Giriş
3 Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hatt-ı Hümayunu modernleşme yolundaki Osmanlı bürokrasisinde iki önemli hizbin varlığını gün yüzüne çıkarmıştır. Reşîd Paşa öncülüğündeki Babıali zümresi, dünya görüşü ve eğitim açısından imparatorluğun eski memurlarından farklı bir kuşağı temsil etmiş ve bu kuşağın kendi aralarında meydana getirdiği mesleki dayanışma iktidar merkezinin saray kurumundan hükûmete devri için mühim gayretler ortaya koymuştur[1] . Kuvvetini fermanın çizdiği hedefler doğrultusunda icraya koyulan reformlardan alan bu yeni bürokrat tipi, ülke için siyasi istikrarın yegâne çaresinin devlet işlerinin devlet adamlarına havale edilmesinden geçtiğini savunmuştur. Padişahın mutlak otoritesinin sınırlandırılması için yabancı elçilerle sıkı ve yakın bir temas kurmuştur[2] .
İkinci hizip ise Tanzimat adıyla bilinen reform sürecinin muhalifi, saray ile bağları olan ve gücünü askeri yapıya dayandıran bir grup devlet adamı idi. Padişaha bağlı ve hanedan ile akrabalık bağları kuran bu bürokratlar arasında Halil Rıfat, Mehmed Said, Mehmed Ali, Ahmed Fethi ve Hasan Rıza paşalar bulunuyordu[3] . Babıali zümresinin plan ve projelerine kuşkuyla yaklaşan ve saray üzerinde bir hegemonya kurulmasına karşı çıkan bu paşalar, Sadrazam Koca Hüsrev Paşa’nın yetiştirmesi olup güçlerinin zirvesine 1840-1845 yılları arasında Bezmiâlem Valide Sultan tarafından desteklenen Rıza Paşa’nın seraskerlik ve ona tabi olan Musa Safvetî Paşa’nın da maliye nazırlığını yürüttüğü esnada eriştiler[4] .
1839 ile 1858 yılları arasında kutuplaşmaları iç ve dış siyasette bir hayli ses getiren iki hizip hakkında Butrus Ebu Manneh’in bir makalesi ve Serap Sunay’ın Hemşinli Mehmed Ali Paşa adıyla yakın zamanda yayımlanan doktora çalışması dışında detaylı bir araştırma ve inceleme pek bulunmamaktadır. Benzer şekilde genç yaşta tahta çıkan Sultan Abdülmecid’in söz konusu hizipleri yönetme ve değerlendirme faaliyeti ile bunlar arasında meydana gelen sürtüşmelerdeki esnek tavrını delillendiren kâfi düzeyde bir etüt de yoktur. Oysa her geçen gün artan literatür ve araştırmacıların istifadesine açılan yerli ve yabancı arşiv belgeleri, devlet adamları arasındaki ayrışmanın boyutunu ve devrin siyasi yapısını analiz etmeyi mümkün kılmaktadır. Tarafların birbirleri aleyhinde propaganda amacıyla kaleme aldıkları veya aldırmış oldukları, iddianame tarzında ve bir kısmı ortaya çıkarılmamış eserlerin varlığı da yadsınamaz[5] . Bilhassa ketumiyeti malum arşiv vesikaları gibi kaynaklarda nadir görülen ayrıntıları barındıran bu tür metinlerin akademik incelemelere konu edilmesi, Osmanlı Devleti’nin son döneminde politik istikrara darbe vuran gelişmelerin arka planındaki güç mücadelelerini ve yapısal problemleri açığa çıkarabilmek açısından elzemdir.
Söz konusu çerçevede bu çalışmanın amacı saltanata bağlılığıyla öne çıkan kesimin mensubu olarak görülen Musa Safvetî Paşa’nın aleyhinde daha önce neşredilmemiş olan bir raporu translitere etmek ve muhtevasında yer alan maddeleri tarihsel bir bağlama oturtmaktır. Saray grubunun mali işlerde en büyük yardımcısı olan Safvetî Paşa, literatürde ifrat ve tefritten kurtarılamayan ilginç bir şahsiyettir. Vakanüvis Ahmed Lûtfî Efendi, 1841-1845 yılları arasındaki birinci maliye nazırlığı arasında paşanın Serasker Rıza Paşa ile beraber devlet işlerinde mühim hizmetleri görülen bazı valileri görevden aldırdığını ve yerlerine görgüsü ve bilgisi olmayan şahısları tayin ettirdiğini nakletmiştir[6] . Reşîd Paşa’ya yakınlığıyla bilinen Cevdet Paşa, iki bürokratın iltizam ihaleleriyle uğraşarak servet biriktirmeye çalıştıklarını yazmıştır[7] . Sultan Abdülmecid’in mabeyincilerinden Abdülhamid Ferid Paşa da paşa hakkında “sağ(lam) ayakkabı değil” diyerek güvenilmez birisi olduğunu zikretmiştir[8] .
Safvetî Paşa hakkında olumlu nitelendirmelerde bulunan ender şahsiyetlerden biri, devlet adamı Mustafa Nuri Paşa’dır. Netâyicü’l-Vukûʽât adlı eserinde paşayı “fenn-i idarede mahir ve dirayet ve liyakatle muttasıf bir zat” olarak takdim eden Nuri Paşa, birinci maliye nazırlığı sırasında piyasada karmaşa yaratan kaimelerin tasfiyesi ve gereksiz maaşların azaltılıp hazinenin düzene konulmasında önemli gayretler sarf ettiğini belirtmiştir. Öte yandan Tanzimat reformlarının bir gereği olarak gündeme getirilen emaneten idare edilen öşür gelirlerinin hesaplarının çıkarılması ve cizye vergisinin tahsilinde ancemaatin uygulamasının icrasında başarısız olduğuna dikkat çekmiştir[9] . Eski maarif nazırlarından Subhi Paşa da bir layihasında Safvetî Paşa’yı överek Babıali’den gelen usulsüz emirleri tereddüt etmeden reddeden ve hazineyi yağmadan kurtaran emin bir figür olarak tarif etmiştir[10].
Bu makalede neşri yapılan ve Safvetî Paşa hakkında son derece ağır bir iddianame vasfı taşıyan rapor ise daha ziyade Lûtfî Efendi, Cevdet Paşa ve Ferid Paşa gibi bürokratlara paralel bir yaklaşım sunmaktadır. Safvetî Paşa’yı gayrimüslim Osmanlı tüccarlarıyla finans ortaklığı kurmak, devlet hazinesinin olanaklarını sistematik bir biçimde kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak ve gayrimeşru tekeller oluşturmakla suçlayan rapor, bu gibi teşebbüslerle devletin adeta mali bir iflasın eşiğine getirildiğini vurgulamıştır. Söz konusu gidişata dur denilmesi için uyarıların da yapıldığı rapor hakkında günümüze değin herhangi bir inceleme yapılmamıştır. Bu bağlamda bu yazının amacı Musa Safvetî Paşa’nın hayatı ve kariyeri hakkında arşiv vesikalarına dayalı temel bir tarihsel çerçeve meydana getirerek aleyhinde hazırlanan layihanın içeriğini deşifre etmektir.
Musa Safvetî Paşa’nın Yaşamı ve Kariyeri
Dört kez maliye nazırlığını üstlenen Musa Safvetî Paşa, genel kanaate göre Mart 1804’te Edirne’de dünyaya gelmiştir[11]. Babası Gürcü Necip Paşa’nın kâtipliğini yaparken 1829’da surre eminliğine getirilen Kırımlı Ebubekir Rifat Efendi’dir. Hac yolculuğundan sonra vefat eden Ebubekir Efendi’nin Safvetî Paşa’dan başka Mustafa Rıza Efendi isimli bir oğlu ve Sıdıka ve Fatma adlarında vefat eden iki kızı vardı[12].
Safvetî Paşa, ilk eğitimini Edirne’de ailesinin yanında alıp babasından edebiyat ve Arapça öğrenmiştir[13]. İstanbul’a genç yaşlardayken gelerek Beyazıt Medresesi’nde öğrenimini tamamlamıştır[14]. İlk memuriyetlerinden biri Hasip Paşa’nın divan kalemi kâtipliğidir[15]. Daha sonra Tepedelenlizâde Mahmud Paşa, Tahir Paşa ve Yusuf Paşa gibi devlet adamlarının kapı kethüdalığını yapmıştır[16]. Aralık 1834’te Divan-ı Hümayun haceganlığına ve hamisi Hasip Paşa’nın Evkaf Nazırlığı’na tayini üzerine Bağdat ve Musul kapı kethüdalıklarına atanmıştır[17].
Nisan 1836’da Suriçi İstanbulu, Üsküdar, Galata ve Eyüp’ün cizye muhassıllığını üstlenen Musa Safvetî Paşa, Ocak 1837’de Evkaf-ı Hümayun Nazırlığı’na yükselmiştir[18]. Bu göreve ek olarak Haremeyn-i Şerifeyn Evkaf Nazırlığı’nı da yapmıştır[19]. Haziran 1837’de 2.000 kuruş maaşla Bahriye Müsteşarlığı’na atanmıştır[20]. Mukataat ve Hazain-i Amire defterdarlıkları birleştirilince Hazine-i Amire Defterdarlığı’na uygun görülmüştür[21]. Söz konusu defterdarlık vazifesi sırasında en önemli yardımcılarından biri Mektûbî Odası’nda görevli kardeşi Mustafa Rıza Efendi olmuştur[22]. Safvetî Paşa, hazinelerin birleştirilmesinden herhangi bir fayda görülemediği anlaşılınca yeniden eski düzene dönülmesi üzerine rütbe-i ûlâ sınıf-ı evvelisine terfi ettirilerek Mukataat Defterdarlığı’na getirilmiştir[23].
Defterdarlık görevlerinden sonra Safvetî Paşa’nın Nisan 1840’ta Meclis-i Vâlâ üyesi olduğu bilinmektedir[24]. Bu tarihte Sırbistan ihtilalinin ortaya çıkması hasebiyle kendisine hususi bir vapur ile Vidin’e gitmesi talimatı verilmiştir[25]. Ocak 1841’de yaklaşık 37.000 kuruş maaşla Şam Defterdarlığı görevine uygun görülen Paşa, vilayetin Tanzimat’a uygun olarak tanzimi için seçilmişse de fiilen görevini ifa edememiştir[26]. Şubat 1841’de Saib Paşa’nın Meclis-i Vâlâ başkanlığına atanmasıyla müşirlik ve vezaret rütbeleri verilerek boşalan Maliye Nazırlığı’na atanmıştır[27]. Ocak 1845’te azledilmesini müteakiben görevini Nafiz Paşa’ya devreden Paşa’nın bir sonraki memuriyetleri Eylül 1845’te Selanik’ten ayrılarak liva haline getirilen Tırhala valiliği ve Şam valiliğidir[28]. Ekim 1846’da ise Şam valiliğini Kâmil Paşa’ya bıraktıktan sonra Hicaz’a hac amacıyla hareket etmiştir[29].
Safvetî Paşa’nın bir aralık Eflak Nizamnamesi’nin tadili için Bükreş’e gönderilmesi düşünülmüşse de hasta olması gerekçesiyle vazgeçilmiştir[30]. Yeni görevine atanıncaya kadar kendisine açıktan maaş verilmesi uygun görülmediğinden atiyye-i seniyye ödeneğinden aylık 20.000 kuruş tahsis edilmiştir[31]. Mart 1849’da Rodos merkez olmak üzere Kıbrıs, Sakız, Midilli ve İstanköy adaları birleştirilerek Cezayir-i Bahr-i Sefid vilayetinin kurulması, Safvetî Paşa’nın mazuliyetini sona erdirmiştir[32]. Yeni kurulan vilayetin sorumluluğunu üstlendikten sonra Ekim 1849’da Kastamonu valiliğine atanmıştır[33].
Aralık 1850’de Ankara valisi olan Safvetî Paşa, 1852 baharında sağlık gerekçesiyle istifa etmiştir[34]. Aynı yılın Eylül ayı içerisinde ikinci kez Cezayir-i Bahr-i Sefid valiliğine getirilmişse de kısa sürede görevini başkasına devretmiştir[35]. Ekim 1852’de Tekirdağ’a zorunlu ikamete gönderilen Paşa, İstanbul’a gelmek için Babıali’den af talep etmiştir[36].
Başkente dönünce Vakanüvis Ahmed Lûtfî Efendi’nin tabiriyle “Dersaadet’de sahilhanesinde Kur’ân-han” olan Safvetî Paşa, Kasım 1853’te, ikinci kez Maliye Nazırlığı’na tayin edilmiştir[37]. Aralık 1854’te Reşîd Paşa’nın kabinesinde Ticaret Nazırlığı’na atanmış, Ahmed Muhtar Paşa’nın Hazine-i Hassa Nezareti’ne getirilmesi üzerine Kasım 1856’da 25.000 kuruş maaşla boşalan Maliye Nezareti’ne üçüncü kez memur edilmiştir[38]. Temmuz 1857’de azledilse de Mart 1858’de dördüncü ve son kez bu göreve dönmüştür[39]. Şubat 1859’da Meclis-i Vükela’da aleyhinde bir tartışma çıkan Safvetî Paşa, yaşanan mali krizin kendisinin kötü yönetiminden kaynaklandığı suçlamalarıyla karşılaşınca istifasını vermiştir[40]. Bunun üzerine 26 Şubat’ta Evkaf-ı Hümayun Nazırı Hasip Paşa ile becayiş edilmiştir[41]. Kasım 1859’da atandığı Meclis-i Vâlâ başkanlığını ise Temmuz 1861’deki azline dek sürdürmüştür[42]. 2 Ocak 1865’te Sultan Ahmed yakınlarındaki konağında vefat eden Safvetî Paşa’nın naaşı Eyüp’te Bostan İskelesi sokağında bulunan Mihrişah Valide Sultan Sıbyan Mektebi haziresine defnedilmiştir[43].
Sirkeci civarında Hocapaşa Camii’ne yakın bir konumda Ebussuud Caddesi ve Safvetî Sokağı’nın buluştuğu yerde Safvetî Paşa’nın inşa ettirdiği bir Nakşibendi tekkesi yer almaktadır. 2017’de restorasyona alınan harap haldeki bu yapının günümüzde TÜRGEV’in eğitim amaçlı kullanımına tahsis edilerek varlığını sürdürmesine olanak sağlanmıştır. Bu dergâhın yanı sıra Safvetî Paşa’nın Yeniköy’de Osman Reis Camii bitişiğinde zaman içerisinde ortadan kalkan bir çeşmesi ile Karaköy’de Hüseyin Ağa Mahallesi’nde bir dergâhı olduğu bilinmektedir[44].
Safvetî Paşa’nın Aleyhindeki Hiciv ve Tezyif Layihası
Safvetî Paşa’nın Tanzimat ilkelerinin icraya koyulduğu 1841-1845 yılları arasında yürüttüğü maliye nazırlığı olaylı bir dönem olmuştur. Bu hususu, aleyhinde hazırlanan ve “Mâliye Nâzırı Musa Safvetî Paşa ve Küçük Mâliye Deyu Telkîb Olunan Şeriki (Muîni Tüccardan Baltacı Todoraki) Aleyhinde Devlet-i Aliyye’nin Umûr-ı Mâliyyesine Dâ’ir Kaleme Alınmış Olan Lâyihanın Tercümesidir” başlıklı bir rapordan daha iyi anlatan bir kaynak olmadığı iddia edilebilir. Söz konusu raporun tespit edilebilen iki önemli nüshası bulunmaktadır. Bunlardan biri Atatürk Kitaplığı’nın bir fonu olan Muallim Cevdet yazmaları arasındadır[45]. Diğeri ise Atıf Efendi Kütüphanesi’nden Süleymaniye Kütüphanesi’ne intikal eden Mehmed Zeki Pakalın’a ait kıymetli evrak içerisinden çıkmıştır[46]. MC. Nüshası kapaklı 195x100 mm boyutlarında olup 18 yazılı varaktan oluşmaktadır. AE. Nüshası ise 143x72 mm boyutlarında ve 23 varaktan meydana gelmektedir. Raporun yazarı ve muhatabı hakkında bir bilgiye rastlanmamıştır. Rika hattıyla kaleme alınan nüshaların yazım biçiminden farklı iki yazar tarafından çoğaltıldığı anlaşılmaktadır.
Makalede mukayeseli bir neşri yapılan yazmaların tanziminin Paşa’nın azline yakın bir tarihte sonlandığı muhtevasında yer alan hadiselerin kronolojisinden anlaşılmaktadır. Bilhassa son cümlelerde geçen “Safvetî Paşa azl ve ibreten li’s-sâirîn te’dîb ve mücâzât olunmaz ise artık Devlet-i Aliyye’den hayır yokdur imdi gerek Devlet-i Aliyye ve gerek kadîm Avrupa’nın usûl-i politikası haklarında muzır ve vahîm olan usûlü himâyet eden zâtı azl etdirmek muktezâ-yı şân-ı sefâretdir” sözünden üretilme sebebinin paşayı maliye nazırlığından azlettirmek olduğu ve muhatabının da yabancı elçiliklerden biri olabileceği çıkarılabilir[47].
Layiha yazarı, Safvetî Paşa hakkındaki iddialarına geçmeden önce Osmanlı devlet adamlarının birbirleriyle olan mücadelelerinin ülkenin siyasi menfaatlerine zarar verdiğini dile getirmiştir. Ricalin bir kısmının kamu menfaatini teferruat olarak gördüğünden makamlarını muhafaza etmek veya düşmanlarını azil ve sürgün ettirmek gibi faaliyetlerle meşgul olduğunu ve devletin gelirlerinin birçok hilekâr ve hırsız kimseler tarafından yağmalandığını zikretmiştir. Bu şahıslardan biri olarak da Maliye nazırı olan Musa Safvetî Paşa’yı işaret etmiştir. İlk icraatı Maliye Nezareti’ne atanması hadisesiyle başladığı ifade edilen Paşa, 1840’ta Şam defterdarlığı görevine getirildiği sırada iddiaya göre İstanbul’da kalabilmek için memuriyetine gitmeden önce Misiyani adlı bir bankere, ortağı Baltacı Todoraki aracılığıyla 400.000 kuruşun üzerinde rüşvet vermiş ve bu rüşvetin ilgili yerlere ulaştırılmasıyla maliye nazırı olmuştur[48].
Layihada Paşa’nın ilk büyük faaliyeti olarak Hariciye Nazırı Reşîd Paşa’nın 1841 yılında meydana gelen azli gösterilmektedir. Devlet malının çalınması, haksızlık ve zulüm gibi konularda birbirleriyle çatışan iki devlet adamından Reşîd Paşa, Safvetî Paşa’nın suistimal ve yolsuzluklarını araştıran ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Osmanlı Devleti’nin başına açtığı gaileleri çözmek için uğraşıp dost ülkelerin elçileriyle ittifaklar kuran bir bürokrat olarak tasvir edilmiştir. Safvetî Paşa ise bu ilişkilere tahammül edemeyen ve önce Reşîd Paşa’yı ardından onunla aynı yolda gittiği sanılan selefi Sarim Paşa’yı Sırp prensliğinde 1843 yılında yaşanan istikrarsızlığı kullanarak görevinden aldıran bir şahıs olarak betimlenmiştir[49]. Paşa’nın faaliyeti layihaya bakılırsa iki devlet adamını azlettirmekle sınırlı kalmamıştır. Ovakim adlı bir Ermeni mühtedinin idamından istifade ederek eski maliye nazırı ve rakibi konumundaki Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye Reisi Nafiz Paşa’yı da saf dışı bırakmıştır[50]. Üstelik bu mühtedinin idamını başında şapka ve üstünde frenk elbisesi ile tantanalı bir şekilde yaptırdığı ileri sürülen Safvetî Paşa’nın hareketleri, yabancı elçilerin başkenti terk edeceği şeklindeki tepkilere ve paşanın kendisinin dahi inanır hâle geleceği iç isyan tehlikesine yol açmıştır[51]. Bir müddet sonra Bilecik’te de benzer bir vaka meydana gelmiş ve iddiaya göre Safvetî Paşa burada ihtida eden bir Rum’un idamını da Reşîd Paşa’nın çıraklarından Beylikçi Efendi’nin yerine kendi müntesiplerinin birinin getirilmesinde kullanmıştır[52].
Safvetî Paşa’nın ahlaki ve siyasi yaklaşımına dair genel kanaat layihada Reşîd Paşa’yı azlettirdikten sonra onun siyasetine zıt bir çizgi benimsediği yönündedir. Ağırlıklı olarak Paşa’nın yaptığı reformları bozmaya çalışan biri olarak gösterilen Paşa, dini taassup ve eski düzen taraftarı şeklinde tarif edilmiştir. Hatta paradan başka “Allah-peygamber bilmediği” ve gayrimüslimlere yapılan zulümlerin destekçisi olduğu dahi yazılmıştır[53]. Layiha yazarı, Mustafa Reşîd Paşa’nın İngiltere ve Fransa’nın desteğini alarak binbir zorlukla kazandığı nüfuzun Safvetî Paşa gibi kişiler yüzünden bir işe yaramadığına da dikkat çekmiştir. Bu duruma örnek olarak 1840 yılında çıkarılan kaimeleri göstermektedir. 100.000 kese ve faizli olarak piyasaya sürüldüğü aktarılan[54] kaimeler, Reşîd Paşa döneminde üç aylık faizi ödenmiş ve muteber bir değişim aracı hâline gelmişken Maliye Nazırı Safvetî Paşa’nın faiz ödemelerine çeşitli engeller çıkarması üzerine hızla değerini kaybetmiştir. Eylül 1841’de %7-8 zararına alınıp satıldığı ileri sürülen kaimelerin böyle bir yola girmesinde Safvetî Paşa’nın devlete ihtiyaç malzemesi satan müteahhitlere kaimelerin düşeceğini önceden haber vermesinin de etkili olduğundan bahsedilmektedir. İddiaya göre Paşa ve ortakları kaimenin düşüşünden nemalanırdı. Bilhassa Galata’da bulunan banker Baltacı Todoraki hazineden alacaklı olan tüccarların elinden %5-7 komisyonla yüklü miktarda kaime satın alır, bu kağıtları hazineye getirip nakde çevirirdi. Bu muamele söz konusu tüccarlar tarafından bir gün Sadarete şikâyet edilince Safvetî Paşa’nın azli kararlaştırılmıştı. Ancak devlet adamlarının fevkalade korkup çekindikleri Boğaziçi’nde yalısı bulunan bir zatı ziyaret eden maliye nazırı, durumu anlatıp işlemin hazine yararına 3.600 kese menfaat getirdiğini dile getirerek azil tehlikesini atlatmıştı. Sadece Kaptan-ı Derya Tahir Paşa cesarete gelerek paşaya karşı çıkmaya devam etmiş ve hazinenin kazancının 20.000 keseden fazla olduğunu ispatlayabileceğini açıklayarak Safvetî Paşa’nın aradaki farkı cebine indirdiğini ima etmiştir. Bunun üzerine Safvetî Paşa ve ortaklarının kaimelerden kazanç sağlamaktan vazgeçtikleri ileri sürülmüştür[55]. Safvetî Paşa’nın ayrıca 1843 tarihli Tashih-i Ayar Kararnamesi gereğince darbedilecek olan yeni gümüş sikkelerin ayarının belirlenmesi konusunda Darphane Müdürü Düzoğlu Mihran Bey ile sorun yaşadığı da öne sürülmüştür[56].
Layiha yazarına göre kaimeler üzerindeki komisyonculuğuna darbe vurulan Safvetî Paşa yeni bir kaynaktan çıkar sağlamaya yönelmişti. Şöyle ki Paşa ve arkadaşları askerlerin ihtiyaçlarını temin eden Masarıfat Nezareti aracılığıyla suistimallerini devam ettiriyordu. Sergi adı verilen tahvilleri tüccarlara vererek ordu için malzeme satın alan masarıfat nazırına düzenli olarak akçe verilmesi gerekirken, Safvetî Paşa görevini aksatırdı. Şikâyetçi tüccarlara cüzi bir ödeme yapılır ve geriye kalanlar Baltacı Todoraki’ye yönlendirilirdi. Ellerindeki sergilerin nakit karşılığını hazineden alamayan bu iş adamları, %12 ila 20 nispetinde bankere iskonto öderlerdi. Safvetî Paşa’nın ortağı olarak zikredilen Baltacı da kendisine getirilen bu kağıtları tıpkı kaimelerde olduğu gibi hazineye iade edip aradaki farktan haksız kazanç sağlardı. Masarıfat Nazırı Edhem Efendi yolsuzluğu fark edip nazırdan sergi yerine akçe verilmesini isteyerek konuyu diğer nazırlara aktarınca Safvetî Paşa kaçamak yanıtlarla yanlışlık olduğunu ve nakit verileceğini beyan etmişti. Müteakiben bir bahane ile Edhem Efendi’yi azlettirmiş ve yerine müntesibi olarak gösterilen Sadi Efendi’nin tayinini sağlamıştı[57].
Ne var ki Sadi Efendi de selefi ile aynı akıbeti paylaşacaktı. Zira layihaya göre masarıfat nazırlığı yaptığı dönemde Safvetî Paşa’nın ortağı Baltacı Todoraki nizamiye askerlerinin elbise vb. ihtiyaçlarının sadece kendisinden satın alınmasını öngören bir mukavele hazırlatmış, ancak Sadi Efendi, askerin ihtiyaçlarının tek bir tüccardan alınmasını kabul etmemiştir. Safvetî Paşa bunun üzerine nazırı istifa ettirebilmek için çok uğraş sarf etmişse de başarılı olamamıştır[58]. Bu arada devlete mal satmak isteyen yabancı tüccarların talepleri kabul edilerek dışarıdan bir şikâyetin vuku bulmasının önüne geçilmiştir. Sadi Efendi’nin nizamiye askeri için Mısır’dan pirinç getirtme girişimleri de Safvetî Paşa’nın gelen ürünlerin kalitesini beğenmemesi üzerine sekteye uğratılmıştır. Ancak layihaya göre Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın aynı pirinçleri Baltacı Todoraki aracılığıyla göndermesi üzerine Maliye nazırı itirazından vazgeçmiştir[59].
Sadi Efendi’nin yanı sıra Safvetî Paşa’ya karşı çıkanlardan bir diğer ismin de Seraskerlik müsteşarlarından Osman Efendi olduğu nakledilmektedir. Rıza Paşa’nın müntesibi olarak layihada takdim edilen bu kişi, efendisinin güç ve nüfuzunun maliye nazırı tarafından suistimal edildiğini etrafta söylemeye başlayınca Tophane Müdürlüğü’ne tayin olunmuş, kısa bir süre sonra da vefat etmiştir[60].
Masarıfat Nezareti üzerinden yürütüldüğü ileri sürülen yolsuzlukların bir benzerinin Seraskerlikte de yapıldığı layihada iddia edilmiş, ancak Tersane-i Âmire’ye nüfuz edilemediği kaydedilmiştir. Bunun sebebi de Kaptan-ı Derya Tahir Paşa’nın böyle suistimallere müsaade etmemesi olarak gösterilmiştir. Fakat kısa süre içerisinde azledilen paşanın yerine eski serasker Halil Paşa’nın getirilmesi, Safvetî Paşa ve arkadaşlarının önündeki engelleri kaldırmıştır. Zira Halil Paşa layiha yazarına göre idaresinde bulunan işlere pek karışmaz, tersaneye ait işleri Safvetî Paşa’nın kardeşi Müsteşar Mustafa Rıza Efendi aracılığıyla hallederdi. Bundan dolayı donanmanın ihtiyaçlarıyla eskiden alakadar olan komisyoncular işlerinden olmuştu. Mustafa Efendi de biraderi gibi yolsuzlukla anılırdı. Örneğin onun döneminde tersane için bir maldan bir kantar alınırsa tüccara iki kantarlık sergi verilirdi. Layihaya bakılırsa Safvetî Paşa’nın böyle birkaç kardeşi olsa devletin iflası pek yakındı. Hassa ordusunun masrafları da aynı usulle görülmekte, Baltacı Todoraki ile Misiyani bankerlerin tekeline bırakılmaktaydı[61].
Safvet Paşa’nın öte yandan askerin zahiresinin teminini Arpacı Agop ve Süleyman Bey adlarında iki müntesibine havale ettiği belirtilmiştir. Paşa, iddiaya göre bu kişileri vilayetlere yolluyor ve yazdığı emirlerle mahalli idarecileri uyararak işlerini kolaylaştırıyordu. Bu yöntem ile tedarik edilen zahire başka tüccarlar daha ucuza ve kaliteli zahire getirse de diğerlerine üstün tutuluyordu. İmparatorlukta tarımın kalkındırılması amacıyla kurulan Ziraat Meclisi üyeleri ise takip edilen usulden şikayetçi olmalarına rağmen Safvetî Paşa’nın ortağı Misiyani meclis üyesi olduğu için bir şey söylemekten çekiniyor ve ağızlarını açamıyorlardı[62].
Layiha yazarına göre öşür gelirlerinin müzayedesinde de Safvetî Paşa’nın müdahaleleri etkili olmuştur. Reşîd Paşa’nın hariciye nazırlığı döneminde 30.000 kantar zeytinyağı satılması kararlaştırılmışken satış ile teslim arasında altı aylık bir gecikme yaşandığı sırada Maliye Nezareti’ne Safvetî Paşa atanmıştı. Aradaki sürede fiyatında yükseliş aşikâr olan yağdan Baltacı Todoraki’ye önceki fiyattan 15.000 kantar satılmıştı. Bu yüzden zeytinyağına erişim güçleşmiş, bazı müşterilere taahhüt edilenin ancak yarısı kadar teslimat yapılabilmişti. Safvetî Paşa, yabancı elçilerin şikayetlerine aldırış etmemişti. İddiaya göre ortağı Todoraki’ye teslimatta öncelik tanınmasını emredince İngiltere’nin Ayvalık’ta bulunan konsolosu durumu tahkike başlamış, Osmanlı hükûmetine yed-i vahid usulünü kaldıran 1838 tarihli antlaşma hatırlatılmıştı[63].
Safvetî Paşa’nın yolsuzluğunu gösteren bir başka örnek olarak da layihada memurlardan Kadri Efendi’nin ölümü üzerine açığa çıkan bir dizi esrar manzumesi gösterilmiştir. Varisi olmayan bu şahsın mirası mîrîye kalmış, Safvetî Paşa muhallefatın muhasebesiyle ilgilenmesi için birkaç memur görevlendirmişti. Merhumun 7.000 kuruştan ibaret bir maaşı olduğu bilinmesine karşın 30.000 kese (15 milyon kuruş) servetinin zuhur etmesi ve Baltacı Todoraki’de 4.000 keselik (2 milyon kuruş) temessüğü (borç senedi) bulunması hayret uyandırmıştı. Bu durum halk arasında dedikodulara neden olunca Kadri Efendi’ye ait borç senedi kayıplara karıştırılmıştı. Keza Kadri Efendi’nin Boğaziçi’nde 3-400.000 kuruş değerinde bir yalısı olduğu ve Safvetî Paşa’nın 70.000 kuruş bedelle bu binayı kardeşinin üstüne geçirdiği de layihada şaşkınlık veren gelişmeler arasında zikredilmiştir[64].
Layiha yazarına göre Safvetî Paşa’nın hemen hemen her faaliyetinde başlıca destekçisi olan Baltacı Todoraki İzmir’de ucuzlayan buğdayı alıp satarak büyük kârlar elde eden birisiydi. Paşa ile birlikte şehrin gümrükleri üzerinden bir tekel kurduğu iddia edilmiş ve burada Banker Tıngıroğlu’nu da ortak yaptıkları savunulmuştur[65]. Kâğıt üzerinde Hamdi Bey’e verildiği ileri sürülen gümrükler, bir müddet sonra Raşid Efendi’ye ihale edilerek hasılatı azaltılmaya çalışılmıştır. Ancak Safvetî Paşa yüzünden İstanbul’da yer edinemeyen bazı tüccarların İzmir’de ticarete yönelmeleriyle buranın gümrük gelirleri bir yıl içerisinde üç katına çıkmıştır[66].
Safvetî Paşa, II. Mahmud’un Avrupa’ya yolladığı talebeleri geri getirtmekle de itham edilmiş, paşayı azlettirmeye Serasker Rıza Paşa’nın nüfuzunun bile yetmediği yazılmıştır[67]. İddiaya göre serasker halihazırda Arnavutluk’ta bir isyan varken Safvetî Paşa azledilirse devlet idaresinin zarar göreceği düşüncesindeydi. Söz konusu ayaklanmaya değinen layiha yazarı bu meselenin arkasında üç kardeşin bulunduğunu belirtmiştir. Hepsi servet sahibi olduğu yazılan biraderlerin zenginliklerinin büyük bir bölümü İstanbul sarraflarının elindeydi. Aralarında para meselesi zuhura gelince küçük kardeşleri Safvetî Paşa’ya gitmiş, Maliye nazırı ise kardeşlere önce nasihat ettikten sonra Anadolu’ya sürgüne gönderilmelerine neden olmuştur. Bu olay üzerine idarecilerinin geri dönmesini isteyen ve orduya yazılmaya karşı çıkan Arnavutların isyan bayrağını açtığı ifade edilmektedir[68].
Layihaya göre Safvetî Paşa’nın maliye nazırlığı döneminde Avrupa’da kıtlık emareleri görüldüğü iddialarının ortaya çıkması devlet adamları arasında ciddi bir paniğe yol açmıştır. Bunun üzerine Osmanlı topraklarından buğday ihracatının yasaklansa da hadise araştırılarak böyle bir kıtlığın olmadığı tespit edilmiş, söylentilerin arkasından yine Safvetî Paşa çıkmıştır. İstanbul halkının ve nizamiye askerlerinin zahire ihtiyacının bir şirkete verilmesini öneren Paşa’nın esas niyeti, mevcut telaş ortamında devlet adamlarının gözünden kaçmıştır. Buğday ihracatı yasağının haberi vilayetlere ulaşınca fiyatlarında önemli bir düşüş yaşanmıştır. Daha ucuza buğday toplanmasına yol açan bu gelişme üzerine şirket hanesine 40.000 keseye yakın bir kâr yazılmıştır[69].
Hülasa Safvetî Paşa ve müntesipleri hakkında yukarıda değinilen ağır ithamların nihayetinde ümitsiz bir tablo çizen layihada son bir uyarı yapılmıştır. Maliye nazırı olduğu süre zarfınca herkesi susturacak kadar maddi birikime sahip olduğu ifade edilen Paşa, görevinden alınmadığı takdirde Osmanlı Devleti’nden bir hayır beklemenin mümkün olmadığı aktarılmıştır[70].
Sonuç
Tanzimat’ın ilk yıllarında tartışmalı bir figür olarak ortaya çıkan Musa Safvetî Paşa, Babıali ile saray yanlıları arasında yaşanan hizipleşmenin aktif bir tarafıdır. Biyografisi incelendiğinde idari mekanizmanın modernleştiği bir sırada son derece kritik görevler üstlendiği anlaşılan Paşa’ya dair yazılanlar dikkate alınacak olursa iki kutuplu bir tarihsel imajın çizildiği görülmektedir. Safvetî Paşa bir yandan mali disiplini tesis etmeye çalışan ve aldığı usulsüz talimatlara aldırış etmeyen bir nazır olarak öne çıkarılırken, öte yandan tüccarlarla kurduğu ilişkiler nedeniyle mali yapıyı kendi çıkarları doğrultusunda kullanan bir şahsiyet olarak tavsif edilmiştir. Bu makalenin konusu olan ve Paşa’nın birinci maliye nazırlığına dair ilginç ayrıntılar veren rapor, ikinci yaklaşımın en ağır ve sivri emsallerinden birini temsil etmektedir.
Paşa’nın faaliyetleri hakkında dramatik bir betimleme sunan rapor mübalağalı ve politik kaygılarla kaleme alınmış bir metin gibi görünse de Tanzimat maliyesinin yapısal problemlerini ve suistimale müsait mekanizmaları keşfedebilmek açısından dikkate değerdir. Bilhassa Safvetî Paşa’nın dört yıllık bir süre boyunca yürüttüğü Maliye Nezareti makamının şahsi menfaatler için kullanıma açık bir görünüm arz etmesine, sergi ve kaime gibi finansal enstrümanların keyfi bir yönetime kolay kanalize edilebilme potansiyelini taşımasına ve devlet adamları ile hazine müteahhitleri arasındaki denetimsiz ilişkilere dair hususlar modernleşmenin sancılı ve girift bir süreç olduğunun aleni bir delilidir. Diğer bir deyişle bu rapor bireysel bir anlatıyı sunmakla birlikte kurumsallaşma yolundaki engelleri de yansıtan değerli bir metindir.
Bir hiciv ve tezyif ürünü olaraksa rapor, Tanzimat bürokrasisinde kişisel rekabet ve hesaplaşmanın kurumsal işleyişe doğrudan tesir ettiğini göstermektedir. Dolayısıyla bu gibi yazıların ortaya çıkarılarak tarih araştırmacılarının istifadesine sunulması, belirli devlet adamlarının hayatı ve faaliyetlerini aydınlatmanın ötesinde bir anlam taşımakta, siyasi kültürün rengini ve arka planda seyreden gerilimleri kavramak açısından literatüre özgün bir anlatım kazandırmaktadır.
EKLER
Ek I: Raporun Transliterasyonu[71]
Mâliye Nâzırı Musa Safvetî Paşa ile Küçük Mâliye Deyü Telkîb Olunan Şerîki[72] ‘Aleyhinde[73] ve Devlet-i ‘Aliyye’nin Umûr-ı Mâliyesine Dâʼir Kaleme Alınmış Olan[74] Lâyihanın Tercümesidir.
[vr. 1] Memâlik-i ‘Osmaniyye’de vukû‘ bulan hâlât-ı nâ-marziyyeden olarak herkesin kesb-i ıttılâ‘ itmiş olduğu irtişâ ve isrâf-ı emvâl maddeleri henüz gazete evrâkına dercle i‘lân olunmamışdır Vükelâ-yı Devlet-i ‘Aliyye’den ba‘zısı ‘indinde menâfi‘-i ‘âmme ve insâf ve hakkâniyet husûsları müteferri‘ât kabîlinden olmakdan nâşî gâh muhâfaza-i câh ve gâh ‘azl ve teb‘îd-i husemâ zımnında ortaya bir bahâne komakla devlet-i müşarun-ileyhânın menâfi‘-i politikiyyesine bile halel virmekdedirler ve devlet-i müşârun-ileyhânın zâ‘f-ı hâli işbu usûl-i muzırradan neş’et idüb giderek harâbiyetini müntic olacağına[75] şübhe yokdur üç seneden berü vukû‘ bulmakda olan irtişâ ve zulm keyfiyyetleri hiçbir vakitde bu dereceye varmamışdır ve birkaç hîlekâr ve sârık kimesneler devlet-i müşârun-ileyhânın vâridâtını külliyetle nehb ve gâret itmekdedirler ve Umûr-ı Mâliye Nâzırı merâmına nâ’il olmak içün her bir tarîki ittihâz itmekde olduğından nakl ve hikâyesine ibtidâr olunub şöyle ki bin sekiz yüz kırk senesi paşa-yı müşârun-ileyh Şam defterdarlığına me’mûr oldıkda ‘azîmetinden evvelce me’mûriyyet-i mezkûrenin âhara virilmesiyle kendi Dersa‘âdet’de kalmak üzere Küçük Mâliye ma‘rifetiyle Misiyani [يانى ميسى] nam bir kimesneye dört yüz bin guruş i‘tâ idüb merkûm dahi meblağ-ı mezbûru îcâb iden mahalle virmiş ve birkaç gün mürûrunda meblağ-ı mezbûrdan başka külliyetlü akçe dahi yine tarîk-i mezkûr üzere i‘tâ iderek müşîrlik rütbesiyle Umûr-ı Mâliye Nezâreti’ne me’mûr olmuşdur müşârun-ileyhin Devlet-i ‘Aliyye’ye evvel-be-evvel ibrâz eylediği hizmet ol târîhde Umûr-ı Hâriciye Nâzırı bulunan Reşîd Paşa’nın ‘azli olub çünki müşârun-ileyh Reşîd Paşa sirkat-i emvâl ve mezâlim ve ta‘addiyâtın men‘ine sa‘y itmiş olduğundan her ne olur ise olsun deyub teb‘îdini lâzımeden ‘add itmişdir bu sûretde müşârun-ileyh Reşîd Paşa Devlet-i ‘Aliyye’yi izmihlâlden tahlîse çalışarak ibtidâ-yı emrde Hazîne-i Şâhâne’nin idâresi uhdesine muhavvel olan zâtın ya‘ni Safvetî Paşa’nın nezâret ve tecessüs olunmasıyla hazîne-i mezkûrenin nehb ve gâretden vikâyesine şürû‘ ve mübâşeret itmesinde pek fenâ davranmışdır bu sebebden ki Safvetî Paşa Reşîd Paşa’nın işbu usûl-i cedîde-i mâliye husûsunda olan re’y ve mütâla‘asını tasvîb itmeyüb kendisi başka re’yde idi ve vakâyi’-i Mısriyye’den sonra Reşîd Paşa tahsîl-i âsâyiş-i hâl ve Devlet-i ‘Aliyye’nin dostu bulunan süferâ-yı ecnebiyye ile bi’l-ittifâk bil-cümle husûsâtı hüsn-i nizâma vaz‘ ve idhâl eylemek niyetinde iken Safvetî Paşa bu usûlü [vr. 2] beğenmeyerek ikide birde düvel-i mütehâbbeden gücendirüb ba‘dehû uzlaşılacağı vakitde husemâsından birinin ‘azl ve teb‘îdine vesîle ve bahâne peydâ eylemek kasdında olub hatta Sırb maddesini Sarim Efendi’nin ‘azline ve Ovakim nâm Ermeni’nin katl ve i‘dâmını hakîkatde hasm ve rakîbi olub devr-i sâbıkda on sene kadar Mâliye Nezâreti’nde müstahdem olan Nafiz Paşa’nın tebdîline ve maktûl-i mersûmun keyfiyyetine nazîre olarak bir az vakitden sonra medîne-i Burusa civârında kâ’in Bilecik nâm mahalde İslâm olurum dimiş olan Rum’un katlini dahi Beylikci Efendi’nin infisâline bahâne ittihâz eylemişdir ve Reşîd Paşa’nın çerâğlarından ‘azl olunmadık yalnız efendi-i mûmâ-ileyh kalmışken ol dahi ol vakit ‘azl olunub yerine Safvetî Paşa’nın çerâğlarından biri nasb kılınmışdır[76] hâlbuki efendi-i mûmâ-ileyh Paris sefârethânesinde müstahdem olarak müddet-i medîde belde-i mezkûrede[77] ikâmet itmiş mütehayyizândan bir zât idi ve Reşîd Paşa Fransa ve İngiltere devletlerini Devlet-i ‘Aliyye’ye celb itmek husûsuna sa‘y ve ikdâm iderek ‘akl ve fetâneti ve niyât-ı hasenesi ve ashâb-ı istikâmetden olması cihetleriyle zâtına mahsûs nüfûz kesb itmekde olduysa da küllü yevm devleti tarafından zuhûra gelen hatâlardan nâşî nüfûzu bir işe yaramadığından başka nefy suretinde[78] Paris’e irsâl olunmuşdur ve bundan beş sene akdem Devlet-i ‘Aliyye ile Mısır beyninde vukû‘ bulan hâlât esnâsında yüz bin kise akçelik fâ’izli eshâm kavâ’imi tertîb olunub paşa-yı müşârun-ileyhin nezâreti hengâmında üç aylık fâ’izi tamâmen edâ olunmuş ve kavâ’im-i mezkûre giderek kesb-i i‘tibâr itmekde bulunmuş iken Safvetî Paşa Mâliye Nezâreti’ne me’mûriyetinde fâ’iz i‘tâsına dâ’ir gûn-a-gûn bahâne ile maslahatı menâfi‘-i mahsûsasına tatbîk zımnında ol kadar îrâs-ı mevâni‘ itdi ki ol esnâda kavâ’im-i mezkûrenin i‘tibârsızlığı günden güne tezâyüd buldu ve bin sekiz yüz kırk bir senesi eylülünde kavâ‘im-i mezkûre yüzde yedi sekiz guruş zararına alınub virilmekde olub eğer öylece kalaydı yüzde on ikiye ve on beşe ve belki yirmi beşe kadar çıkması melhûz idi ve kavâ’im-i mezkûrenin bu gûne i‘tibârdan sukûtuna sebeb Mâliye Nâzırı’yla etrâf ve müte‘allikâtı olub şöyle ki mirîye ba‘zı levâzımat veren bir kimesne virdiği eşyânın bedelini kâ’ime olarak almak üzere iken nâzır-ı müşârun-ileyhle mülâkatında eshâm kavâ’imi giderek az eksiğine tedâvül ideceği me’mûl olduğundan vereceğim eşyâdan ba‘zısının tenzîli mümkündür didikde müşârun-ileyh eyü düşün kâ’imeler böyle kalmayub belki yüzde on beş yirmi noksânına gidecekdir sonra zarar idersin deyü cevâb virmekle işbu cevâb herkese münteşir olarak irtesi günü yüzde iki daha noksânına[79] gitmeğe başlamışdır ve paşa-yı müşârun-ileyhin işbu hareketinden merâmı şu idi ki kavâ’im-i mezkûre fakat Dersa‘âdet’de cârî olmağla bi’l-cümle vâridât-ı mîriyye tışarudan nakd olarak vürûd idüb müşârun-ileyhin Galata’da şerîki Küçük Mâliye’den [vr. 3] mâ‘adâ kâ’ime iştirâ ider kimesne olmadığından şahs-ı mersûm bütün kâ’imeleri bi’l-iştirâ der-‘akab hazîneye getürüb bilâ-noksân nakde tebdîl ider ve müşârun-ileyh dahi duyûn-ı mîriyyeyi bilâ-noksân kâ’ime olarak edâ eyler idi ve mîriden matlûblarına bedel-i kâ’ime alan kimesneler gerek mu‘amelât-ı ticâretleriyçün ve gerek Avrupa üzerine kambiyo almak içün nakde muhtâc olduklarından Mâliye Nâzırı’ndan aldıkları kâ’imeleri Küçük Mâliye’ye getürüb tebdîl itdirerek yüzde beş altı yedi guruş zarar itmekde idiler işte kâ’imelerin Büyük Mâliye’den Küçük Mâliye’ye ve Küçük Mâliye’den Büyük Mâliye’ye gidüb gelmesi zikr olunan ashâb-ı matlûba şu kadar zarârı mü’eddî olur idi Dersa‘âdet’de mukîm tüccâr bu keyfiyyetden telâşa düşüb pek çok âdemin yıkılacağını dahi derk ve iz‘ân eylediklerine mebnî Mâliye Nâzırı hâzır olduğu halde Sadrıa‘zam’a ‘arz-ı hâl virüb sadr-ı müşârun-ileyh ‘arz-ı hâli ba‘de’l-mütâla‘a tüccâr-ı merkûmeye biraz su’âl îrâd itmekle işbu su’âllerden[80] nâşî nâzır-ı müşârun-ileyh dahi müzâkereye girişdikde tüccâr-ı merkûmenin ‘arz ve ifâde itdikleri hîlelerin sıhhat ve hakîkati sadr-ı müşârun-ileyh ‘indinde tebeyyün itmiş ve bunun üzerine vükelâ-yı Devlet-i ‘Aliyye’nin cümlesi nâzır-ı müşârun-ileyhin ‘azline muntazır bulunmuşiken ba‘dehû tahkîk olduğuna[81] göre müşârun-ileyh ahşamısı Boğâziçi’nde kâ’in[82] bir sâhilhâneye gidüb orada bir zât ile maslahata karâr[83] virmiş ve irtesi günü Meclis-i Şûra’ya ‘azîmetle kâ’ime husûsunda vâki‘ olan hâlât-ı devletin hayriyçün olub hatta tüccârın beyân itdikleri menâfi‘ mücerred hazîne-i âmireye â’iddir deyü menâfi‘-i mezkûreyi isbât zımnında üç bin altı yüz kîse akçe fâ’ide husûle gelmiş idüğünü hâvî bir kıt‘a sened ibrâz idüb işbu vartadan böylece halâs bulmuşdur ve sadr-ı müşârun-ileyhle vükelâ ve â‘zâ-yı meclîs sâhilhâne-i mezkûrede mülâkât olunan zâtdan havf ve ihtirâzlarına mebnî bu bâbda sükût idüb ancak Kapudân-ı Deryâ bulunan[84] Tahir Paşa kelâma âgâz ile hâsıl olan kâr ve menfa‘at yirmi bin kise akçeyi mütecâvizdir isbâtına[85] muktedirim dimiş ise de sâ’irlerden hiçbiri ağız açmayub fakat kavâ’im-i merkûmenin hîn-i tertîbinde sâdır olan evâmir-i şâhânenin lâyıkıyla infâz ve icrâsına ihtimâm itmek husûsu kendiye tenbîh olunarak ol vechile kavâ’imin fâ’izleri vakt ve zamânıyla edâ olunmuş ve ‘akabinde bilâ-noksân alınub virilmekle[86] başlamağla bu keyfiyyet mülk hakkında hayrı müstelzim olmuşdur ve bundan dolayı nâzır-ı müşârun-ileyhle Küçük Mâliye birkaç bin kise akçe temettü‘ itmişler ise de bu kârdan dûr olduklarından düşünerek yerine başka bir kâr bulub ol kâr şimdiye kadar misli mesbûk olmayan bî-hayâlık ile icrâ olunmaktadır şöyle ki öteden berü Devlet-i ‘Aliyye’de Masârifât Nâzırı unvânıyla ‘asâkirin masârifine bir zât me’mûr olub mûmâ-ileyhin me’mûriyeti ‘asâkir-i berriyeye lâzım gelen bi’l-cümle eşyâ-yı mütennevvi‘ayı mübâya‘a itmek ve azar azar edâ olunmak üzere bâyi‘lere sergiler virilmek ve işbu sergilerin edâsiyçün [vr. 4] beher hafta Mâliye Nâzırı’ndan mebâliğ[87] ahzıyla bâyi‘lere ale’l-hesâb birer mikdâr şey’ i‘tâ eylemek husûslarından ibâret idi lâkin iki seneden berü Safvetî Paşa’nın usûlü Masârifât Nâzırı’na mümkün oldukca az akçe virmek olduğundan duyûn-ı mîriye gûn-â-gûn bahâneler ile uzayub ashâb-ı matlûb şikâyet itdikce merkûmlara cevâb olarak akçe yokdur gelecek ay gelin denilüb irtesi ay gitdiklerinde yine öylece cevâb virilerek ba‘zen cüz’î bir şey edâ olunur idi bu hâl ile merkûmlar me’yûs olarak hazîneye vardıklarında ([88]) zikr olundığı üzere cevâb virilüb ancak Galata’da Küçük Mâliye’ye gidin o işinizi bitirür deyü mersûma gitmeleri kendülere ihtâr olındığından merkûmlar dahi mecbûren Küçük Mâliye’ye gitdiklerinde mersûm yedlerinde sergileri yüzde on iki ve on beş[89] ve yirmi noksânına kırarak ol vechile akçe virdikden sonra şahs-ı mersûm[90] işbu noksânına aldığı sergileri derhal Mâliye Nâzırı’na getürerek nakde tebdîl idüb nâzır-ı müşârun-ileyh dahi ol sergileri matlûbâta mahsûben Masârifât Nâzırı’na virir idi ve kâ’ime husûsunda icrâ olunan hîle burada dahi icrâ olunur idi işbu âsiyâne hareketin ibtidâ-yı icrâsında Masârifât Nâzırı bulunan Hacı Edhem Efendi beher hafta kendiye i‘tâ olunacak mebâliğin yerine Küçük Mâliye’den gelen sergiler i‘âde olındığından ashâb-ı matlûbdan ekserîsine ale’lhesâb olarak habbe-i vâhide virilmemiş iken ba‘zısı sergilerini henüz va‘desi hulûl itmeksizin kâmilen tahsîl itmekte olduğunu müşâhade iderek işbu hîle ve hakkâniyetsizliğe muttali‘ oldukda Safvetî Paşa’dan bir mikdâr akçe istemiş ve bu vechile sergilerin ba‘zısı kâmilen edâ olunarak ba‘zısına hiçbir habbe virilmediğinden virilen akçe taksîm olunsa ashâb-ı matlûbun cümlesi irzâ olunmak mümkün olacağına binâen bundan böyle sergi akçesi virmemesini istid‘â eylemiş ise de müşârun-ileyhi iskât idemediğinden keyfiyyeti Meclis-i Şûrâ’ya ‘arz ile Küçük Mâliye’nin ber-vech-i muharrer noksânına almış olduğu ve ba‘dehû müşârun-ileyhe virüb ol dahi kendiye nakd mesâbesinde i‘tâ eylediği sergileri ibrâz ve takdîm eyledikde müşârun-ileyh zîr-i emrinde bulunan efendi-i mûmâ-ileyhin bu derece cür’et ve cesâretine ta‘accüb iderek derhâl bu senedler yanlışlık ile virilmiş ben tenbîh iderim tebdîl idüb nakd virsünler dimişdir ve bu husûsdan birkaç gün sonra efendi-i mûmâ-ileyh ednâ bir bahâne ile ‘azl olunub yerine müşârun-ileyhin çerâğlarından biri nasb olduğundan nâzır-ı cedîd muhâfaza-i mansıb sevdâsıyla bir müddet sükût itmeğe mecbûr olmuşdur Tahir Paşa’nın kapudânlığı esnâsında Tersâne-i Âmire işbu nehb ve gâretden sâlim ve âzâde iken Devlet-i ‘Aliyye’de fenn-i deryâda yektâ olan paşa-yı müşârun-ileyh hubb-i vatan dâ‘iyesiyle kâ’ime husûsunda ([91]) re’y ve mülâhazasını ‘alenen beyân itmiş olduğundan ‘azl olunub Ser-‘asker-i esbak Halil Paşa Kapudân-ı Deryâ nasb olunmuş ise de el-yevm müşârun-ileyhin [vr. 5] donanma idâresinden başka me’mûriyeti olmayub eğer hıfz-ı câh ve celâl sevdâsında ise zîr-i nezâretinde vukû‘ bulan keyfiyyâtdan sarf-ı nazar itmeğe mecbûrdur çünki tersânenin mecmû‘ idâre-i mâliyesi ve i‘tâ olunan levâzımâtı Mâliye Nâzırı’nın birâderi olub el-ân tersâne müsteşârı bulunan Mustafa Efendi’ye muhavveldir ve Galata’nın Küçük Mâliyesi tersânede daha ziyâde iş görüb şöyle ki kâffe-i levâzımât ([92]) şahs-ı merkûmun ma‘rifetiyle mübâya‘a ve iştirâ olunmak vâcib mesâbesinde olduğundan ‘ömrünü tersânede geçürerek ihtiyâr olmuş olan fakîr dellâllar artık tersâneye ayak basamayacaklardır ve müsteşâr-ı mûmâ-ileyh gûyâ Devlet-i ‘Aliyye’nin hayrını iltizâm itmekde olduğunu isbât zımnında ([93]) bahâ cihetiyle hadd-ı lâyıkında mübâya‘a ve iştirâ eylemekde ise de levâzımât-ı mezkûrenin cinsi ve keyfiyyeti karışık ve mikdâr ve kemiyyeti dahi iki kat olub meselâ bir mâldan bir kantar şey iştirâ olındığı halde bâyi‘ine iki bin kantarlık sergi virilmekdedir el-hâsıl Mâliye Nâzırı’nın tersâne müsteşârı gibi birkaç birâderi daha olmak lâzım gelse Devlet-i ‘Aliyye’nin karîben iflâsa çıkacağına şübhe yokdur ve ‘asâkir-i hâssanın levâzımâtı dahi işbu usûl üzere olub ya‘ni Küçük Mâliye ile Misyani beyninde yed-i vâhid usûlü icrâ olunmaktadır[94] ve hîle ve sirkat ile tahsîl-i menfa‘at olunan maslahatlardan fakat sergi maddesi senevî iki yüz bin kise akçeye karîb olduğundan seksen yüz bin kise akçesi yüzde on ikiden on beş guruşa kadar noksânına kırılmakda olduğuna ([95]) mârrü’z-zikr hîlekârlar bu kadar ile kanâ‘at iderek terk-i hırs ve tama‘ itmeleri lâzımeden iken girüde bi’l-cümle ‘asâkir-i nizâmiyyenin levâzımat ve zehâir ve me’kûlât-ı sâ’iresinin i‘tâsı müte‘addid tüccâra muhavvel olmağla her biri mu‘âmelât-ı ticâretine göre eşyâ-yı mezkûreyi bilâ-vâsıta mirîye bey‘ ve i‘tâ eylemekde oldıklarını çok görerek bu husûsun dahi yed-i vâhid usûlüne idhâli ‘indlerinde lâzım ve mülkiye lâbüdd ‘add olındığından ve husûs-ı merkûmda doyuncaya kadar şey’ yimek mümkün bulunduğundan icrâsına nâ’il olub ya‘ni zehâir maddesine zâhirde Arpacı Agob nâm bir Ermeni ile Süleyman Bey nâm bir kimesne me’mûr kılınarak taşra ahâlîsinin buğday ve arpa ve sâ’ir mahsûllerini cebren iştirâ itmek ve gallenin nakl ve îsâlini teshîl eylemek emrlerini[96] hâvî zâbitân ve me’mûrîne hitâben Mâliye Nâzırı tarafından emirnâme-i[97] sâmîler ve tavsiye mektûbları tahrîr ve merkûm Arpacı Agob ile Süleyman Bey’in me’mûrlarına bi’l-i‘tâ taşraya irsâl ve tesyîr olunmaktadır ve bu vechile iştirâ olunan buğday ve arpa gerek eyü ve gerek fenâ olsun Âsitâne’ye nakl olundukdan sonra mîrî tarafından mu‘ayyen ve maktû‘ olan fî’at üzere iştirâ olunub sâ’irlerinin verdiği buğday ve arpa daha ehven bahaya[98] olsa bile yine beğenilmemektedir ve işbu buğday ve arpa eyalet-i ba‘îdeden [vr. 6] iştirâ ve nakl olduğundan keyfiyyet-i iştirâ ve nakli Mâliye Nâzırı’nın tavsiyenâmeleriyle iştirâ[99] olındığı sûretde neler vukû‘ bulduğu bi’s-suhûle anlaşılur ve Devlet-i ‘Aliyye’nin servet-i hakîkiyyesi mesâbesinde olan zirâ‘at maddesi iki seneden berü haylice meydân almış iken işbu mevâni‘-i cedîdeden nâşî yeni başdan girüleyecekdir ve emr-i zirâ‘ate sa‘y ve ikdâm olunacak yerde bi’l-‘akis men‘ine çalışılmaktadır ve tervîc-i zirâ‘at husûsiyçün müstakil bir meclis tertîb olunub meclis-i mezkûr a‘zâsından ekserîsi hâlât-ı vâkı‘adan dolayı müte’essif olmakda ise de Misyani a‘zâ-yı meclisden bulındığından kimesnenin ağız açmağa mecâli yokdur ve Küçük Mâliye ‘asâkir-i nizâmiyyenin elbise ve mecmû‘ levâzımât-ı sâ’iresini yalnız kendisi virmek üzere bir kıt‘a kontrato senedi tanzîm itmek istemiş ve tersânede vukû‘ bulduğu üzere pek çok ehven bahâlar teklîf eylemiş olduğundan vükelâ-yı fihâmdan ve ulüvv-i cenâb ashâbından birkaç zât işbu gâret-i cedîdenin men‘ini murâd itmişler ise de Safvetî Paşa’nın idâre[100] ve nüfûzuna karşı koyamamışlardır ve Masârifât Nâzırı bulunan Sadi Efendi ‘azl ve müstahdem olan mecmû‘ ketebe tebdîl olunub nezâret-i mezkûre her bir husûsu zîr-i perde-i hafâda bilâteftîş ve rekâbet idâre olunmak üzere büsbütün tâlib-i cedîde ifrâğ olunmuşdur ve kimse nezâret-i mezkûreye yaklaşmağa bile muktedir olmayub fakat Küçük Mâliye ile Misyani bi’l-cümle levâzımâtı i‘tâ ile bahâlarını nakden tahsîle me’mûr olub eskiden kalan ashâb-ı matlûb ya haber ve intizâr itmek ve yâhûd sergilerini yüzde on beş eksiğine kırdırmak şıklarından birini ihtiyâra mecbûr olmuşlardır ve nezâret-i mezkûrenin usûl-i cedîdesi zîrde tafsîl olunacakdır ve a‘şâr-ı şer‘iyyenin müzâyede usûlünce bey‘ ve fürûhtunda müşteriler envâ‘-ı mevâni‘ ile tenfîr olunmakda olub şöyle ki Reşîd Paşa’nın evâhir-i nezâreti esnâlarında ‘öşr olarak otuz bin kantar revgân-ı zeyt hakkâniyet üzere bi’l-müzâyede fürûht olunarak vakt-i fürûhtundan zamân-ı teslîmine kadar mürûru karâr-gîr olan altı mâh müddet zarfında Safvetî Paşa Mâliye Nezâreti’ne me’mûr olduğundan ve revgân-ı zeytin fî’âtı dahi pek çok tezâyüd buldığından Safvetî Paşa altı ay evvel virilen bahâ mûcebince bâ-kontrato şerîki Küçük Mâliye’ye on beş bin kantar revgân-ı zeyt fürûht eylemişdir ve revgân-ı zeytin hîn-i teslîminde ol hesâb olunmuş olan mikdâr revgân bulunmadığından asıl müşterilere fakat nısf mikdârı virildikde düvel-i ecnebiyye süferâsı bu husûsdan iştikâ ile müzâyede usûlü üzere iştirâ iden kimesnelere alıverecek[101] kadar revgân-ı zeyt var iken müzâyededen hâric olarak fürûht olunmuş olduğundan noksân maddesi bundan neş’et eder deyü keyfiyyeti isbât itmişler ise de bu bâbda teb‘alarının haklarını ihkâka muvaffak olamadıklarından başka [vr. 7] Mâliye Nâzırı nihâyet derecede bî-hayâlık iderek şerîkinin sefînesi hamûlesini alub mahall-i maksûda ‘azîmet itmedikce hiç bir kimesnenin hamûlesi virilsün deyü Ayvalık muhassılına emr ve tenbîh itmişdir ve keyfiyyet-i mezkûrenin hakîkatını ol-vakt Ayvalık’da bulunan İngiltere Konsolosu tahkîk itmiş olmağla bu makûle keyfiyyâtın zuhûruna nazaran bin sekiz yüz otuz sekiz senesinde ‘akd olunan mu‘âhede-i ticâretin ahkâmı ne olur deyü su’âl vârid olmaz mı ve İngiltere ve Fransa ve Avusturya devletleri Devlet-i ‘Aliyye’nin ma‘mûriyetini ârzû itdiklerinden yed-i vâhid usûlünü ref‘ itmek üzere Mısır Vâlîsi’ni icbâr itmişler iken Devlet-i ‘Aliyye vâlî-i müşârun-ileyhin bu bâbda ısrârına takviyyet virmekdedir makâm-ı nezâret-i mâliyede müstahdem büyük me’mûrlardan olub Safvetî Paşa’nın mahrem ve hem-töhmeti bulunan Kadrî Efendi bir mâh mukaddem füc’eten vefât idüb vârisi olmadığından ‘âdet-i me’lûfe üzere muhallefâtı mîrîye kalmağla paşa-yı müşârun-ileyh muhallefât-ı mezkûrenin muhâsebesini tanzîm ve tesviye zımnında bir kaç me’mûr ta‘yîn itmiş ve müteveffâ-yı mûmâ-ileyhin yedi bin guruşdan ibâret olan mâhiyesi ancak masârifine vefâ ider iken otuz bin kise akçe kadar servet peydâ itmiş olduğu tebeyyün eylemişdir ve zuhûr iden evrâkı arasında Küçük Mâliye’ye emâneten ve dört bin kise akçe[102] virmiş olduğuna dâ’ir bir kıt‘a temessük bulunmuş ve rivâyet olındığı üzere mûmâ-ileyhin vârisinden sülüsân[103] ile temessük-i merkûm nâ-bedîd olmuşdur çünki bunlar hâliyle ortaya çıksa Kadrî Efendi üç sene zarfında bu kadar servet peydâ eylediği sûretde ‘acabâ efendisinde ne kadar külliyetlü akçe vardır deyü halk söyleyüb duracağından vâriyet-i mezkûrenin ol-vechile na-bedîd kılınmasında iki nev‘ fâ’ide derkârdır ve müteveffâ-yı mûmâ-ileyhin Boğaziçi’nde vâki‘ el-ân üç dört yüz bin guruş ider bir sâhilhânesi olmağla Mâliye Nâzırı yetmiş bin guruş bahâ ile birâderine fürûht eylemişdir ve nâzır-ı müşârun-ileyh vukû‘ bulan hâlât-ı nâ-marziyyeden havf ve haşyete düşüb kendiye bir fenâlık isâbet itmemek zımnında biraz ağırca davranmasını şerîkine bir kaç defa tenbîh itmiş ise de şahs-ı merkûm Devlet-i ‘Aliyye’nin bundan böyle pek[104] çok bekâsı olduğundan ‘acele itmelidir ve bundan kat‘-ı nazar sizin ‘azliniz her dem me’mûl ve muhtemel olduğundan fırsatı fevt itmemek lâzımedendir deyü cevâb virmişdir bâlâda zikri sebkat iden Masârifât Nâzırı Sadi Efendi biraz muhâlefet tarafını tutarak ‘askere[105] virilen levâzımâtın gasb ve telefden vikâyesine say‘ itdiğinden nâşî ‘azl olunub ‘azlinden evvel Safvetî Paşa ile vâki‘ olan müzâkeresinde bi’l-cümle levâzımât-ı muhtelifeyi yalnız bir âdemden alamam ve benim mütâla‘a-i mahsûsama göre devletin hayr ve nef‘i bu usûle menût olsa bile geçen senelerde levâzımât [vr. 8] alınmış olan milel-i muhtelifeden müte‘addid tüccârın matlûblarını ibtidâ-yı emrde edâ itmemek şân-ı devlet değildir binâen-aleyh sâ’ir tüccâra edâ-yı deyn içün iktizâ iden mebâliğ[106] yedime i‘tâ olunmadıkca yalnız bir tâcir ile ahz ve i‘tâ idemem deyü kanûn-ı ‘ırz ve nâmûsa mutâbık cevâb virmiş ve Meclis-i Şûrâ’da yine bu cevâbı virdiğinden başka Safvetî Paşa’nın murâdı düvel-i ecnebiyye ile mün‘akid mu‘âhedâtın mugâyiri olan yed-i vâhid usûlüdür ancak mu‘âhedât-ı mezkûre ahkâmınca her nev‘ yed-i vâhid def‘ ü men‘ olındığından Meclis-i Şûrâ’dan muharrer[107] olarak yedime bir kıt‘a emirnâme virilmedikce bu husûsu icrâ idemem kelimâtını dahi îrâd eylemişdir ve bir me’mûrun bu misüllü sebeb ile ‘azli mümkün olmadığından bi’t-tazyîk isti‘fâya mecbûr olmasıyçün âhar tarîke teşebbüs ile ibtidâ-yı emrde ashâb-ı matlûba ceste ceste edâ olunmak üzere iktizâ iden mebâliğden efendi-i mûmâ-ileyhe hiçbir akçe virilmeyüb fakat kendisinin yüzde on beş noksânına kırılmış olan sergileri i‘tâ olunmuş ve ashâb-ı matlûbdan mezkûr sergileri almağa râzı olsunlar işbu komedyanın mümtedd olduğu ([108]) dört mâha kadar habbe-i vâhide tahsîl idememişler ise de yine efendi-i mûmâ-ileyh me’mûl olduğu vechile isti‘fâ itmediğinden iktizâ iden levâzımâtın tanzîm ve tahsîsiyçün Safvetî Paşa tervîc-i merâmına siper itmek üzere üç zâtdan mürekkeb bir nev‘ meclis tertîb olunub meclis-i mezkûrun tertîbi günü zikr olunan yed-i vâhid kontrato senedi müşârun-ileyhin şerîki Küçük Mâliye ile tanzîm ve imzâ kılınmışdır işbu yed-i vâhid usûlünün tervîc ve te’sîsi esnâsında Rusya Sefîri memâlik-i ‘Osmâniyyede yed-i vâhid usûlünün men‘ini hâvî Devlet-i ‘Aliyye ile İngiltere ve Fransa devletleri beyninde mukaddemâ mün‘akid olan mu‘âhede-i ticâretin esâsı üzere devlet-i müşârun-ileyhâ ile bir kıt‘a mu‘âhede tanzîmine me’mûr olmuş ise de Küçük Mâliye ([109]) ‘akd olunan bâzârlığa vâkıf olduğu gibi me’mûriyet-i merkûmeyi icrâdan ferâgat iderek mîrîye iktizâ iden levâzımâtın i‘tâsı şimdiye kadar Rusya tüccârına memnû‘ mıdır deyü Rızâ Paşa’dan sûret-i şikâyetde isticvâb eyledikde paşa-yı müşârun-ileyh sefîr-i mûmâ-ileyhin işbu ifâdesini kabûl ve icrâ ile Tomaz ve Ralli [تومازورالى] nâm bâzergânın ‘asâkire virilmek üzere celb itmiş olduğu eşyâyı iştirâya meclis-i mezkûru ya‘ni Safvetî Paşa’yı mecbûr itmiş ve bunun üzerine sefîr-i mûmâ-ileyh hoşnûd olmuş ise de İngiltere Elçisi de mûmâ-ileyh gibi şikâyet itdiğinden anın dahi istid‘âsını[110] kabûl birle İngilterelü Hanson [حانسون] nâm bâzergânın eşyâsını mübâya‘a eylemişdir lâkin Dersa‘âdet’de ve civârında bulunan bi’l-cümle ‘asâkire senevî verilen levâzımât-ı mütenevvi‘a iki yüz bin kise akçeyi mütecâviz olub hâlbuki marrü’z-zikr Rusyalu ve İngilterelü bâzergânlardan iştirâ olunan eşyâ dört bin kiseden pek ziyâde olmadığından işbu [vr. 9] mübâya‘ât-ı cüz’iyye kontrato ismiyle ihfâ olunan yed-i vâhid usûlüne halel viremez düvel-i sâ’ire elçileri teb‘alarını himâye itdikleri misüllü Sultan Abdülmecid hazretlerinin teb‘asından olub ehl-i İslâm ve ‘Ȋsevîlerin haklarını ihkâk idecek hâmîleri olmadığından ticâret idecek oldukları hâlde Küçük Mâliye’nin eline geçecekleri ya‘ni kadîmde olduğu üzere mîrîye fürûht itmek içün ba‘zı eşyâ mübâya‘a itmişler ise ya Küçük Mâliye’nin emrince hareket itmeleri[111] ve yâhûd hiç satmamaları lazım geleceği derkârdır işbu müdde‘âyı isbât zımnında geçenlerde vukû‘ bulan keyfiyyet-i ma‘lûmenin nakl ve ta‘rîfi kâfî olub şöyle ki sâlifü’z-zikr Sadi Efendi ‘asâkir-i nizâmiyye içün Mısır’dan külliyetlü pirinc irsâlini Mehmed Ali Paşa’dan istid‘â itmek üzere Mısır Kapu Kethüdâsı Mazlum Bey’e ifâde idüb ifâdesi vechile pirinc Dersa‘âdet’e gelmeğe başladıkda Safvetî Paşa bu pirinc fenâdır ‘asâkire[112] virilen zahîre eyü olmalıdır deyü almamasını efendi-i mûmâ-ileyhe tenbîh itmiş ve her ne kadar Mazlum Bey sa‘y ve gayretde ve efendi-i mûmâ-ileyh dahi ifâdâtda kusûr itmemişler ise de müşârun-ileyhi iskât mümkün olamamışdır ve vâlî-i müşârun-ileyh pirincin bu cihetle beğenilmeyüb kalmasından usanarak bir sâ‘at evvel def‘i husûsunu Çiçenya bâzergâna tenbîh eylediğinden bâzergân-ı merkûm dahi kıyyesi altmış altı paradan Küçük Mâliye’ye ve ol dahi derhâl şerîki Safvetî Paşa vâsıtasıyla doksan iki paradan mîrîye fürûht eylemiş ve vâlî-i müşârun-ileyhin nüfûz ve iktidârı pirinci satmak husûsunda hiçbir şey’e yaramayub Küçük Mâliye ise derkâr olan iktidârını vâlî-i müşârun-ileyhe bu bâbda ızhâr itmişdir bâlâda zikri sebkat itdiği üzere memâlik-i ‘Osmâniyye mahsûlâtının yed-i vâhid usûlüne idhâliyle icrâ-yı zulm olunmakda olduğundan İzmir nâhiyelerinde bir dürlü yed-i vâhid usûlünün tertîbine dahi mübâşeret kılınmakda olub şöyle ki Akdeniz’in ba‘zı sevâhilinde buğday gâlî bahâda olduğundan nefs-i İzmir ile civârı buğdaya muhtâc olmak bahânesiyle İzmir’den buğday ihrâcı men‘ olunmuş ve bu men‘ keyfiyyetinden nâşî derûn-ı eyâletde buğday ucuzladığı gibi Küçük Mâliye bi’l-iştirâ yeni iskeleden kendi sefînelerine tahmîl itmekde ([113]) sevâhil-i mezkûreden mu’ahharan vürûd iden havâdise nazaran oralarda dahi buğdayın bahâsı inmek hasebiyle zikr olunan yed-i vâhid usûlünden vazgeçilmişdir işte serbestiyyet-i ticâreti te’sîs iden mu‘âhedenin hilâfına olarak envâ‘-ı bahâne ve suver-i muhtelife ile yed-i vâhid usûlü icrâ olunmakda olduğu tebeyyün idüb hâlbuki serbestiyyet maddesi içün icrâ-yı emti‘a husûsuna yüzde üç yerine beş ve idhâl-i emti‘a içün dahi yüzde on iki resm-i gümrük virilmekdedir ve âhar bir dürlü yed-i vâhid dahi mücerred devlete hasârı mûcib olduğundan ve Devlet-i ‘Aliyyye’nin [vr. 10] kuvve-i mâliyesi her tarafda telef olduğunı isbât iden mevâddan bulunduğundan zikr ve beyânı münâsib görülür[114] şöyle ki Safvetî Paşa ile Küçük Mâliye İzmir ve civârı gümrüğüne el atub müşârun-ileyh sarrâfı Tınkıroğlu’nu dahi bu bâbda kendülerine şerîk iderek gümrük-i mezkûru evvelen zâhirde Hamdi Bey’e ve ba‘dehû Raşid Efendi’ye[115] ilzâm idüb hâsılâtını taz‘îf itmek zımnında icrâ olunan mezâlimden başka taşradan Dersa‘âdet’e gelüb şey’ iştirâ iden kimesneler tenfîri mûcib envâ‘-ı harekât ile teb‘îd olundıklarından merkûmlar bi’zzarûr[116] İzmir’e gidüb oradan iştirâ itdiklerinde haklarında her dürlü himâyet icrâ olundığına binâen Dersa‘âdet Gümrüğü’nün hâsılatı günden güne noksân bularak İzmir Gümrüğü’nün hâsılatı bir sene zarfında üç mislinden ziyâde tekessür itmişdir ve işbu gâsıblar bu kadar zulm ve sirkatle doymadıklarından bu mahalde zikr ve beyân olunan keyfiyyât fakat icmâlî olub eğer taşralarda dahi tecessüs olunsa oralarda da bu vechile hareket olunmakda idüğü anlaşılur ve müstahdem olan ednâ me’mûrların cümlesi Safvetî Paşa’nın adamları olduğından me’mûrîn-i mûmâ-ileyhimden istihsâl itdiği menâfi‘in bir sülüsünü gûyâ âhara virmek üzere ol sülüs dahi diğer sülüsünü kendüsü alub sülüs-i âharını dahi kalana virmekdedir ve ‘asâkir-i nizâmiyyenin ‘aded-i sahîhi yüz bin iken yüz elli bin hesâbından mâhiye ve me’kûlât ve melbûsât ahz olunmakda olduğundan eğer lâyıkıyla hesâb olunsa bu kadar temettü‘ât ile sâ’ir bi’l-cümle me’mûrînin dahi ıtmâ‘ı mümkün olarak kimsenin ağız açamayacağı tebeyyün ider ve bir me’mûrun ıtmâ‘ı mümkün olduğu hâlde der-‘akab ‘azl olunub kendüsünden mazarrat muhtemel ise mahall-i ba‘îde irsâl kılınmakdadır ve buna dâ’ir ma‘lûm olan hikâyât-ı müte‘addideden en[117] yakînde olub en ziyâdesi herkese mûcib-i te’essür olan hikâyenin ta‘rîfi kâfîdir şöyle ki Osmân Bey[118] Rızâ Paşa’nın müsteşârı olarak Mâbeyn’de müstahdem iken efendisinin nüfûzunu Safvetî Paşa tecâvüz itdiğini müşâhede itdikde[119] pek cânı sıkılarak keyfiyyeti ba‘zı mecâlisde söylemeğe başlayub hünkârın dahi kendiye hüsn-i teveccühü olarak aralıkda iltifât itmekde olduğundan terfî‘-i rütbe bahânesiyle Tobhâne Müdîrliği’ne me’mûr olmak üzere bi’l-istizân Mâbeyn’den çıkarılmış ve altı mâhdan sonra Tobhâne’ye selâmlık olub câmi‘den çıkılur iken mîr-i mûmâ-ileyh hasbe’l-me’mûriye orada bulunmağla zât-ı şâhâneye mahsûs olan lutf ve şefkat iktizâsı üzere biraz tevakkuf buyurarak hâtırını su’âl ve ba‘zen Mâbeyn’e gel deyü fermân buyurmuş ve ol cümleden dört gün mürûrunda mîr-i mûmâ-ileyh vefât idüb sebeb-i vefâtı hünkârın melei’n-nâsda iltifât itmesidir deyü tevâtür bulmuşdur Safvetî Paşa’nın her maslahata el atdığını isbât zımnında Darbhâne’ye dâ’ir olan keyfiyyetin nakli münâsib görülüb şöyle ki akçenin nizâmı ve kanbiyonun karârlaşdırılması [vr. 11] cümlenin ma‘lûmu olduğu üzere cesîm ve küllî fâ’ideyi mûcib olacakdır ve bunun icrâsını nâs Safvetî Paşa’dan bilmekde ise de hakîkatde Reşîd Paşa’nın tertîbi olub ancak müşârun-ileyh bin sekiz yüz kırk bir senesi ‘azl olundığından icrâ idememişidi ve Reşîd Paşa’nın tertîbini icrâ itmek Safvetî Paşa’ya güç gelmiş ise de hırs ve tama‘ından ve tertîb-i mezkûru pek iyidir deyü hünkâra inandırmak ümîdinden nâşî müşârun-ileyhin hengâm-ı nezâretinde tedbîr olunan mevâddan birini tahsîne mecbûr olmuşdur ve bu madde de gerek Büyük Mâliye’nin ve gerek Küçük Mâliye’nin itdikleri bin dürlü sirkatden biri el-hâletü-hâzihî hakîkatde Re’îsü’l-Vükelâ bulunan Büyük Mâliye’nin hubb-ı vatanına mı yohsa hırs ve tama‘ına mı delâlet eylediğinden zikri münâsib görülür[120] şöyle ki paşa-yı müşârun-ileyh yeni gümüş sikkenin darb olunacağı esnâda liranın yüz on guruşa kararlaşdırıldığına göre sikke-i mezkûrenin vezn ve ‘ayârı dahi ne nisbetde olmak lâzım geldiğini Londra ve Viyana ve Paris’de hesâb itdirerek şu nisbetde olacağını ifâde idüb bütün külçeler nisbet-i mezkûre üzere tertîb olundukda Darbhâne Müdîri bulunan Düzoğlu mezkûr sikke nisbet-i mezbûre[121] üzere[122] darb olunsa lira yüz on guruş olduğundan Avrupa’ya gümüş akçe irsâl iden yüzde üç dört guruş kâr olacağını bi’l-mülâhaza keyfiyyeti müşârun-ileyhe ihbâr ve ‘ayâr-ı mezkûre âhar nisbetle sûret verilmesini iş‘âr eyledikde kabûl itmeyüb maslahatı ifâdesi vechile yürütmeğe çalışmış ve Düzoğlu ehl-i ‘ırz bir âdem olub bu husûsun icrâsına râzı olmadığından mâ‘adâ müşârun-ileyhin bundan dolayı ednâ bir bahâne ile kendüyi ‘azle çalışdığını hiss eylediğine ve Devlet-i ‘Aliyye’de cârî olan usûI iktizâsınca me’mûriyetden munfasıl olan kimesnenin ağız açmağa salâhiyeti olmadığına binâen bârî ‘azl olunur isem de şu ‘ayâr maddesiyle müşârun-ileyhin re’yini evvelce ifâde itmiş olayım deyü keyfiyyeti meclise inhâ idüb keyfiyyet-i mezkûre lede’l-müzâkere Düzoğlu’nun hakk-ı yedinde çıkmakla ol zamân müşârun-ileyh hesâbda yanılmışız olmuş anın içün yanlışsız deyü tebri’e-i zimmet idüb lâkin ol günden berü Darbhâne Nâzırı Tahir Bey[123] ile müdîr-i merkûm Düzoğlu’na husûmet-i kaviyye peydâ eylemişdir ve kanbiyonun yüz on hesâbından biraz ziyâde olmak üzere yeni gümüş sikkenin ‘ayâr olunması husûsuna Safvetî Paşa’nın vâki‘ olan sa‘y ve gayretinin sebebi zâhir olduğu üzere şudur ki ma‘lûm olan yed-i vâhid kontratosu mûcebince ‘asâkire iktizâ iden levâzımatdan çuka ve bez emsâli eşyâ içün Avrupa’ya ve pirinc içün Mısır’a ve yağ ve eşyâ-yı sâ’ire içün Eflâk ve Boğdân’a yüz on guruş fî’ât ile kambiyo çekmekden akçe irsâl itmekde daha ziyâde fâ’ide derkâr olacağı husûsuna mebnîdir ve bu vechile cemî‘-i nükûd dışarı gideceğinden devlet külliyen harâb olacağı derkâr ise de bunda be’s olmayub hatta Küçük Mâliye’nin ([124]) [vr. 12] Devlet-i ‘Aliyye’nin bundan böyle az bekâsı olduğundan ‘acele ve şitâb ile davranub her ne tarîk ile olur ise olsun icrâ-yı merâm itmelidir işte paşa-yı müşârun-ileyhin Umûr-ı Mâliye Nâzırı olarak icrâsına ibtidâr itdiği zulm ve sirkat bunlar olub bunların iş‘ârından sonra ahlâk-ı mahsûsa ve usûl-i politikasına dâ’ir ba‘zı hâlât dahi îrâd olunur ki paşa-yı müşârun-ileyh mücerred rüşvet ile tahsîl-i mesned eylediğinden Reşîd Paşa’nın ‘azline nâ’il oldukdan sonra müşârun-ileyhin usûlüne muhâlif usûl kullanarak yapdığı şey’leri bozmağa çalışub nüfûzunu tezyîd ve te’yîd zımnında hareket-i ric‘iye ve ta‘asubât-ı dîniyye tarafını iltizâm ile ol zümreye dâhil olmuş ise de zümre-i mezkûre ‘indinde bî-dîn ve akçeden başka Allah ve Peygamber bilmez bir âdem olduğundan gûyâ hulûs ve safvetine delîl-i kavî olmak üzere memâlik-i mahrûsenin mahall-i muhtelifesinde ‘Ȋsevîler ‘aleyhine mu‘âmelât-ı zâlimâne ve vahşiyâne icrâsına bâ‘is olarak mu‘âmelât-ı mezkûreyi bi’z-zât icrâ idenlere menâsıb i‘tâ eylediği ve bir de hem süferâ-yı ecnebiyyeyi irzâ‘ itmek ve hem dahi husemâsını teb‘îd birle kendi çerâğlarını ilerüye çekmek kasdıyla def‘ ve tard ideceği kimesneleri süferâ-yı mûmâ-ileyhime fedâ iderek bu vechile berî’ü’z-zimme olan kimesnelere kabâhat yükletdiği derkârdır evvelâ mârrü’z-zikr Ermeni Ovakim’in maslahatını beyân idelim ki Ermeni Patriği bu bâbda süferâya mürâca‘at itmemiş olaydı maslahat-ı merkûmeye kimesnenin dikkat itmeyeceği âşikâr idi ancak patrik-i mersûmun inhâsına binâen keyfiyyeti İngiltere Elçisi Sadr-ı a‘zam’a ve Fransa Elçisi dahi Umûr-ı Hâriciye Nâzırı’na dostâne ve min-gayr-ı resm ifâde itdikleri vakitde maslahat Şeyhülislâm’ın yedinde olduğundan Safvetî Paşa düvel-i ecnebiyyenin bu misillü tavassutlarından fâ’ide-mend olması mümkün olacağını derk ve izʽân itmekle maslahatı Meclis-i Şûrâ’ya havâle itmiş ve dîn bâbında Şeyhülislâm muktezâ-yı şerî‘at böyle diyerek meclis-i mezkûr yok dimeğe muktedir olmadığından katline hükm olundıkda Safvetî Paşa merkûmun katlini kemâl-i debdebe ile icrâ ve süferâ-yı ecnebiyyeyi bazı mütâla‘âta mecbûr itmek üzere merkûmun sırtında frenk elbisesi ve başında şabka olarak katl itdirmişdir ve düvel-i ecnebiyye elçileri vukû‘-ı hâli devletlerine tahrîr ve iş‘âr itdikden sonra cevâb olarak Fransa Devleti tarafından vürûd iden ihtârât-ı şedîdeyi hâvî bir kıt‘a takrîr-i resmîyi devlet-i müşârun-ileyhâ elçisi Bâb-ı Âlî’ye takdîm eyledikde[125] takrîr-i merkûm tercüme olunarak hünkâra ‘arz olunmuş ve takrîr-i merkûmdan me’mûl olan netâyic-i vahîmenin mübâlağa ve i‘zâmıyla bu husûs politikaca bir kabâhatdir bunun asıl sebebi Re’îs-i Meclis Nafiz Paşa’dır deyü zât-ı şâhâneye ifâde olundığından Nafiz Paşa [vr. 13] der-‘akab ‘azl olunub süferâ-yı mûmâ-ileyhime dahi bundan böyle bu makûle keyfiyyet vukû‘ bulmayacağı ([126]) va‘d olunmuş ise de ol esnâda Bilecik’de dahi işbu katl maddesinin aynı vâki‘ olduğundan İngiltere ve Fransa devletleri zikr olunan va‘d-i şifâhînin muharrer olarak i‘tâsını istid‘âya mecbûr olmuşlardır ve bu husûs vakâyi‘-i ahîrenin zuhûruna sebeb olub şöyle ki İngiltere ve Fransa elçilerinin bi’l-iştirâk takdîm itdikleri diğer takrîr-i resmî pek şedîd olduğundan asıl maddede medhali olanlar ra‘şe ve ıztırâba düşüb hatta bu maslahatı bi’zzât hünkâra ‘arz ideceğiz deyü derûn-ı takrîrde mezkûr olduğundan Safvetî Paşa cümleden ziyâde havf[a] ([127]) dûçâr olmuş ise de işbu tehdîd keyfiyyeti mahz-ı hatâ olub asıl maddenin adem-i husûlüne bir ramak kalmış idi çünki paşa-yı müşârun-ileyh tehdîd-i mezkûrun mücerred kendi[128] ‘aleyhine olduğunı Rızâ Paşa’ya beyân ile men‘-i icrâsı zımnında iktizâ iden esbâbı va‘d itmiş ve ba‘dehû fevkal‘âde bir meclis-i umûmî tertîb ile bi’l-cümle ulemâ ve zâbitân-ı ‘askeriyyeyi da‘vet iderek maslahatı[129] gûyâ ahâlî ayaklanub elçilerin takrîrine kendileri cevâb veriyorlar sûretine vaz‘ itmiş ve mansıbını muhâfaza kaydıyla sûret-i zâhirde bir ihtilâl göstereyim der iken hemân hakîkî isyân zuhûruna sebeb olmağa az kalmış idi hatta Rıfat Paşa süferâ-yı ecnebiyye ile mülâkâtında matlûbunuzu i‘tâ itmek arzûsundayız amma isyândan havf idiyoruz ve İngiltere Baştercümânı’na dahi eğer bu bâbda ısrâr iderseniz hünkârı bile tehlikeye sokarsınız dimişdir ve bi’l-cümle ahâlînin vukû‘a gelen telâşları fakat Dersa‘âdet’de bulunanların ma‘lûmları olub eğer maslahat biraz daha sıkışsa idi Avrupalı mu‘teber kimesnelerden ekseri Dersa‘âdet’i terk idecekler idi İngiltere ile Fransa elçileri işbu komedyana ya‘ni oyuna aldanmadıkları derkâr ise de Safvetî Paşa’nın muvâza‘a tarîkiyle ve muta‘assıbların sahîhan ızhâr ve tertîb itmekde oldukları isyâna şâyed kendüsü dahi dayanamayacağından havf ve ihtirâz eylediklerine ve yeniçeri tarafdârları dahi kendülerini göstermekde olduklarına binâen Rızâ Paşa ile müşâru-ileyhe âdem irsâl iderek derdest-i müzâkere olan maslahat zât ve şahsa mahsûs olmayub ancak kendi devletlerinin ulüvv-i cenâbı ber-kemâl olduğundan matlûb itdikleri husûsât mürüvvet-i beşeriyye ve insâniyetden ibâret bir keyfiyyet idüğüni tevsîkât-ı kat‘iyye ile te’yîd eylediklerinde der-‘akab maslahat hitâm ve nizâm bulmuşdur ve maslahat-ı mezkûrenin hitâmında dahi asıl medhali olan zât Safvetî Paşa olub Ermeni-i mersûmun katli maddesinde andan gayrı müttehim olmadığını Dersa‘âdet’de hünkârdan mâ‘adâ herkes bilür ve hünkârdan başka cümlesi her şey’in sıdk ve hakîkatine vâkıfdır gerek millet-i İslâmiyye ve gerek süferâ-yı düvel-i [vr. 14] ecnebiyye beyninde hünkârı hakîkat-ı hâle vâkıf idecek bir âdem bulunmayub Rızâ Paşa’ın izn ve ruhsatı olmadıkca kimse hünkâr ile lakırdı itmek ve yâhûd yanına varmak husûslarına muktedir olmadığı ta‘accüb ve istiğrâb idecek bir keyfiyyetdir işte Safvetî Paşa’nın vikâye-i mesned ve zahîri olan muta‘assıbân gürûhunu irzâ niyetiyle tutdığı usûl budur ve hareket-i ric‘iye takımıyla muta‘assıbân takımı başka başka birer zümre olarak ahadühümâdan ba‘zıları âharın tarafdârı bulındığından müşârun-ileyhin hareket-i ric‘iyeye zümresi hakkında ibrâz eylediği[130] hizmet şudur ki Devlet-i ‘Aliyye’yi Avrupa’dan tefrîd ve teb‘îd iderek Sultan Mahmud’un îcâd ve te‘sîs itdiği husûsâtı idâre ve tasarruf bahanesiyle ilgâ ve tagyîr idüb ez-cümle hüdâvendigâr-ı müşârun-ileyhin tahsîl-i ulûm ve ma‘ârif zımnında Avrupa’ya irsâl itdiği Müslim çocuklarını i‘âde birle vefât itmiş olan zâtın nâm ve şöhretine delâlet iden mevâdd beyne’l-islâm azîz ve muhterem olarak kimse dokunmağa cesâret itmez iken Safvetî Paşa dokunmağla hüdâvendigâr-ı müşârun-ileyhin şânına şeyn getürmüşdür ve el-ân Avrupalu ‘Ȋsevîler bi’l-cümle umûrlarında envâ‘-ı su‘ûbât ve mevâni‘e dûçâr olub re‘âyâ bulunan ‘Ȋsevîler ise dürlü dürlü bahâneler ile mazlûm ve mağsûb olmakdadırlar lâkin yalnız bir şahs ya‘ni müşârun-ileyhin şerîki ve câsûs bulunan Küçük Mâliye beliyyât-ı merkûmeden sâlimdir memâlik-i ‘Osmâniyyede zuhûra gelen vukû‘âta ve ale’l-husûs vukû‘ât-ı mezkûreye sebeb olan zâtlar kangıları olduğuna ekseriyâ Avrupa’da kesb-i ıttılâ‘ olunamayub ez-cümle memâlik-i mezkûrede vukû‘ bulan uygunsuzlukları Avrupa gazeteleri Rızâ Paşa’ya isnâd itmekdedirler filhakîka Safvetî Paşa’nın feyzine müşârun-ileyh bâ’is olduysa da mesâlih-i ‘Osmâniyyenin kendü hakîkatini bilenler ‘indinde ma‘lûm olduğu üzere Rızâ Paşa’nın Safvetî Paşa’yı ‘azle iktidârı olmayub bâ-husûs mansıb[131] ve hareket-i ric‘iyeye meyyâl olan zümreler nezdinde Rızâ Paşa’dan ziyâde kuvvet ve miknet kesb itmiş ve her bir mansıbda ve taşra me’mûriyetlerinde kendi çerâğlarını istihdâm itmekle cümlesi kendinin sâdıkı bulunmuş olduğundan müşârun-ileyhin ‘azli takdîrinde dolâb-ı devletin idâresi mümkün olmayacağı ve bu aralıkda Arnavudluk’da vukû‘ bulan ihtilâle nazaran dolâb-ı mezkûr birdenbire deverândan kaldığı hâlde çok tehlike ve muhâtarayı mûcib olacağı âşikârdır ve Arnabudluk diyârının ahvâli ne olduğu Avrupa’da ma‘lûm olmayub diyâr-ı mezkûrede ‘Ȋsevîler sâ’ire[132] nisbetle külliyetlü oldıklarından ehl-i İslâm ile ‘Ȋsevîler karışık olarak beynlerinde nikâh ve izdivâc bile vukû‘ bulduğu ve muhârebe vakti ehl-i İslâm ve Rum ve Katolik mecmû‘ı birden Devlet-i ‘Aliyye ‘aleyhine kıyâm itdikleri ve nehb ve gâret [vr. 15] ve haydudluk hâletleri Arnabudluk’da vukû‘ bulmayub hudûdda vâki‘ olduğu ve hâlât-ı merkûmeye ibtidâr idenlerin ba‘zısı İslâm ve ba‘zısı Rum ve Katolik idüğü ve Arnabudluk’da herkesden ziyâde nâfizü’l-ahkâm olub bi’l-cümle Rum ve ehl-i İslâm kendiye itâ‘at iden kimesne ihtiyâr birer Rum metropolidi olub merkûm metropolid Rusya Devleti tarafından müte‘addid iftihâr nişânlarına nâ’il olduğu husûsları ve bu misüllü hâlât-ı sâ’ireyi Avrupa’da kimse bilmez ve Arnabudluk’da vukû‘ bulan isyânın ve ahvâl-i hâzıranın sebeb-i evveli memleket-i mezkûrenin muhâfazasına me’mûr olan Arnabud vâlîleri üç birâder olub[133] üçü dahi ashâb-ı servetden olarak vâriyetlerinin külliyetlü mikdârı Dersa‘âdet’de mukîm sarrâflarda iken beynlerinde akçe nizâ‘ı vukû‘ bulmağla küçük birâderleri keyfiyyeti Safvetî Paşa’ya iş‘âr eyledikde Dersa‘âdet’e gelüb maslahatlarını ifâde ve beyân itmeleri ve maslahatları insâf ve hakkâniyet üzere tesviye ve tanzîm olındıkdan sonra artık karındaşca geçinmeleri husûslarını birâderân-ı mûmâ-ileyhime tenbîh eylediğine binâen mûmâ-ileyhim tenbîh-i mezkûra bi’l-ittisal[134] Dersa‘âdet’e geldiklerinde müşârun-ileyh mûmâ-ileyhimi gasb u selb ve Anadolu’nun içerüsüne nefy ve iclâ itdirdiğinden Arnabudlar gazaba gelerek vâlîlerini istemekde olduklarıdır ve sebeb-i sânîsi Arnabudluk’dan ‘asker tahrîr itmek murâd olduğudur[135] ve Safvetî Paşa madde-i ‘isyânın imtidâdına ve ıslâh-ı zâtü’l-beyni men‘e sa‘y itmekde olub çünki ‘isyân mümtedd oldukca kendi olmadığı hâlde dolâb-ı devlet deverândan kalacağından bu sebeble kendiye ihtiyâc derkâr olub ‘azl olunamıyacağını eyüce bilür işte el-ân memâlik-i ‘Osmâniyye’de politikaca ve ticâretce cereyân iden hâlât bunlar olub altun anahtar her mahalde iş görür ise de ([136]) kuvve-i cebriyye ile icrasına muktedir olmadığından vazgeçüb ba‘dehû hîle ve mahâretle merâmına nâ’il olmuş iken Safvetî Paşa kendüyi hüdâvendigâr-ı müşârun-ileyhden ziyâde sâhib-i iktidâr zannediyor Devlet-i ‘Aliyye el-ân Arnabudluk’da olmadığı[137] gibi kendi ahâlîsiyle muhârebe itmek üzere hakîkatde eğerçi noksân ise de zâhirde bilâ-mûcib yüz elli bin asker istihdâm itmekdedir ve bu maddede kabâhat mücerred devletin ve daha doğrusu vükelânın olub vükelâ-yı mûmâ-ileyhim ahâlînin hayr ve nef‘i îcâbınca tedbîr-i umûr idecek yerde ahâliyi selb ve nehb itmek ve gayza ve gazaba getürmek murâdındadırlar ve memâlik-i ‘Osmâniyye’de virgü maddesi nizâmında olmadığından virgü asâkir ve donanma ile tarh ve tahsîl olındığı ve nizâmsızlık herkesin işine yaradığı ecilden hareket-i ric‘iye ashâbının niyeti nizâmsızlığı ibkâ ve temdîd itmekdir Reşîd Paşa’nın en büyük kabâhati Devlet-i ‘Aliyye’nin umûr-ı mâliyesini nizâma idhâl itmek [vr. 16] murâdında olduğudur ve Devlet-i ‘Aliyye hakkında arzû ve temennî ittiğimiz husûs mücerred Sultân Abdülmecid hazretleri vâlid-i mâcidi gibi mülkü kendi idâre itmesidir ve şimdiye kadar beyân ve tafsîl olunan keyfiyyâtdan başka şey kalmayub Devlet-i ‘Aliyye’nin idâre-i mâliyesinde vukû‘ bulan ([138]) uygunsuzluklardan mâ‘adâ uygunsuzluk zuhûra gelmez ve nâsı sülük gibi emen kimesneler artık doydular zannında iken meğer bu bâbda aldanmışız çünki bu günlerde telâşı mûcib ve memâlik-i ‘Osmâniyye’de emr-i zirâ‘atin büsbütün ihlâlini müstevcib olan ba‘zı esbâba teşebbüs olunmuş olub şöyle ki diyâr-ı Avrupa’da kaht u galâ emâreleri zâhir olmağla köylüler kâra tama‘ iderek maddenin nihâyeti nereye varacağını mülâhaza itmeksizin ne kadar buğdayları var ise cümlesini fürûht ideceklerine ve bu misillü hâlâtda[139] zamân-ı müstakbeli düşünmek ve iktizâ iden esbâb-ı muhâfazayı istihsâl eylemek Devlet-i ‘Aliyye’nin vâcibe-i zimmeti bulunduğuna binâen bi’l-cümle memâlik-i mahrûseden buğday ihrâcı men‘ olunmuşdur me‘âlinde süferâ-yı ecnebiyyeye bir kıt‘a müzekkire-i resmiyye i‘tâ olundukda ibtidâ-yı emrde herkes ta‘accüb itdiyse de ba‘dehû keyfiyyetin tahkîkine ibtidâr olunarak Avrupa’da kaht u galâ vukû‘atının[140] aslı olmadığı ve her tarafdan tahsîl olunan vukuf ve ma‘lûmâta nazaran mecmû‘-ı memâlik-i ‘Osmâniyye’de ve ale’l-husûs Anadolu’da zahîre bol ve mebzûl olduğu tebeyyün itmesiyle vükelâ-yı Devlet-i ‘Aliyye kendi teleflerini mûcib olur böyle bir harekete ibtidâr ile bir kalemde memâlik-i mahrûsenin zirâ‘atini bütün bütün ihlâl itmeleri acabâ ihtilâl-i şu‘ûrdan mı neş’et idiyor deyü herkes birbirine sormağa başladı ve cünûn kabîlinden olan hareket-i mezkûrenin âsârı küllî derecede hasârı mûris olacakdır ve hâsıl olan telâşdan nâşî herkes işbu mu‘ammânın tahkîki zımnında arkasına düşüb çünki memâlik-i ‘Osmâniyye’de duyulmadık şey olmadığından az vakit zarfında halli mümkün olmuşdur şöyle ki Safvetî Paşa ibtidâ-yı emrde Dersa‘âdet’de fıkdân-ı zahîreye dâ’ir ba‘zı mu‘înler ma‘rifetiyle ortalığa vesvese ilkâ idüb keyfiyyeti kendi dahi Meclis-i Şûrâ’da beyân eylemiş ve ekser â‘zâ fakat lafzen olarak birkaç kimesneden mürekkeb bir kumpanyanın gerek Dersa‘âdet ve gerek ‘asâkir-i nizâmiyye içün iktizâ iden bi’l-cümle zehâiri kontrato ile i‘tâsını teklîf itmiş ve vükelâ-yı devlet telâşda bulundıklarından merkûm kontrato pek fâhiş bahâ ile olduğu hâlde kabûl olunmuş ve mezkûr kumpanya husûs-ı mezbûra me’mûr olduğu gibi zahîre mübâya‘asıyçün taşranın ba‘zı mahallerine müte‘addid me’mûrlar sevk ve irsâl ile Safvetî Paşa’nın çerâğları bulunan vülât-ı memlekete hitâben müşârun-ileyh tarafından tavsiyenâmeler virilmişdir ve tavsiyenâmeler iktizâsınca buğday virgü [vr. 17] akçesiyle mübâya‘a olunacağından zikr olunan kumpanya mîrînin virgüden hâsılı[141] olan akçesini kullanarak temettü‘ ideceği derkârdır ve me’mûrîn-i merkûme vâlîlere buğday pek bahâlıdır ve frenkler ziyâde bahâ ile kapmakda olduklarından memleketde artık zahîre kalmayacakdır deyü devlete tahrîr idin diyerek öylece tahrîr itdirmiş olduklarına binâen Devlet-i ‘Aliyye dahi keyfiyyeti tahkîk itmeksizin mecmû‘-ı memâlikden zehâir ihrâcını men‘ itmişdir ve bu haber taşraya münteşir oldukda buğdayın fî’âtı birdenbire pek çok tenezzül bulacakdır işte mezkûr kumpanyanın ilkâ olunan galâ korkusuna mebnî ağır bahâ ile satdığı zahîreyi yine korku sebebine ya‘ni buğdayın kıymeti inerek sâhiblerinin satılmaz kalur havfına mebnî ucuz bahâ ile ihtikâr itmekde olduğu tebeyyün eylemişdir ve işbu madde-i zarûriyyenin zikr olunan kumpanyaya kırk bin kise akçeye karîb kârı mûcib olacağı hesâb olunmuşdur ve menfa‘at-i merkûme Dersa‘âdet ahâlîsi fukarâsının ve ehl-i zirâ‘at ve hırâsetin yüzünden husûle gelecekdir ve bu husûsun netîcesi memâlik-i mahrûsede emr-i zirâ‘atin külliyen halel-pezîr olmasını mü’eddî olarak Eflâk ve Boğdân ve Sırp eyâletleriyle Rusya’nın eyâlât-ı cenûbiyyesinin zirâ‘atini tervîc idecekdir Dersa‘âdet’e ikti zâ iden zahîreyi virecek kimesneler sûret-i zâhirede eşhâs-ı muhtelifeden mürekkeb mezkûr kumpanya ise hakîkatde Safvetî Paşa ve birâderi Mustafa Efendi ile Küçük Mâliye’den ibâret olduğu Dersa‘âdet’de cümlenin ma‘lûmu olduğundan zahîre ihrâcının men‘i mücerred bu husûsda kâr ve menfa‘ati olan kimesneler tarafından tertîb ve icrâ olundığı zâhir olmuşdur ve Küçük Mâliye’nin işbu zahîre maddesinde hâsıl olan kârından başka müzekkire-i resmiyyeye muhâlif olarak zahîre ihrâcının ruhsatını hâvî virilen tezkireler maddesinden dahi hâsıl olacak menâfi‘i efendisi ile taksîm ideceği derkâr olduğundan mâ‘adâ eşhâs-ı merkûm idhâl-i eşyâ yed-i vâhidini tahsîlden sonra ihrâc-ı eşyâ yed-i vâhidini tahsîl itmek üzere ibtidâ-yı emrde buğdaydan başlayub ba‘dehû bağlara ve ba‘dehû ipeğe ve sâ’ire teşebbüs itmek husûsunda pek çok ‘acele iderek tezkire fürûhtuna ve navl masârifinden başka cemî‘ rüsûm ve masârifi te’diye olunmuş olmak ve ol vechile sefîneye tahmîl olunmak üzere buğday mübâya‘asına mübâşir[142] itmiş ve keyfiyyet süferâ-yı ecnebiyyenin ma‘lûmları oldukda derhâl iktizâ iden vukûf ve ma‘lûmatın tahsîline ibtidâr birle meğer büsbütün aldanmış oldukları tebeyyün ve tahakkuk eylemiş olduğuna binâen İngiltere ve Fra nsa ve Avusturya elçileri hakîkat-i hâli ve envâ‘-ı belâyâyı mûcib olan esbâb-ı mezkûrenin menşe’ini Devlet-i ‘Aliyye’ye beyân ile devlet-i müşârun-ileyhâyı îkâz idecekleri rivâyet kılınmakda ve herkes bu husûsun netîcesine kemâl-i telâş ve ızdırâb ile [vr. 18] muntazır olmakdadır ve eğer süferâ-yı mûmâ-ileyhimin ifâdeleri üzerine dahi Safvetî Paşa ‘azl ve ibreten-li’s-sâ’irîn te’dîb ve mücâzât olunmaz ise artık Devlet-i ‘Aliyye’den hayr yokdur imdi gerek Devlet-i ‘Aliyye ve gerek kadîm Avrupa’nın usûl-i politikası haklarında muzırr ve[143] vahîm olan usûlü himâyet iden zâtı ‘azl itdirmek muktezâ-yı şân-ı sefâretdir ve vükelâ ve me’mûrîn-i fihâmın re’yince Rızâ Paşa muktedir ve müdebbir bir âdem ise de Safvetî Paşa’nın nüfûzuna mağlûb olduğundan müşârun-ileyhe mu‘âvenet itmek süferâ-yı ecnebiyyenin vazîfe-i me’muriyetleridir ve ol zamân Mâliye Nâzırı bir hafta bile dayanamayub süferâ-yı selâse ısrâr ve şiddet ve metânet ızhâr itdikleri takdîrde ehl-i İslâm’dan el-ân ağız açamayan ma‘lûmâtlı ve dirâyetli zâtlar cesârete gelerek mûmâ-ileyhime i‘âne zımnında kendileri dahi çabalayacakları derkârdır ve İngiltere elçisi Sadr-ı a‘zam ile vâki’ olan müzâkeresinde ihrâc-ı zehâirin men‘inden bahs olındığı esnâda mu‘âmele-i mahsûsa-i hafiyyenin icrâsıyçün ibtidâr olunan hîleyi beyân ve tasdîk iderek cümlesini isim ve resmiyle ta‘rîf itmiş ve bir müddetten berü Devlet-i ‘Aliyye’nin dûçâr olduğu beliyyenin sebebi mücerred iki mâliye idüğünü beyân eylemiş olduğu rivâyet ve te’yîd olunmakdadır ve işbu men‘ keyfiyetinin ilgâ olunacağına kimesnenin şübhesi yoğise de taşrada buğday inmiş ve iktizâ ideni mübâya‘a olunmuş olub Safvetî Paşa herkesin ağzını kapayacak kadar akçeye mâlik olduğuna ve pâdişâhın etrâfı ıtmâ‘ olunmağla süferâ-yı ecnebiyyenin ifâdâtı tağyîr olunmaksızın hünkâra ve belki Rızâ Paşa’ya bile vâsıl olmayacağına binâen Safvetî Paşa yine mesnedinde bâkî ve pâyidâr olacaktır[144].
Ek 2: Kitaplık Nüshası
Ek 3: Pakalın Nüshası

