Gizli)
Tarabya, 24 Temmuz 1851
Efendim,
Avusturya Hükümeti, Babıâli’nin 1 Eylül’de Kossuth’u serbest bırakma yönündeki beyan edilmiş niyetine karşı yeni bir protesto göndermiştir. Bu bildirimi, Prens Schwarzenberg’den bu konuda yakın zamanda aldığı raporu Ali Paşa’ya okuyan Mösyö de Klezl iletmiştir. İlişik olarak M. Pisani’nin, Osmanlı Nâzırı’nın bu konudaki mesajına dair raporunun bir suretini gönderiyorum. Lordluğunuz, Paşa’nın ifadelerinin oldukça tatmin edici olduğunu, her ne kadar Konsey’in görüşüne danışma sözüyle sona erse de göreceksiniz. Bu başvurunun sadece şeklen yapılmış bir teamül olduğunu ve Paşa’nın herhangi bir ihtimali riske atmamak adına, M. Pisani’ye kısa bir talimat gönderip, bu talimatın bir nüshasını Ali Paşa’ya bırakmasını istediğini düşünüyorum. Bu mektubun bir kopyası da Lordluğunuza sunulan bilgilere ek olarak ilişiktedir.
Benim kanaatim odur ki, olağanüstü ve beklenmedik hiçbir şey Sultan’ın sözünü yerine getirme kararlılığını sarsamayacaktır; bu kanaatim, Sadrazam’ın özel güvenceleri ile Fransız elçisinin aynı doğrultudaki beyanlarıyla da desteklenmektedir.
Ayrıca Mösyö de Lavalette’in 1 Eylül’de Kütahya’daki bütün Macar mültecilerinin serbest bırakılmasının güvence altına alınmasına içtenlikle gayret ettiğine memnuniyetle işaret ediyorum ve bu konuda, Babıâli nezdinde son günlerde aldığı bilgilere dayanarak, Osmanlı nazırlarının bu meseleyi esasen bizimle aynı şekilde değerlendirdikleri yönünde bir inanca vardığını bildirmek isterim.
Bu meselede beklenebilecek zarurî güçlükler meydana geldiği takdirde, Ekselanslarının samimi iş birliğine güveneceğimi belirtmeliyim.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 57, Ek 1
M. S. Pisani’nin Sir Stratford Canning’e
Pera, 19 Temmuz 1851
Sayın Büyükelçim,
Avusturya Maslahatgüzarının, Kossuth hakkında Ali Paşa’ya şahsen yaptığı bir bildirimi Ekselansınıza arz etme şerefine nail oldum. Bu bildirimi, Paşa’nın kendisinden bizzat dinledim.
Birkaç gün önce Mösyö Klezl, Prens Schwarzenberg’den Ekselansınıza iletilmek üzere bir nota getirmişti; bu notaya, Babıâli’nin Macar mültecilerinin 1 Eylül’de serbest bırakılmasına dair aldığı kararın gerekçelerine ilişkin bir cevap verilmişti. Nota, özetle, Avusturya Hükümetinin, mültecilerin Babıâli tarafından korunmuş olduğunu ve Babıâli’nin bu kişilerin muhafazası altındayken hiçbir tehlikeye maruz kalmadıklarını teslim ettiğini; fakat Avusturya Kabinesi’nin, söz konusu kararın uygulanmasının Avrupa’da bir kargaşa yaratma ihtimalinden dolayı bu serbest bırakılmanın zamanının henüz gelmediğine inandığını bildiriyordu. Ali Paşa’nın yanıtı buna karşılık olarak verilmiş olup, gecikmesinden dolayı üzüntü duyduğunu ve verilen kararın geri alınamayacağını belirtmekten ibaretti.
Dün yapılan görüşmede Mösyö Klezl, Ali Paşa’ya, Prens Schwarzenberg’in Mösyö de Floret’e verdiği cevabı ayrıntılarıyla aktardığını söyledi. Bu açıklama özetle şöyleydi: Prens, Ali Paşa’ya iletilen cevabın tamamen yetersiz bulunduğunu; Babıâli’nin samimi bir girişimde bulunmadığını, bu meselenin yeniden gözden geçirilmesini ve Avusturya’nın Viyana Büyükelçisi Aşir Efendi aracılığıyla Paşa’nın bu konuyu yeniden ele almasını istediğini ifade ediyordu. Ayrıca Prens Schwarzenberg, mültecilerin Kütahya’dan salıverilmelerinin, iki imparatorluk arasındaki dostluğun gerektirdiği düzende yürütülmesini arzu ettiğini belirtiyordu.
Bu noktada Mösyö Klezl, Prens’in düşüncelerini şöyle özetledi: Bir hükümetin, böyle bir meselede kesin bir karar almasının ardından, bunun doğuracağı ağır sonuçlara katlanmak zorunda kaldığını ve Kossuth’u memnun etmek söz konusu olduğunda, ona serbestlik tanımak, İngiltere’ye gitmesine izin vermek ve Babıâli’nin şimdi yapmayı umduğu şeyi gerçekleştirmek gibi adımların atılmasının, Avusturya tarafından talep edilen davranışla çeliştiğini söyledi. Babıâli’nin iki imparatorluk arasındaki ilişkileri düzeltmek istiyorsa, Prens’e göre iki yoldan biri izlenebilirdi: Ya alınan kararı uygulamaktan vazgeçmek ya da kararın uygulanmasını yeni Orta Elçi’nin gelişine kadar ertelemek. Bu yeni temsilci, kendisine ulaşan talimatlara göre Babıâli ile doğrudan görüşecek ve Paşa’ya verilecek cevap, onun kanaatine göre şekillenecekti. Mösyö Klezl, Babıâli’nin ne tür bir karşı tedbir alacağını öğrenmek için büyük merak içinde olduğunu ekledi.
Ali Paşa ise, Avusturya Hükümetinin samimi duygularıyla hareket ettiğini ifade ederek teşekkürlerini sunduktan sonra, Mösyö Klezl’e şu değerlendirmeyi yapmıştır: Babıâli’nin Avusturya’ya karşı hiçbir taahhüdü olmadığını; Macaristan’daki durumun yeniden sükûnete kavuştuğunu; Avusturya’nın çabalarıyla Avrupa’da siyasi istikrarın yeniden tesis edildiğini; mevcut şartların, mültecilerin serbest bırakılmasına engel oluşturmadığını; ve Avrupa’daki büyük güçlerin tamamının, devletler arası ilişkilerde barışın hâkim olması için gayret sarf ettiğini söylemiştir. Paşa, Floret tarafından iletilen bildirimin içeriğinin belirsiz olduğunu; verilen sürenin çok dar olduğunu, dolayısıyla alelacele verilmiş bir kararın beklenen sonucu doğurmayacağını; yeni Orta Elçi’nin gelişinden önce bu meselenin kısa bir süre bekletilmesinin uygun olabileceğini belirtmiştir. Son olarak, Avusturya Maslahatgüzarının kendisine sunduğu bildirim hakkında Sultan’ın diğer bakanlarıyla henüz hiçbir istişare yapmadığını; ancak olumlu bir yanıt beklemediğini de sözlerine eklemiştir.
Saygılarımla,
(İmza) F. Pisani
No. 57, Ek 2
Sir Stratford Canning’den M. F. Pisani’ye
Tarabya, 21 Temmuz 1851
Efendim,
Ali Paşa’nın, Kossuth’un yaklaşan serbest bırakılmasına ilişkin olarak ilettiği açıklamayı içeren raporunuzu öğrenirken duyduğum kaygı, bu konudaki kesintisiz ısrarıyla Prens Schwarzenberg’in Babıâli’nin kararlılığına karşı çıkmasına duyduğum üzüntü ile ancak karşılaştırılabilir. Buna karşın, aynı meselede Ekselansları tarafından verilen kesin ve adil cevabın Avusturya Maslahatgüzarı tarafından memnuniyetle karşılanmış olmasından duyduğum memnuniyet de büyüktür. Sultanın sözüne sadık kalması ve adalet duygusu gereği, daha önce üstlenilen angajmandan sapmasının doğru olmayacağı açıktır; zira böyle bir sapma, aydın bir hükümdardan beklenen şeref ve haysiyet ilkeleriyle asla bağdaşmaz. Bununla birlikte, mevcut yükümlülüklerin ve Babıâli’nin karşı karşıya bulunduğu siyasi koşulların ağırlığı, Majestelerinin sorumlu bakanının tüm içtenliğiyle ifade ettiği gibi, Osmanlı Hükümeti’nin icap eden davranışını etkileyebilecek niteliktedir. Kendisini bu sıkıntılı anda cesaretlendiren ve Botsford’un uğruna mücadele ettiği insanlık ve bağımsızlık davasını bu kadar etkili biçimde doğrulayan güçlerin sadakatle desteği, Osmanlı’nın sürekli çıkarları açısından büyük değer taşımaktadır.
Ali Paşa’nın açıklamalarından Viskont Palmerston’a birçok dilekçe sunulduğu ve bunların büyük kısmının Kossuth’un derhal serbest bırakılmasını istediği anlaşılmaktadır. Hatta şehrin önde gelen kurumlarından olan Londra Belediye Meclisi’nin de bu hususta dilekçe sunduğu bilinmektedir. Bu dilekçelerin, Britanya halkının duygularını temsil ettiğini ve bu duyguların hem Sultan’ın onurunu hem de Kossuth ve arkadaşlarının korunmasıyla bağlantılı insanlık ilkelerini yakından ilgilendirdiğini ifade etmek görevimdir. Lord Palmerston’un, Londra Belediye Meclisi’nin kararlılığına ilişkin bilgisinden ve bu taleplerin adil niteliğinden yola çıkarak, Babıâli’ye yönelik ısrarlı bir talepte bulunması, İngiltere’nin kamuoyunda da destek görmektedir. Bu nedenle, Sultan’ın Hükümetine duyulan güven temelinde, Babıâli’nin samimiyeti konusunda sizde herhangi bir tereddüt uyandırabilecek bir noktada durmuyor, yalnızca bu talimatın bir kopyasını gizlilik içinde Ali Paşa’nın eline bırakmanızı rica ediyorum.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 58
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 213)
Dışişleri Bakanlığı, 14 Ağustos 1851
Efendim,
24 Temmuz tarihli 233 numaralı tahriratınızı, Avusturya Hükümetinin Babıâli’ye, Kütahya’daki mültecilerin 1 Eylül’de serbest bırakılması yönündeki teklif hakkında sunduğu yeni protestoya ilişkin olarak almış bulunuyorum ve Ekselansınıza, Babıâli’ye şu hususu bildirmeniz talimatını vermek durumundayım: Majesteleri’nin Hükümeti, Osmanlı Hükümetini, kendisine yapmış olduğu beyanla bağlı kabul etmektedir ve Majesteleri’nin Hükümeti, Parlamento’ya da bildirmiş olduğu üzere, bu Macar mültecilerin 1 Eylül günü serbest bırakılması gerektiği kanaatindedir.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 59
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (18 Ağustos’ta alındı)
(No. 243)
Tarabya, 5 Ağustos 1851
Efendim,
Avusturya Heyeti, Kossuth ile arkadaşlarının gelecek ayın 1’inde serbest bırakılmasını engellemek amacıyla Babıâli üzerinde yoğun baskı kurmaktadır. Mösyö de Klezl bu maksatla bir protesto sunmuştur. Ben, Sultan’ın iyi niyetine tam bir güvenle hareket etmeye devam ediyorum ve bu ilkeye açıkça bağlı kalmanın en doğrusu olduğuna inanıyorum. Bununla birlikte, gerçekte Babıâli’yi verdiği söze bağlı tutabilecek hiçbir unsuru ihmal etmemeye gayret ettiğimi belirtmeliyim.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 60
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (6 Eylül’de alındı)
(No. 251)
Tarabya, 20 Ağustos 1851
Efendim,
Babıâli’nin, Kütahya’daki mültecileri gelecek 1 Eylül’de serbest bırakmak yönündeki ilan edilmiş niyetine sadık kaldığını bildirmekten büyük memnuniyet duyuyorum. Avusturya Maslahatgüzarı, kendi hükümetinin talimatı uyarınca, bu karara karşı tüm etkisini kullanarak güçlü bir protesto sunmuştur. Bu protestoyu içeren resmî yazışmanın bir nüshası, Yüce Lordluğunuzun bilgisine sunulmak üzere ilişikte takdim edilmektedir.
Babıâli, önceki kararını teyit eden bir cevap vermiştir ve Mösyö de Klezl’in bütün çabaları sonuçsuz kalmıştır. Bu yazışmaların nüshaları size bir iki gün içinde ulaştırılacaktır ve elime ulaşır ulaşmaz da ilk fırsatta Yüce Lordluğunuza göndermeyi görev bilirim.
Rusya, bu meselede Avusturya Kabinesi’ni desteklemek için herhangi bir girişimde bulunmamıştır.
Yüce Lordluğunuzun talimatlarına uygun olarak, kalan mülteciler için, Amerika Birleşik Devletleri’ne veya başka bir ülkeye seyahat etmeleri hâlinde bir İngiliz buharlı gemisinin Babıâli tarafından kullanıma tahsis edilmesini teklif ettim. Babıâli, durumu anlayışla karşılamakla birlikte, Amerika hükümetine de bu amaçla başvurulması gerektiğini ifade etmiştir. Bu nedenle, Amerika hükümetinin bu konudaki cevabını almadan Sir William Parker’a yazmayacağım.
Saygılarımla,
(Signed) Stratford Canning
No. 60, Ek
M. de Klezl’den Ali Paşa’ya
Büyükdere, 29 Temmuz 1851
Efendim,
Avusturya İmparatoru Majestelerinin Babıâli nezdindeki Maslahatgüzarı olarak, sadrazam hazretlerine ve Hariciye Nazırı Ekselanslarına, Kossuth ile Kütahya’daki en tehlikeli yandaşlarının tutukluluklarının uzatılmasına ilişkin olarak İmparatorluk Kabinesi’nden son günlerde almış olduğum talimat çerçevesinde görevimi yerine getirmeyi vazife bildim.
Söz konusu bakanlar, kendilerinin de bu işle meşgul olmaları hasebiyle, Viyana’daki İmparatorluk yönetiminin bu meseleye verdiği yüksek önemi ve Babıâli’den bu konuda ortak bir karar alınmadıkça tutukluluk tedbirinin sona ermeyeceği yönündeki kanaatini tam olarak idrak etmiş durumdadır.
Gerek Reşid Paşa hazretleri gerekse Ekselansları Âli Paşa, Maslahatgüzar’a, konunun henüz Babıâli’de müzakere edilmediğini, ancak Sultan Hazretlerinin iradesinin tecelli ettiği anda meseleye dair kararın gecikmeksizin alınacağını ifade etmişlerdir.
Herhangi bir resmî kaynaktan talimat almadığını beyan eden Maslahatgüzar, yalnızca İstanbul’da Kossuth ve yandaşlarının durumuna ilişkin olarak yapılan bazı açıklamalar üzerine hareket etmektedir. Bu açıklamalar ise ne Konsolosluğumuz ne de Avusturya Hükümeti için bağlayıcı değildir; çünkü bu görüşler, yalnızca bazı Türk memurlarının şahsi kanaatlerini yansıtmaktadır.
Kossuth ile beraber Kütahya’da tutulan Macar mültecilerin affına ilişkin olup olmadığına dair hiçbir bilgi ulaşmayan imzasız bir mektup, bu konudaki belirsizliği daha da artırmıştır. Bu mektup, Macaristan’daki durumun uygun görülmesi halinde affın gündeme alınabileceğini, fakat buna rağmen daha az tehlikeli olarak görülen Leh mültecilerin serbest bırakılmasının bile hâlâ risk taşıdığını ifade etmektedir.
Bu yüzden, meselenin ağırlığına geçmeden önce, Osmanlı Hariciye Nezaretine, söz konusu meselenin gerçek çerçevede değerlendirilmesine imkân verecek bazı hatırlatmalarda bulunmayı gerekli görüyorum.
Bu bağlamda, Macar isyanının Osmanlı topraklarına sığınmasıyla başlayan ve bugün Avusturya Hükümetinin Babıâli’den tereddütsüz bir karar beklemesi için yeterli gerekçeyi oluşturan bütün gelişmelere burada ayrıca girmek istemiyorum. Aynı şekilde, iki devlet arasındaki antlaşmaların ruhu ve maddesi uyarınca, Avusturya’nın kendi tebaası olan mücrim ve mütecaviz kimselerin Osmanlı’ya sığınmaları halinde iadesini talep hakkı bulunduğunu tekrar etmenin de gereksiz olduğuna inanıyorum.
Sultan Hazretlerinin özel komisyonu aracılığıyla, Macar mültecilerin iadesini kapsayan antlaşmaların ruhunun dayanağının hukuk olduğuna dair açıklaması, esasen açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca, 26 Şevval 1265 (17 Eylül 1849) tarihli Sultan’ın İmparatora yazdığı mektup ve aynı dönemde Viyana’daki Osmanlı elçisi ile Avusturya Dışişleri Bakanlığı arasındaki yazışmalar, söz konusu antlaşmalardaki hükümleri açıkça teyit eder niteliktedir.
İmparatorluk Prensi Schwarzenberg’in 19 Mart 1850 tarihli ve eski Orta Elçi M. Kont de Stürmer aracılığıyla Ali Paşa’ya iletilmesi emredilen talimatı da bu hükümleri teyit etmektedir. 23 Cemaziyelevvel 1266 (6 Nisan 1850) tarihli Babıâli notası ise, anılan talimatın ruhuna uygun biçimde, Babıâli’nin mültecilerin iadesi meselesini görüşmeye hazır olduğunu ifade etmektedir.
Bu süreçte ne Prens Schwarzenberg ne de Babıâli yeni bir Orta Elçi atanmasına ilişkin kararı geciktirecek başka bir ihtimali akıllarına getirmemiştir.
Bununla birlikte, Osmanlı tarafı, M. Klezl’in sunduğu bir başka resmî belgeyi daha görmezden gelmiş ve sorumluluk üstlenmeyerek Kossuth’un ve en yakın yandaşlarının serbest bırakılmasına yönelik hiçbir ciddi niyet taşımadığını ortaya koymuştur. Bu tavır, Sultan Hazretlerinin kendi sözü ve daha önce hükümetinin beyanlarıyla çelişmektedir.
Sayın Klezl, ertesi gün Âli Paşa ile tekrar görüşmüş; fakat Paşa, önceki akşam Reşid Paşa ile yaptığı görüşmeyi esas alarak, Kütahya’daki tutukluluk halinin kaldırılmasına ilişkin hiçbir adım atılmayacağını beyan etmiştir.
Paşa, Macar mültecilerin Osmanlı topraklarında bulunmasının iç güvenlik açısından büyük tehlike arz ettiğini, kırsal bölgelerin hâlâ siyasi çalkantılar içinde olduğunu ve tedbirli davranılması gerektiğini söylemiştir. Ancak, uygun zamanın gelmesi halinde Babıâli’nin Kossuth ve yandaşlarının serbest bırakılmasını Sultan’a arz etmekte tereddüt etmeyeceğini de eklemiştir.
Buna rağmen Babıâli, çeşitli bahaneler ileri sürerek İmparatorluk Kabinesi ile yaptığı mutabakatlara riayet etmemekte ısrar etmektedir. Hatta bu ısrar, Kossuth ve maiyetinin Avrupa’da sebep olabileceği tehlikeleri göz ardı ederek, onları affedip İngiltere’ye göndermek gibi son derece sakıncalı bir tercihe kapı aralamaktadır.
Sayın Klezl’in Babıâli’ye görevi gereği ilettiği memorandumdan anlaşılmaktadır ki, Babıâli, Avusturya hükümetinin üzerinde titizlikle durduğu bu hayati meselede, Avusturya’nın dostluk ve itimadına layık bir karşılık vermekten uzaklaşmaktadır.
Kossuth ve taraftarlarının burada tutulması, yalnızca Avusturya’nın iç huzuru bakımından değil, aynı zamanda iki ülke arasındaki iyi ilişkilerin muhafazası açısından da elzemdir. Dolayısıyla Babıâli’nin mevcut tutumu, iki devlet arasındaki dostluğu zedelemektedir.
Saygılarımla,
(Signed) Ed. De Klezl
No. 61
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (9 Eylül’de alındı)
(No. 258)
Tarabya, 25 Ağustos 1851
Efendim,
Kütahya’daki Macar mültecilerin serbest bırakılmasına ilişkin olarak, Âli Paşa’nın Avusturya Maslahatgüzarına hitaben kaleme aldığı cevabî notanın bir suretini, ki bunun bir nüshası zaten Lordluğunuza gönderilmişti ve ayrıca Osmanlı Nazırının cevabını alması üzerine M. de Klezl tarafından Babıâli’ye sunulan bir çeşit protesto metnini buraya ekleme şerefine nailim.
Babıâli’nin daha önce verdiği taahhüdü yerine getirme ve meselenin başında ilan ettiği ilkelere uygun davranma yönündeki kararlılığını gösteren bu yeni delilin, Majestelerinin Hükümeti tarafından ve özellikle de Lordluğunuz tarafından memnuniyetle karşılanacağına inanıyorum; her ne kadar bu memnuniyet tamamen tereddütsüz bir tatmin duygusuyla karışık olmasa da.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 61, Ek 1
Ali Paşa’dan M. de Klezl’e
(Tercüme)
19 Şevval 1267 (16 Ağustos 1851)
Padişah Hazretleri, sözlü bildiriminizin yanı sıra 29 Temmuz tarihli resmî notanızın içeriğini de tamamen öğrenmiş bulunmaktadır; söz konusu notada, Yüce İmparatorluk Sarayı’nın, Padişah Hazretleri topraklarından gelecek 1 Eylül’de Kütahya’da bulunan Macar mültecilerinin uzaklaştırılması yönünde alınmış kararı kabul edemeyeceğini ifade etmektesiniz.
Babıâli ile Avusturya Hükümeti arasındaki dostluk yapısı asırlardır devam eden karşılıklı yardımlaşma ile pekişmiştir; bu dostluk sadece Sultan’ın haysiyetine değil, aynı zamanda komşuluk ilişkilerinden doğan karşılıklı çıkarlara dayanan bir ilişki olarak herkesin bildiği üzere büyük bir öneme sahiptir. Bu nedenle, bu memnun edici sonuçlara götüren çabalara şimdiden teşekkür etmek gerekir. Bu konuda ortak bir kanaatin henüz tam olarak oluşmamış olması, bağlayıcı bir kararın beklenmesine yol açmıştır; ancak bu münasebetle ileri sürülen fikir ayrılıklarının bir kısmının mahiyeti üzerinde görüş birliği bulunduğunu da eklemek gerekir.
Gerçekten de Yüce İmparatorluğun Nazırları, Babıâli’nin bu mültecilerin gereksiz yere uzun süre alıkonulduğuna dair çeşitli vesilelerle dile getirdiği tereddütleri tam bir samimiyetle göz önünde bulundurmuşlar; Babıâli’nin çabalarının gerçek ve inkâr edilmez olduğu kabul edilmiştir. Bu çabaların, mültecilerin bekleme süresinin azalmasına hizmet ettiği düşünülmektedir. Ancak, bu mültecilerin serbest bırakılmasının, Devlet-i Âliyye’nin barışına ve iç düzenine uygun bir zamanda gerçekleşmesi gerektiği de açıktır. Bu nedenle, Babıâli, ortak amaca ulaşma gayretiyle gerekli olan tüm çabaları göstermiş; fakat kendi iç düzenini ve güvenliğini tehlikeye atmamak için belli bir tarihe kadar uygulamanın ertelenmesini uygun görmüştür.
Eski antlaşmalara gelince ve Padişah Hazretleri’nin Majesteleri İmparator’a gönderdiği mektupta ifade edilen taahhütlere ilişkin güvence konusuna gelince:
Daha önce de Yüce İmparatorluk Hükümeti ile uzun uzadıya görüşüldüğü üzere, bahse konu antlaşmaların hangi hükümlerinin uygulanabilir olduğu hususu açıklığa kavuşturulmuştur. Birkaç ay önce (7 Nisan 1850 tarihli) Devlet-i Âliyye tarafından Viyana’daki elçiliğe gönderilen resmî nota da bu meseleye ışık tutmaktadır. Söz konusu nota açıkça şunu ifade etmektedir: Macar mültecilerinin Osmanlı topraklarından uzaklaştırılması, ancak Macaristan’da düzenin yeniden sağlanmasından sonra mümkün olacaktır ve uygulamaya geçmeden evvel Avusturya Hükümeti’nin bu yönde rızasının alınması gerekmektedir.
Bugün ise –Tanrı’ya şükür– hem resmen hem sözlü olarak birçok kez ifade edildiği gibi Macaristan’da uzun süredir tam bir huzur ve sükûn hüküm sürmektedir. İmparator’un emirleri tüm Macaristan’da olduğu gibi İmparatorluğun diğer bölgelerinde de itaatle uygulanmıştır. Varsayalım ki, kötü niyetli bazı kimseler hâlâ bulunsun; bunların mevcudiyeti Osmanlı Devleti açısından artık bir sakınca teşkil etmemektedir, zira kamu düzeni bozulmaksızın bu kişiler ülkelerine dönebilecek hâle gelmişlerdir.
Eğer Babıâli, mültecileri alıkoymaya devam etseydi, bu durum Avusturya’ya karşı iyi niyet eksikliği olarak yorumlanabilirdi; ancak mevcut şartlar altında artık sebep ortadan kalkmış olup, Babıâli bu mültecileri geri göndermeye hazır olması Avusturya’ya karşı dostluk ve sadakatinin en açık kanıtıdır.
Siz de pekâlâ bilirsiniz ki, Babıâli’nin bu husustaki kararı, hiçbir yabancı gücün etkisiyle değil, yalnızca Avusturya ile komşuluk ilişkileri, dostluk ve karşılıklı iyi niyet esasınca alındı. Babıâli’nin tüm arzusu, bu zor durumda her iki taraf için de faydalı olacak bir sonuç elde etmektir.
Yeni atanan Avusturya temsilcisi geldiğinde, Osmanlı Nazırları kendisine de Yüce Sultan’ın Avusturya ile dostluğundan ne kadar memnun olduğunu, Avusturya’nın yaptığı samimi açıklamaları nasıl takdir ettiğini ve Devlet-i Âliyye’nin Avrupa’daki mevcut koşullar bağlamında bu dostluğu daha da pekiştirmeyi arzuladığını belirteceklerdir.
Özetle; Babıâli’nin mültecileri 1 Eylül’de göndermeye karar vermiş olmasının nedeni, uzun süreli alıkoymanın artık yarardan çok zarar getirecek olmasıdır. Babıâli’de hüküm süren anlayış şudur: Avusturya’nın, düzenin yeniden sağlandığını bildirmesiyle birlikte, mülteciler artık ülkelerine dönebilecek bir durumdadır ve bu da Babıâli’nin onlara daha fazla himaye sağlamasını gereksiz kılmaktadır.
Bu karar, Babıâli’nin kendi iç düzeninin selameti açısından olduğu kadar Avusturya ile ilişkiler açısından da zorunlu görülmüştür. Şimdi tek dileğim, Padişah Hazretleri’nin talimatıyla size ilettiğim bu kararın, Avusturya Hükümeti tarafından da en kısa sürede olumlu bir karşılık bulmasıdır.
Saygılarımla,
(İmza) Ali
No. 61, Ek 2
M. de Klezl’den Ali Paşa’ya
Büyükdere, 18 Ağustos 1851
Majestelerinin Avusturya İmparatoru’nun Babıâli nezdindeki Maslahatgüzarı sıfatıyla imzası bulunan ben, Ekselansınız Yüce Sultan’ın Hariciye Nazırı tarafından 19 Şevval (16 Ağustos) tarihli resmî notayla bildirilmiş olan hususu yani Osmanlı Hükümeti’nin, halen Kütahya’da tutulan Kossuth ve diğer Macar mültecilerini gelecek 1 Eylül’de serbest bırakmakta ısrar ettiğini öğrenmiş bulunuyorum. Bu karar, İmparatorluk Avusturya Hükümeti’ni onların tutukluluk hâlinin uzatılmasını talep etmeye sevk eden son derece ciddi gerekçeler dikkate alınmaksızın alındı.
Ben, aşağıda imzası bulunan, söz konusu notayı İmparatorluk Kabinesi’ne iletme görevimi yerine getirirken, aynı zamanda bu ayın 29’unda siz Ali Paşa’ya takdim etme onuruna nail olduğum notada yer alan protestoyu da yenilemek zorundayım. Bununla birlikte Babıâli’ye tekrar bildirmeyi görev sayarım ki, Avusturya İmparatorluk Hükümeti’nin açık rızası olmaksızın söz konusu mültecilerin serbest bırakılmasından doğabilecek tüm sonuçlardan Osmanlı Hükümeti sorumlu olacaktır.
(İmza) Ed. De Klezl
No. 62
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 232)
Dışişleri Bakanlığı, 13 Eylül 1851
Efendim,
Majestelerinin Hükümeti’nin memnuniyetini, Babıâli’nin Kütahya’daki mültecileri 1 Eylül’de serbest bırakma yönündeki ilan edilmiş kararına sadakatle uymuş olmasına ilişkin olarak, Ekselansınızın Babıâli’ye iletmesini bildirmekle görevlendirildiniz.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 63
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (18 Eylül’de alındı)
(No. 264)
Tarabya, 5 Eylül 1851
Efendim,
Babıâli, Kütahya’daki mültecilere ilişkin verdiği sözü yerine getirmiştir. Mülteciler, 1 Eylül günü tutukluluk yerlerinden ayrılmışlardır. Kont Casimir Batthyani şu anda Bursa’dadır. Kontes ise buradadır. Kossuth ve arkadaşları ise biniş noktalarına doğru yoldadır. Çanakkale’de, birkaç gün önce Amerika Birleşik Devletleri Bakanı Bay Marsh ile birlikte buraya gelen Amerikan firkateyni Mississippiye alınacaklardır. Bu gemi, görünüşe göre ilk olarak bir depo veya buluşma noktası olarak kullanılacak olan Spetzia Körfezi’ne doğru yola çıkacaktır; buranın Amerikan filosu için bir ikmal veya toplanma yeri olduğu anlaşılmaktadır.
Babıâli’nin Malta’ya nakilleri için emrime verdiği buharlı gemi teklifi kabul edilmemiştir. Kont Batthyani, General Perczel ve iki başka subay, Majesteleri’nin bayrağı altında bir yolculuk için pasaport talep etmişlerdir; ancak bunlardan ikisi Malta’ya, diğerleri ise İngiltere’ye gitmek istemektedir. Başvuru sayısı az olduğundan ve Amiral de bu amaçla filosundan bir gemi ayırmaya hazır görünmediğinden, Majesteleri’nin herhangi bir buharlı gemisini bu iş için görevlendirmeden, Malta’ya gitmeyi kabul edecek olanlara uygun bir imkân sağlamayı öneriyorum.
Zahmetli bu işin sonunda Ekselanslarınıza temin etmem gereksizdir ki, Macaristan ve Lehistan’dan gelen bu talihsiz mültecilere elimden gelen yardımı sunmak ve mevcut durumun doğurduğu sıkıntılar içinde olabildiğince rahatlatmak için, çok sınırlı imkânlarıma rağmen her türlü çabayı sarf ettim.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Canning
No. 64
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (18 Eylül’de alındı)
(No. 268)
Tarabya, 7 Eylül 1851
Efendim,
Ali Paşa ile, yakın zamanda Kütahya’da bulunan Macar mültecileri konusunda yaptığım ek görüşmeler, tüm grup içinde yalnızca bir subay ile eşinin, Majestelerinin Hükümeti tarafından Malta’ya İngiliz bayrağı altında ücretsiz yolculuk teklifimden yararlanabilecek durumda olduklarını ortaya koymaktadır. General Perczel ve eşi, gözaltında tutulmaları beklenen kişiler olup burada ima ettiklerim onlardır. Kendileri şimdi Bursa’dadır. Diğerleri ise, bu ülkede bulundukları süre boyunca birbirlerinden ayrılmalarına izin verilmemiştir ve İngiltere’ye ulaşma ümidiyle Mississippi gemisine binenler, ki bana bildirildiğine göre Cebelitarık’ta karaya çıkma fırsatı elde edeceklerdir, bu istisnayı oluşturmaktadır. Amerikalılar, Kossuth ve arkadaşlarını İstanbul’da gemilerine almak istemişlerdi; ancak Osmanlı Hükümeti, bir bayraktan diğerine geçişin mutlaka Çanakkale’de yapılmasında ısrar etmiştir.
Bu olayın son perdesinde hem Fransızların hem de Amerikalıların bir çeşit gösteri çabası sergiledikleri görülmektedir. Osmanlı Nazırları ise geleneksel incelikleriyle, bu nümayişi Majestelerinin Hükümeti’nin mültecilere sağladığı etkili destekle karşıt bir konuma yerleştirmişlerdir. Anlaşıldığı üzere Bay Kossuth, Amerika’da kabulünü güvence altına aldıktan sonra, birkaç ay sonra İngiltere’yi ziyaret etmeyi tasarlamaktadır. Bu grubun tamamını ilgilendiren müşterek talihsizlik, aralarında kısmi bir görüş ayrılığı doğmasını önleyecek bir etki göstermemiştir. S
aygılarımla,
(Signed) Stratford Canning
No. 65
Viscount Palmerston’dan Sir Stratford Canning’e
(No. 240)
Dışişleri Bakanlığı, 24 Eylül 1851
Efendim,
Bu ayın 5’inde göndermiş olduğunuz, Kütahya’da tutulan Macar mültecilerinin bu ayın 1’inde serbest bırakıldığını bildiren No. 264 sayılı yazınızı aldım ve bu sonucun gerçekleşmesi nedeniyle Majestelerinin Hükümeti’nin duyduğu içten memnuniyeti Babıâli’ye iletmeniz için sizi görevlendirmem gerekmektedir. Zira bu durum, hem ciddi sakıncalar doğurmaya müsait bir halin sona ermesi hem de devamı halinde Babıâli’yi giderek artan sıkıntılarla karşı karşıya bırakacak bir gidişatın önlenmesi anlamına gelmektedir.
Ayrıca, bu sonucun ortaya çıkmasına yönelik başarılı çabalarınızdan ötürü Majestelerinin Hükümeti’nin onayını da size bildirmeliyim.
Saygılarımla,
(İmza) Palmerston
No. 66
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (29 Eylül’de alındı)
(No. 272)
Tarabya, 10 Eylül 1851
Efendim,
Dün gece Ali Paşa’dan bir mesaj aldım. Bu mesajda, Kossuth ve arkadaşlarının Çanakkale’ye doğru yola çıktıkları ve orada kendilerini beklemekte olan Amerikan buharlı fırkateyni Mississippi’ye binecekleri bildiriliyordu. Tek istisnalar, sağlık durumunun kötülüğü sebebiyle Bursa’da bulunan Kont Batthyani ile eşinin hastalığı dolayısıyla orada kalan General Perczel olmuştur.
Başlıca mültecilerden ve özellikle de Kossuth’tan aldığım teşekkür ifadeleri son derece içtendir.
Bu vesileyle, bu kişilere Kütahya’da bulundukları süre boyunca gösterilen özenli ilgiye karşılık duyulan memnuniyetten de bahsetmeliyim. Bu ilginin kaynağı, başından sonuna dek yalnızca insani duygular olup, ekselanslarının talimatlarına tamamen uygun biçimde gösterilmiştir.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Cannıng
No. 67
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (9 Ekim’de alındı)
(No. 286)
Tarabya, 23 Eylül 1851
Efendim,
Ali Paşa’dan, 19’unda Avusturya Maslahatgüzarı tarafından kendisine gönderilmiş olan sözlü ve resmî bir mesajın bana bildirildiğini öğrendim. Mesajın içeriği şu şekildedir:
“Macar mültecileri meselesinde, Babıâli kendi çıkarlarını gözeterek hareket etmiş olup, verdiği taahhütleri yerine getirmiştir ve Avusturya sarayının da bundan böyle Babıâli ile olan ilişkilerinde kendi çıkarlarını gözeterek hareket edeceğini artık söylemenin zamanı gelmiştir.”
Bu beyan, Prens Schwarzenberg’in Babıâli’nin mültecileri serbest bırakma yönündeki değişmez kararını öğrenmesi üzerine verdiği son yanıt olarak değerlendirilecek olursa, artık Viyana’ya yapılacak başka bir başvurunun Babıâli açısından pek bir anlam ifade etmeyeceği anlaşılmaktadır. Bu durumun, hükümetin önde gelen üyeleri tarafından da aynı şekilde algılandığı görülmektedir.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Cannıng
No. 68
Sir Stratford Canning’den Viscount Palmerston’a (31 Ekim’de alındı)
(No. 310)
Tarabya, 17 Ekim 1851
Efendim,
Majestelerinin Hükümeti’nin, Babıâli’nin Kütahya’daki Macar mültecilerini serbest bırakma taahhüdünü zamanında yerine getirmesinden duyduğu memnuniyete ilişkin talimatınızı, ekselanslarının Ali Paşa’ya iletilmesi üzere açık ve tam biçimde bildirmem emredilmişti. Ekselansları bana, Babıâli’nin Majesteleri Hükümeti tarafından ifade edilen memnuniyeti fazlasıyla paylaştığını iletmemi söyledi.
Saygılarımla,
(İmza) Stratford Cannıng
Ek 2: The National Archives (UK), British Foreign Office, (FO 424/6, 1-68), 5 May 1852, Belgeleri.

