Giriş
Osmanlı Devleti, 1683 Viyana Seferi’nden itibaren sınırlarında süregelen askerî mücadeleler, Avrupa’daki güç dengelerindeki değişimler ve iç yönetimdeki sıkıntıların bir araya gelmesiyle siyasi ve toplumsal açıdan önemli değişimlerin yaşandığı bir dönemle karşı karşıya kalmıştır. Bu dönemin getirdiği zorluklar hem merkezî yönetimdeki otorite kaybına hem de toplumsal yapının çeşitli kesimlerinde huzursuzlukların birikmesine yol açmıştır. Bu doğrultuda, XVIII. yüzyılın ilk yarısının en dikkat çekici hadiselerinden biri, 1730 yılında patlak veren ve Patrona Halil’in idare ettiği isyandır. Bu isyanın ardında yatan unsurlar, yalnızca yönetimden memnun olmayan bir kesimin ayaklanmasıyla sınırlı değildir. Özellikle Lâle Devri (1718- 1730)’nde[1] ekonomik sıkıntıların, yüksek vergilerin ve elit zümrenin yönetimden uzaklaşması toplumsal gerginliğin artmasına yol açmıştır. Dolayısıyla 1730 yılında patlak veren isyan, bu hoşnutsuzlukların bir neticesidir[2] . Patrona Halil ve arkadaşlarının başlattığı bu isyan, Osmanlı Devleti’nin yönetim anlayışında köklü değişikliklerin işaretini verirken, aynı zamanda imparatorluğun sosyal, ekonomik ve siyasi yapısında önemli değişimlere zemin hazırlamıştır. Lâle Devri olarak adlandırılan reform ve yenileşme süreci, tarihsel bir dönemden ziyade, sonradan inşa edilmiş bir anlatı olarak Osmanlı tarih yazımında önemli bir yer edinmiştir. Bu anlatının şekillenmesinde 28 Eylül 1730 tarihinde gerçekleşen isyan da kayda değer bir kırılma anı olarak öne çıkmaktadır. Söz konusu isyan, çağdaş ve sonraki tarihçiler tarafından çeşitli yönleriyle ele alınmış ve bu sayede Lâle Devri anlatısının sınırlarının çizilmesinde etkili olmuştur. Öyle ki bu isyan üzerine yapılan araştırmalar, Osmanlı tarih yazımında önemli bir yer tutmakta olup, bu dönemin gelişmeleri, sonuçları ve yankıları hakkında geniş bir literatür ortaya çıkmıştır[3] . Bu çerçevede, Lâle Devri’ne ilişkin anlatıların tarihsel bir gerçeklikten ziyade, belirli siyasal ve kültürel bağlamlarda inşa edildiği görülmektedir. Buna karşılık Patrona Halil’in başlattığı isyan ise bu anlatıların oluşum sürecinde önemli bir temsil olarak öne çıkmaktadır.
28 Eylül 1730 tarihinde Patrona Halil önderliğinde fitili ateşlenen ve dönemin tarihçilerinin kayıtsız kalamadığı isyan hakkında çeşitli eserler kaleme alınmıştır. Bu konuda yazılmış çağdaş kronikler, Osmanlı tarih yazımında önemli bir alan teşkil etmiş ve çeşitli araştırmalarda kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır[4] . Bununla birlikte isyanla ilgili literatür zenginleşmeye devam etmekte; her yeni çalışma, bu isyan sürecini anlamak açısından farklı bir katkı sunmaktadır. Bu nedenle, mevcut çalışmada da bu eserlerden söz etmek isyanla ilgili literatürün izini sürmek açısından faydalı olacaktır. Bu bağlamda, 1730 İsyanı’na dair yazılan eserleri üç ana başlık altında gruplandırmak mümkündür: müstakil eserler, bir tarihin parçası olan anlatılar ve yabancılar tarafından kaleme alınan eserler.
Müstakil eserler, yalnızca bu isyanı konu edinen ve olayların detaylarına odaklanan eserler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu olayın izini süren müstakil eserler, isyanın nedenlerini, gelişimini ve sonuçlarını ayrıntılı bir şekilde anlatırken, döneme tanıklık eden tarihçilerin gözlemlerine dayanan değerlendirmeleri büyük önem taşımaktadır. Bu kapsamda, 1730 yılında patlak veren isyanla ilgili dönemin tanıklığını yansıtan çeşitli müstakil eserleri anmak yerinde olacaktır. Bu bağlamda özellikle Abdi Tarihi ve Destârî Sâlih Tarihi, isyanın seyrine ve dönemin sosyal-siyasal atmosferine dair detaylı bilgiler sunmaları açısından dikkat çekicidir. Ayrıca Vâkıa Takrîri Bin Yüz Kırk Üç’de Terkîb Olunmuşdur başlıklı anonim metin, üslubu ve hadiseleri sunma biçimi bakımından dönemin algısına ışık tutmaktadır. Diyarbakır Ziya Gökalp Kütüphanesi’nde bulunan bir yazma eser ve Ankara Milli Kütüphanesi’nde yer alan bir arzuhâl ise doğrudan halkın ve taşra aktörlerinin bakış açısını yansıttığı için ayrı bir öneme sahiptir. Bu kaynaklar, isyanın sadece merkezî düzeyde değil, farklı toplumsal kesimlerde ve anlatı tarzlarında nasıl karşılandığını görmek açısından kayda değerdir[5] .
Patrona Halil tarafından başlatılan isyanın anlaşılması için kritik kaynaklardan birisi de devrin vakanüvisi Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi (öl. 1760)’ye atfedilen Târîhçe’dir[6] . Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi, Osmanlı yönetiminin iç işleyişine hâkim bir tarihçi olarak isyanın sonuçlarını ve etkilerini de ayrıntılı bir şekilde kaleme almıştır. Târîhçe’de, Lâle Devri’nin sonunu getiren isyanın ardından yaşanan değişiklikler, özellikle de Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın öldürülmesine giden süreç, Sultan III. Ahmed’in tahttan el çektirilmesi ve Sultan I. Mahmud’un cülusu gibi olaylar aktarılmıştır.
Müstakil eserler haricinde, bazı tarihçilerin eserlerinde bu isyan bir bölüm olarak yer almış ve dönemin genel akışı içerisinde değerlendirilmiştir. Bu tür eserlerde isyan, daha geniş bir tarihsel anlatının parçası olarak ele alınmıştır. Bu kapsamda, Osmanlı resmî tarihçilerinden Subhî Mehmed Efendi’ye ait eser, isyan sürecine dair yazılmış kaynaklardan istifade eden ve detaylı malumat içeren önemli bir tarihtir[7] . Ahmed b. Mahmud’un tanıklığına dayanan bir metin olarak Târîh-i Göynüklü[8] , isyanın toplumsal zemini ve yönetim zafiyetlerini vurgulayan yönüyle dikkat çekmektedir. Şem’dânî-zâde Fındıklılı Süleyman Efendi’nin Mür’i’t-Tevârîh’i[9] , geniş kapsamlı kronolojisiyle isyanı Osmanlı siyasi gelişmeleri içinde konumlandırmaktadır. Son olarak Sultan I. Mahmud için kaleme alınan ruznameler arasında Sır Kâtibi Mustafa Rûhî Bey rûznâmesi[10] de olayları gün gün anlatan yapısıyla isyanın seyrine ve saray çevresindeki etkilerine dair önemli bilgiler sunmaktadır.
Son olarak devrin yabancı tanıkları ve diplomatlarca kaleme alınan eserler de bu tarihî olayın Osmanlı dışındaki yankılarını ve Batı dünyasında nasıl algılandığını anlamak açısından önemli bir yer tutmaktadır. Bu dönemde İstanbul’da bulunan Rus diplomat İvan Neplyuyev’in 30 Eylül 1730 tarihli raporu, isyanın yayılma sürecine dair ilginç bilgiler sunmaktadır[11]. Neplyuyev’in raporunda, isyanın Sadrazam İbrahim Paşa’nın kötü yönetimi nedeniyle ortaya çıktığı, isyan önderlerinin yönetimin ıslah edilmesi yerine kendi çıkarlarını gözettikleri ve zamanında alınacak uygun önlemlerle ayaklanmanın engellenebileceği ifade edilmektedir.
1730 İsyanı ve müteakip gelişmeleri ele alan Relation Des Deux Rebellions Arrivees A Constantinople En MDCCXXX. Et XXXI., Dans La Deposition D’achmet III. Et L’elevation Au Trône De Mahomet V. başlıklı isyan anlatısı da bu kapsamda dikkat çeken eserler arasındadır. 1737 yılında Fransızca olarak yayımlanan ve Humbaracı Ahmed Paşa tarafından yazıldığı düşünülen bu eser, söz konusu isyanın Avrupa’da nasıl yankı bulduğunu göstermesi açısından önemlidir. Kısa süre içerisinde İngilizce, İtalyanca, Almanca ve Rusçaya da tercüme edilen bu çalışma, 1730 İsyanı’nın Batı’da uyandırdığı ilgiyi anlamak açısından önemli bir kaynaktır[12].
İsyanla ilgili bilgi veren Batılı kaynaklardan bir diğeri, Macar bağımsızlık mücadelesi sırasında Osmanlılara sığınan Kelemen Mikes’ın notlarıdır. Mektuplarında sürgün hayatını anlatırken 1730 İsyanı’na dair gözlemlerini canlı ve detaylı tasvirlerle aktarmış, dönemin Osmanlı toplumu ve siyasi çalkantılarını dikkat çekici bir üslupla kayda geçirmiştir[13].
Sir de Crouzanac’ın Histoire De La Dernière Révolution Arrievée Dans L’Empire Ottoman başlıklı eseri, bu isyana dair başka bir yabancı kaynaktır[14]. Paris’te 1740 yılında yayımlanan bu eser, isyanın Avrupa’daki algısını ve Osmanlı Devleti üzerindeki etkilerini ele almaktadır. Bu eser haricinde, Karahasanoğlu’nun belirttiği üzere, bu isyana dair anlatılar arasında Charles Perry’nin A View of the Levant adlı eserinde aktardıkları önemlidir. Bununla birlikte, John Montagu (1718-1792), Voyage Round the Mediterranean adlı eserinde isyanı farklı bir bakış açısıyla ele almıştır. Montagu, isyan sürecini anlatırken genel eğilimin aksine ideolojik arka planıyla birlikte değerlendirerek Osmanlı yönetimindeki krizin temel sebeplerine odaklanmıştır[15].
Yukarıda zikredilen çağdaş eserler, 1730 İsyanı’nın hem Osmanlı kaynakları hem de yabancı gözlemlerle nasıl yorumlandığını ortaya koymaktadır. Eserlerin çeşitliliği, isyanın çok yönlü bir şekilde ele alınmasına olanak tanımakta, dolayısıyla dönemin siyasi, askerî ve sosyal yapısına dair çeşitli bakış açıları sunmaktadır. Öte yandan yeni eserlerin ya da bu eserlere ilişkin yeni nüshaların ortaya çıkarılması, mevcut bilgilerin yeniden gözden geçirilmesine ve olayların daha farklı açılardan anlaşılmasına zemin hazırlamaktadır. Bu bağlamda Belgrad Üniversitesi Svetozar Marković Kütüphanesi’nde kayıtlı olan ve yukarıda da zikredilen Târîhçe, özellikle isyana dair detaylar içermesi bakımından dikkat çekicidir. Bu eserin yalnızca Belgrad Üniversitesi Svetozar Marković Kütüphanesi’nde bulunan yegâne bir nüshası olduğu yönündeki tespit isyana dair tarih yazımında yeni bir bakış sunmuştur[16]; ancak bu yazmanın tek nüsha olduğu yönündeki vurgunun yeni bir değerlendirme ile gözden geçirilmesi icap etmektedir. Tam da bu noktada, Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi’ye atfedilen Târîhçe’nin Berlin’de bulunan farklı bir nüshası hem 1730 İsyanı’nın kronolojik akışını anlamak hem de sunduğu malumatı daha kapsamlı görebilmek açısından son derece kıymetli bir metindir.
Bu çalışma Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi’ye ait Târîhçe’nin yeni bir nüshası ışığında, 28 Eylül 1730’da patlak veren isyana ilişkin anlatımı daha kapsamlı bir şekilde ele almayı amaçlamaktadır. Târîhçe’nin yeni nüshası, Belgrad nüshasına kıyasla daha kapsamlı bir metin sunmaktadır. Berlin’deki nüsha isyanla ilgili metnin tamamını muhafaza etmektedir, dolayısıyla bu durum Svetozar Marković Kütüphanesi’nde bulunan nüshanın eksik bir şekilde kaleme alındığını göstermektedir. Belgrad nüshasının vakanüvis Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi tarafından yazıldığı yönündeki güçlü kanıtlar ve Berlin nüshasının içerik veya yazım tarzındaki muhtemel farklılıklar, eserin etkisinin izini sürmek açısından önem arz etmektedir. Bu bağlamda eserin sunduğu ayrıntılar, 1730 İsyanı’na dair mevcut tarihsel bilgilerin yeniden gözden geçirilmesini ve Osmanlı tarih yazımındaki eksik kalan halkaları tamamlayarak olayların daha farklı bir şekilde anlaşılmasını sağlayacaktır. Öte yandan iki nüsha arasındaki benzerlik ve farklılıkların ortaya konması, eserin metin kritiği açısından sağlam bir zemin oluşturacaktır. Ayrıca bu tür bir karşılaştırma, yalnızca metinlerin doğruluğunu veya eksiklerini tespit etmeyi değil, aynı zamanda farklı nüshaların tarihsel içeriği aktarım süreçlerini de değerlendirmeyi mümkün kılacaktır. Böylece eserin tarih yazımında birincil kaynak olarak nasıl bir işlev gördüğü daha geniş bir bağlamda tartışılabilecektir.
1. Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi ve Târîhçe’si
Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi, Osmanlı’nın XVIII. yüzyıl önemli âlim, şair ve tarihçilerinden biridir. Çelebizâde, daha çok vakanüvislik görevi sırasında kaleme aldığı Târîh’i[17] ile tanınmıştır. İstanbul’da doğan ve iyi bir eğitim alan İsmaîl Âsım Efendi, farklı yıllarda müderrislik, kadılık ve kazaskerlik gibi görevlerde bulunmuş, Koca Râgıb Paşa’nın önerisiyle 1759 yılında şeyhülislâm olmuştur. Lâle Devri’nin toplumsal ve siyasi atmosferine ilk elden şahitlik eden eseri, özellikle 1722-1729 yıllarını kapsayan olayları sade bir üslupla aktarmasıyla mühim bir kaynaktır. Öte yandan Çelebizâde, duygu yerine fikir ağırlıklı şiirleri ve başarılı gazelleriyle dikkat çeken bir şair olup Arapça ve Farsça bilgisiyle de edebî ve ilmî sahada öne çıkmıştır. Münşîlikteki kabiliyeti sayesinde tercüme faaliyetlerinde bulunan ve hattatlık alanında da bilinen Çelebizâde, çeşitli eserler yazmış ve kitap toplamaya düşkünlüğüyle tanınan bir aydın olarak Osmanlı tarih yazımında önemli bir yere sahip olmuştur[18].
Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi’nin Târîhçe’si, 1730 İsyanı’nı ele alan birincil kaynaklardandır. Dönemin resmî vakanüvisi olarak görev yapan İsmaîl Âsım Efendi, bu eserinde sadece isyanın olay örgüsünü aktarmakla kalmamış, aynı zamanda devrin tarihçiliğine kaynaklık eden bir eser bırakmıştır. Târîhçe’nin dönemin tarih yazımı içerisindeki önemi, çağdaşları tarafından ne ölçüde kullanıldığı ve dolaşıma giren bir metin olup olmadığı sorularıyla doğrudan ilişkilidir. Eserin etkisi ve diğer kaynaklarla olan bağlantıları hem tarihçilerin birbirinden nasıl etkilendiğini hem de dönemin olaylarının farklı tarihçilerce nasıl kaydedildiğini anlamak açısından kritik bir önem taşımaktadır.
Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi tarafından yazıldığı anlaşılan Târîhçe’nin farklı bir nüshası Berlin Devlet Kütüphanesi’nde Diez A quart. 73 yer kodu altında muhafaza edilen bir mecmuanın parçasıdır. Bu mecmua, Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Mir’âtü’l-‘Avâlim’i ve Lütfi Paşa’nın Âsafnâme’si gibi önemli eserleri de içermektedir[19]. El yazması 15 x 22 cm boyutlarındadır ve 1817 yılında Alman diplomat ve oryantalist Heinrich Friedrich von Diez’in bağışıyla kütüphane koleksiyonuna eklenmiştir. Numaralandırılmamış iç sayfalarından birinde, iki zıt yönde “Ahmed” yazılı belirgin bir mühür ve ardından “Senin mahzûnun olmak bana şâd olmadan yeğdir / Eşiğinde kul olmak dehre sultân olmadan yeğdir.” şeklinde bir beyitin yer aldığı bir sayfa bulunmaktadır. Her sayfası 13 satırdan oluşan yazmanın üslubunda hamdele, salvele ve methiye gibi Osmanlı edebiyatının klasik unsurlarına rastlanmaz. Bunun yerine müstensih konuyu doğrudan ele alarak bir giriş yapmıştır.
Târîhçe metnini istinsah eden kimse, bu eseri yazmaya neden ihtiyaç duyduğuna dair herhangi bir açıklama yapmadığı gibi, eser otobiyografik bilgiler de içermemektedir. Ancak, Hakan Yılmaz’ın çalışmaları, eserin müellifinin Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi olduğunu ortaya koymuştur. Bu tespit, eserin Belgrad nüshasında yer alan ve Sultan I. Mahmud’un tahta çıkışını kutlayan bir tarih kaydına dayanmaktadır[20]. Pertsch, bu eserin başlık ve müellif bilgisi içermediğini kısaca belirttikten sonra Diez’e atıfla, söz konusu yazmanın 1737 yılında Lahey’de yayımlanan Relation Des Deux Rebellions Arrivees A Constantinople En MDCCXXX. Et XXXI., Dans La Deposition D’achmet III. Et L’elevation Au Trône De Mahomet V. adlı Fransızca eserin orijinali olduğunu aktarmaktadır[21]. Ne var ki burada dikkat çekici olan husus, iki metin arasındaki ilişkinin yalnızca Pertsch’in aktardığı biçimiyle ve Diez’e dayandırılarak sunulmasıdır. Pertsch, Lahey’de basılan Fransızca eserin elinde bulunmadığını, dolayısıyla bu eser ile Târîhçe arasında doğrudan bir karşılaştırma yapamadığını ifade etmektedir22. Bu durum, ortada yalnızca Diez’e atfedilen bir kanaat bulunduğunu, ancak bu kanaatin içeriği ve dayanakları hakkında somut bir bilginin verilmediğini göstermektedir.
Öte yandan XVIII. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da yayımlanan Fransızca metinlerin Osmanlı tarih yazımıyla teması bağlamında değerlendirilmesi gerektiği şüphesizdir. Bu hususla ilgili olarak Hammer’in Osmanlı tarihiyle ilgili eserinde yer verdiği anlatım ile Pertsch’in katalog çalışmasında sunduğu bilgiler, söz konusu anlatıların Avrupa’daki dolaşımı ve kaynak ilişkileri üzerine yapılacak tartışmalar açısından dikkate değerdir. Hammer, Relation adlı metinden kısaca söz ederken, bu eseri Habsburg elçilik heyetinin tercümanı Caspar Ludwig Momars gibi kişilerin kaleme aldığı alternatif anlatılarla birlikte değerlendirmektedir[23]. Bu yaklaşımıyla, söz konusu metnin XVIII. yüzyıl Avrupa’sındaki bilgi dolaşımı içindeki yerini ve etkisini ortaya koymaktadır. Hammer’in notlarında dikkat çekici olan husus, Relation’un özgünlüğü konusunda herhangi bir şekilde onu Târîhçe’yle ilişkilendirmemiş olmasıdır. Pertsch, Târîhçe’nin Relation’un aslı olduğu yönündeki iddiayı, Hammer’in notlarını referans göstererek Diez’e dayandırmaktadır, ancak bu aktarım açıkça doğrulanmamış bir kabule yaslanmaktadır. Katalogda geçen ifade, Diez’in kendi el yazmaları katalogunda böyle bir bilginin bulunduğu yönündedir, fakat Diez’in bu bağı neye dayanarak kurduğu, hangi ifadelere ya da içeriksel karşılaştırmalara başvurduğu açıkça belirtilmemiştir[24]. Bununla birlikte, Târîhçe’nin ayrıntı düzeyi, olaylara doğrudan tanıklığa dayanan anlatım tarzı ve dolaşıma açık bir metin olması göz önünde bulundurulduğunda, bu eserin Avrupa’da 1730 İsyanı’yla ilgili tarih yazımına kaynaklık etmenin yanı sıra yön verici bir rol oynamış olabileceği ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır. Nitekim Târîhçe gibi tanıklık içeren ve olayları doğrudan aktaran metinlerin Osmanlı saray çevresine yakın kişilerce kaleme alındığı ve elden ele dolaşmış olabileceği düşünüldüğünde, bu tür eserlerin diplomatik veya ticari yollarla Avrupa’da dolaşıma girmesi kuvvetle muhtemeldir[25]. Osmanlı coğrafyasında uzun bir süre diplomatik görevlerde bulunan ve aynı zamanda önemli bir el yazması koleksiyoncusu olan Heinrich Friedrich von Diez’in bu tür metinlere erişim sağlamış olması Osmanlı eserlerinin Avrupa’ya taşınmasında aracı bir rol oynadığına somut bir örnektir. Bu bağlamda, Târîhçe’nin Fransızca metnin orijinali değilse bile, onun şekillenmesinde etkili olan anlatı evreni içinde önemli bir yere sahip olduğunu düşünmek mümkündür.
2. Târîhçe’nin Nüshaları ve Muhtevası
1730 İsyanı’nı anlatan ve birincil kaynaklardan kabul edilen Târîhçe’ye ait iki farklı nüshanın bulunması, bu eserin istinsah sürecine dair önemli değerlendirmelere kapı aralamaktadır[26]. Belgrad Üniversitesi Svetozar Marković Kütüphanesi ve Berlin Devlet Kütüphanesi’nde bulunan bu iki nüshanın da birer mecmua içinde yer alması, eserin müstakil bir metin olarak değil, daha geniş bir derleme çalışmasının parçası olarak istinsah edildiğine işaret etmektedir. Ayrıca nüshalar arasında tespit edilen farklılıklar, her iki metnin de müellif nüshası olmadığını ortaya koymaktadır. Bu durum, metnin istinsah sürecinde müstensihlerin yorumlarına ve muhtemelen yazım alışkanlıklarına bağlı olarak bazı değişimlere uğradığını göstermektedir.
Her iki nüshanın farklı istinsah süreçlerinden geçmiş olması müstensihlerin yazım tercihleri ile ilgili çeşitli sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Özellikle elimizdeki Berlin nüshası, metnin okunabilirliği açısından epeyce sorun teşkil etmektedir. Nesih yazısıyla yazılmış olan bu nüshada, müstensihin yazım tercihleri metnin akışını ve anlaşılmasını yer yer zorlaştırmıştır. Yazım hataları, noktalama işaretlerinin eksikliği veya belirsizliği metin üzerinde yapılan tasarrufların en dikkat çekici unsurları arasında yer almaktadır. Örneğin, “vâfir” yerine “vâfîr”[27], “mu‘temedleri” yerine ise “mu‘temetleri”[28] gibi yazım yanlışları bulunmaktadır. Metinde yer alan bu tür yazım hatalarının sayısını artırmak mümkündür. Bu durum, müstensihin eseri istinsah ederken metnin okunabilirliğine daha az özen göstermiş olabileceğini düşündürmektedir.
Berlin’de bulunan mecmuadaki Târîhçe’de müstensih ya da istinsah tarihiyle ilgili herhangi bir kayıt olmaması, eserin kim tarafından ve ne zaman yazıldığı hakkında net bir bilgi edinilmesini imkânsız hâle getirmektedir. Bununla birlikte mecmuanın ilk bölümünde yer alan risaledeki “Temmet, risâle-i tercüme-i Mir’âtü’l-‘Avâlim. Te’lîf-i Hüsâmî el-Mar‘aşî 1147” ifadesi, eserin belirli bir kısmının yazıldığı dönemi ortaya koymaktadır. Bu tarih, 1734-1735 yıllarına denk gelmektedir ve mecmuanın bir kısmının bu dönemde yazıldığını göstermektedir. Târîhçe’nin herhangi bir bölümünde bu tür bir kaydın olmamasının verdiği eksiklik ne yazık ki eserin tam olarak hangi dönemde yazıldığını belirlemeyi zorlaştırmaktadır.
Öte taraftan mecmuadaki ikinci risale olan Âsafnâme ile Târîhçe’nin yazım tarzının aynı olması bu iki eserin müstensihinin aynı kişi olduğunu göstermektedir. Ancak Târîhçe’ye benzer şekilde, bu eserdeki benzer eksiklikler metnin kim tarafından ve hangi tarihlerde istinsah edildiğini kesin olarak belirlemeyi imkânsız kılmaktadır. Bu iki metin ile Mir’âtü’l-‘Avâlim arasındaki yazı stili farkı, bu metinlerin farklı koşullarda ve farklı müstensihler tarafından yazılmış olabileceğine işaret etmektedir. Öte yandan Târîhçe’nin Berlin nüshasının daha kapsamlı bir şekilde yazılmış olması, eserin içerik açısından müellif nüshasına daha yakın bir nüsha olduğu izlenimini vermektedir.
Dönemin resmî vakanüvisi olan Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi, isyanın sebeplerini, gelişimini ve sonuçlarını ele alırken, tarih yazımındaki resmî bakış açısını neredeyse eserin her satırında hissettirmiştir. Bu nedenle Târîhçe, sadece bir olaylar dizisi değil, aynı zamanda Osmanlı bürokrasisinin isyan karşısındaki tutumunu anlamak için kıymetli bir metin olarak öne çıkmaktadır. Belgrad ve Berlin nüshaları arasındaki fark, eserin tarih yazımındaki kaynak değerini yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Berlin nüshasının daha geniş bir anlatıma sahip olması, isyanın ve sonrasındaki gelişmelerin daha kapsamlı bir şekilde incelenmesine olanak tanırken, Belgrad nüshası tarih yazımındaki ilk tespitlerin yapılmasına imkân tanıyan bir kaynak olarak önemini korumaktadır.
Târîhçe bağlamında iki nüsha arasında içerik açısından tespit edilen farklar, eserin metinsel bütünlüğünü değerlendirmenin yanında dönemin olaylarının farklı nüshalar üzerinden nasıl yeniden yorumlanabileceğini anlamak için kritik bir öneme sahiptir. Belgrad nüshası, isyan öncesinde Osmanlı Devleti’nin Afganistan ve İran ile yürüttüğü siyasi ilişkilerin yanı sıra, İstanbul’daki toplumsal ve siyasi atmosferi özetleyerek başlamaktadır. İsyan sürecinin ayrıntılı bir şekilde anlatıldığı metin, Sultan III. Ahmed’in tahttan feragat etmesi ve Sultan I. Mahmud’un tahta çıkışıyla devam etmekte, müellifin cülus tarihine düşürdüğü mısra ile son bulmaktadır[29]. İki nüsha karşılaştırıldığında, Belgrad nüshasının isyanın olay örgüsünü aktarmasına rağmen, isyan sonrası gelişmelere dair eksik bölümler barındırdığı dikkat çekmektedir. Nitekim Berlin nüshası eserin daha geniş bir versiyonu olarak isyanın hem başlangıcını hem de sonuçlarını daha ayrıntılı bir şekilde ele almaktadır.
Belgrad ve Berlin nüshaları arasındaki metinsel farklılıklar, her iki yazmada da ilaveler veya tasarruflar yapılarak yeniden şekillendirilmiş bölümlerin bulunmasıyla dikkat çekmektedir. Her iki nüshada da olayların aktarımında sade anlatım ve ayrıntılı açıklamalar bir arada görülmekte, ancak bu durum farklı bölümlerde değişiklik göstermektedir. Belgrad nüshası, bazı kısımlarda daha kısa ve doğrudan bir anlatımla olayları özetlerken, Berlin nüshası detaylandırmalar yaparak anlatımı zenginleştirmektedir. Örneğin, Belgrad nüshasında Mahmûd Hân-ı Sistânî’nin Meşhed ve Isfahan’daki faaliyetlerine dair kısa bir ifade yer alırken, Berlin nüshasında bu kısım genişletilmiştir.
“... evvelā meşhed şehrine müstevlī olan Maḥmūd Hān-ı Sīstān’ı men‘, ba‘de-hū taṣarruflarını def‘ itmekden ṣoñra Iṣfahān’a ‘āzim ...”[30]
“... evvelâ Meşhed şehrine müstevlî olan Mahmûd Hân-ı Sistânî’yi men‘ ba‘de-hû kürsî-i memleket-i Horasan olan Herat şehrinden Abdâlî Afganlarının pençe-i tasarruflarını def‘ itdikden sonra Isfahan’a ‘âzim ...”[31]
Yukarıdaki örnekte görüleceği üzere, Berlin nüshasını kaleme alan müstensih, Herat’taki Abdâlî Afganlarının faaliyetlerine de atıfta bulunmuştur. Söz konusu eklemeler, Belgrad nüshasında yer alan anlatımla kıyaslandığında, farklı anlatım tercihlerinin bir sonucu olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, Berlin nüshasını kaleme alan müstensihin istinsah sürecinde olayları bağlamlarıyla birlikte yazma eğiliminde olduğuna işaret etmektedir. Ancak bu farklılıklar müstensihlerin istinsah sürecinde farklı nüshalardan istifade etmiş olabileceğini de düşündürmektedir; zira farklı nüshalardan beslenen metinlerde çeşitli ayrıntıların yer alabileceğini göz önünde tutmak gerekmektedir. Öte yandan bazı durumlarda Belgrad nüshasının daha ayrıntılı olduğu görülmektedir. Berlin nüshasında genel ifadelerle geçen bir bölüm, Belgrad nüshasında kişilerin adları sıralanarak daha ayrıntılı biçimde verilmiştir.
“... ve sadreyn-i muhteremeyn ve cümle ‘ulemâ efendiler ...”[32]
“... ve ṣadreyn-i muḥteremeyn Başmaḳçı-zāde Seyyid ‘Abdu’llāh Efendi ve İsḥāḳ Efendi ve Rūmili ṣadāretinden ma‘zūl Feyżu’llāh Efendi ve Maḥmūd Efendi-zāde Seyyid Zeyne’l-‘ābidīn Efendi ve Anaṭolı’dan ma‘zūl Birāderzāde Muṣṭafā Efendi ve İstanbūl ma‘zūllerinden İmām-ı evvel-i Pādişāhī ‘Abdu’r-raḥmān Efendi ve Naḳībü’l-eşrāf Seyyid Zeyne’l- ‘Ābidīn Efendi ve Şeyh-zāde Muḥammed Efendi ve Mekke’-i Mükerreme pāyesiyle İmām-ı sānī’-i Sulṭānī Ṣāḥib Muḥammed Efendi ve ẕikr olınan rütbe’-i celīle ile Ḥekīmbaşı olan Hayātī-zāde Muṣṭafā Efendi ... ve Ayāṣōfiyye şeyḫi İspirīzāde Aḥmed Efendi ve Sulṭān Selīm şeyḫi Ḥasan Efendi ...”[33]
Bu tür örnekler, Belgrad nüshasını kaleme alan müstensihin zaman zaman belirli detaylara daha fazla önem verdiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca her iki nüsha incelendiğinde, kelime düzeyinde yapılan ilaveler ve farklı yazım biçimleri metinlerin istinsah sürecindeki farklılıkları ortaya koymaktadır. Bu farklılıklar, müstensih tarafından metnin akışını düzenlemeye yönelik küçük dokunuşlar olarak değerlendirilebilir. Öyle ki iki nüsha arasındaki bu anlatı farklılıkları, eserin yazıldığı dönemin tarih yazımı pratikleri ve eserin dolaşımı sırasında meydana gelen değişimlere de ışık tutmaktadır.
Berlin nüshası, içerdiği ek başlıklar ve detaylı anlatımlarla Belgrad nüshasına kıyasla daha kapsamlı bir metin olarak dikkat çekmektedir. Belgrad nüshası Sultan III. Ahmed’in tahtı Sultan I. Mahmud lehine bırakmasıyla son bulmaktadır. Berlin’deki nüshanın muhtevası da isyanın olay örgüsünü detaylandırmakla birlikte, bu olaylara dair resmî bir yorum sunmaktadır. Örneğin isyanın elebaşları, yol açtığı gelişmeler ve devlet ricalinin tepkisi gibi konular dönemin resmî tarih anlatılarına uygun bir şekilde işlenmiştir. Öte yandan Berlin nüshası, Belgrad’daki nüshadan farklı bir şekilde, isyan sonrası döneme de odaklanarak siyasi ve idari düzenlemeler, önemli devlet adamlarının görev değişiklikleri, ceza uygulamaları, affedilen kişiler ve toplumsal olaylar gibi geniş bir yelpazede detaylı bilgiler sunmakta ve bu yönüyle isyanın etkilerini daha geniş aktarmaktadır.
3. Târîhçe’nin Kaynak Değeri
Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi’nin Târîhçe’si, 1730 İsyanı’na dair dönemin olaylarını bizzat devrin resmî vakanüvisi tarafından kayda geçirilmiş olması nedeniyle Osmanlı tarih yazımında ayrı bir yere sahiptir. Eser, bir kronik olmasının ötesinde, döneme etki eden siyasi ve toplumsal etkenleri anlamaya yönelik önemli bir çerçeve sunmaktadır. Eserin yazıldığı bağlam, içerdiği bilgiler ve dönemin diğer tarihçileri tarafından ne ölçüde kullanıldığı, bu metnin Osmanlı tarih yazımındaki rolünü ve kaynak değerini tartışmayı gerekli kılmaktadır.
Târîhçe’nin kaynak değeri, sadece 1730 İsyanı’nı ele almasıyla sınırlı değildir. Bu kronik, aynı zamanda isyanın resmî tarih yazımında nasıl temsil edildiği ve bir vakanüvisin dönemin olaylarını kayıt altına alırken ne tür tercihlerde bulunduğu gibi sorulara yanıt aramak açısından da önemlidir. Söz konusu isyanı ele alan çağdaş eserlerde öne çıkan farklılıklar ve benzerlikler daha çok anlatım tarzı, odak noktaları ve kullanılan dilin tonu üzerinden şekillenmektedir.
Çelebizâde İsmaîl Âsım’ın Târîhçe’si döneme tanıklık eden bir eser olmasının yanı sıra bir başka vakanüvis olan Mehmed Subhî Efendi tarafından kaynak olarak kullanılmasıyla sonraki tarihçiler için önemli bir referans haline gelmiştir. Subhî Mehmed Efendi’nin Vekâyi‘nâme’sinde yer alan isyan anlatısı, Sâmî Efendi aracılığıyla Çelebizâde İsmaîl Âsım’ın yazdığı Târîhçe’ye dayanarak kaleme alınmıştır. Bu tespit Belgrad nüshası dikkate alınarak ortaya konulmuştur[34]. Her ne kadar bu kroniğin Subhî’nin eserine dahil edildiği bilinse de bu aktarımın kapsamı üzerine yapılacak değerlendirmeler kaynaklar arasındaki ilişkinin boyutları hakkında yeni bir tartışma zemini yaratmaktadır. Nitekim isyanın başlangıcından Sultan I. Mahmud’un cülusuna kadar olan sürecin Târîhçe’den aktarıldığına dair tespit, Berlin nüshası incelendiğinde daha farklı bir boyut kazanmaktadır. Berlin nüshası, isyan sonrası gelişmelere ve özellikle Ayasofya vaizi İspirîzâde Efendi’nin vefatına kadar uzanan anlatımlarıyla Târîhçe’den alınan bölümlerin kapsamını genişletmekte ve Subhî’nin eserinde aktarılan bölümü daha ayrıntılı bir şekilde ortaya koymaktadır[35].
Subhî Mehmed Efendi, 1730 İsyanı ile ilgili anlatıyı Samî Efendi’nin notlarına dayanarak eserine eklemişse de aslında geniş ölçüde Çelebizâde’nin Târîhçe’sinden yararlanmıştır. İsyanın arka planından başlayarak Sultan I. Mahmud’un tahta çıkışıyla sonlanan kısım, her iki eserin de benzer bir yapıyı takip ettiği bir bölümdür. Subhî Mehmed Efendi’nin isyan anlatısı ile Târîhçe’nin çalışmaya konu olan Berlin nüshasındaki isyan anlatısında yer alan olay örgüsü kısmen farklıdır. Anlatıda kimi zaman farklı başlıkların yer aldığı, kimi zaman ise aynı başlıkların farklı bir sıraya yerleştirildiği görülmektedir. Örneğin Târîhçe’de, “Maktûl-şüden-i Kara Mustafâ ve Uzun ‘Abdî der-Meydan-ı Lahm” başlığından hemen sonra İspirîzâde’nin vefatına yer verilmektedir. Ancak Subhî’nin eserinde aynı başlığın ardından sırasıyla “İhsân-ı Bahşiş-i Hümâyûn”, “Vukû‘-ı Harîk der-Fındıklı” ve “ ‘Azl ü Nefy-i Serbostâniyân Karakulak Osman Ağa” gibi başlıklar bulunmakta ve İspirîzâde’nin ölümüne bu başlıklardan sonra yer verilmektedir[36]. Eserin önemli bölümlerinden olan ve suçluların cezalandırılmasına yönelik detayların anlatıldığı “Tertîb-i cezâ-yı rü’esâ-yı eşkıyâ der-Sarây-ı Hümâyûn”[37] başlığı araya farklı konular eklendikten sonra anlatılmıştır. Yine eserde farklı bir bölümde anlatılan bir başlık ise “ ‘Azl-i Kapudân Cânım Hâce Mehmed Paşa ve nasb-ı ‘Abdî Paşa”[38] kısmıdır. Bu başlıkların farklı bölümlere yerleştirilmesi ya da araya eklemeler yapılması, Subhî’nin tarihsel anlatısında kronolojik sıra takip ettiğini göstermektedir. Subhî’nin olayları kronolojik bir bütünlük içinde aktarma tercihine karşılık Târîhçe’nin Berlin nüshasında aynı titizliğin her zaman gözetilmediği görülmektedir. Nitekim yukarıda zikredilen son başlık misalinde olduğu gibi tarihsel olarak daha sonraki safhaya ait bazı gelişmelerin metinde daha erken bir aşamada yer alması, Berlin nüshasının anlatımında zaman sıralamasına mutlak surette bağlı kalınmadığını göstermektedir[39]. Bu durum, müstensihin kimi olayları tematik bir bütünlük içinde sunmayı öncelediğine veya istinsah sürecindeki tercih ve müdahalelerine işaret etmektedir.
Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi’nin Târîhçe’sinin isyanla ilgili tesir ettiği eserlerden birisi de Şem’dânîzâde Süleyman Efendi’nin Mür’i’t-tevârîh’idir. Şem’dânîzâde’nin eserinde yer alan isyan anlatısında, Çelebizâde’nin eseriyle ilişkilendirilebilecek unsurlar, söz konusu eserin isyan süreciyle ilgili tarih yazımında nasıl bir dolaşım ağına sahip olduğunu ve kendisinden sonraki müverrihler tarafından da ne ölçüde kullanıldığını anlamak açısından önemli bir örnektir.
Öte yandan Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi’nin Târîhçe’si ile Abdi Tarihi arasında, 1730 İsyanı’nı anlatan kurgusal anlamda belirli benzerlikler bulunmaktadır. Her iki eser de isyanın öncesi ve sonrasındaki gelişmeleri ele alırken, olayların gelişiminde benzer bir çerçeve sunmaktadır ve dönemin toplumsal ve siyasal yapısını vurgulamaktadır. Yine bu iki eser, isyanın patlak vermesinden önceki toplumsal ve siyasi atmosferi, başta Sultan III. Ahmed’in yönetimi olmak üzere, dönemin önemli figürlerinin eylemlerini ve tavırlarını aktarmaktadır. Çelebizâde’nin Târîhçe’sinde, Şah Hüseyin’in oğlu Tahmasb’ın İran tahtını yeniden ele geçirme çabaları, Afgan istilası ve Osmanlı-İran müzakereleri ekseninde gelişen olaylar ana hatlarıyla anlatılmaktadır. Metnin ilk bölümünde, Tahmasb’ın Mazenderan’da dolaşması, Meşhed’deki mücadeleler, Herat’ın Afganlar’dan geri alınması gibi olaylarla birlikte Osmanlı ordusunun Halep, Amasya ve Tokat üzerinden İran’a harekât hazırlıkları ve bu gelişmelerin uyandırdığı yankılar gibi meseleler yer almaktadır[40]. Bu yer isimlerinden Mazenderan, Meşhed, Herat, Amasya ve Tokat Abdi Tarihi’nde geçmemektedir. Bu durum, Çelebizâde’nin İran’daki iç savaşlar ve Osmanlı’nın hazırlıklarıyla ilgili anlatımı daha ayrıntılı bir şekilde ele aldığını ortaya koymaktadır. Abdi Tarihi’nde, İran’daki olaylara geçmeden önce bazı doğa olaylarının yaşandığına dikkat çekilmesi, dönemin atmosferini ve siyasi gelişmelerin öncesindeki toplumsal koşulları vurgulama çabasını ortaya koyarken, İran’daki olaylar ve Osmanlı Devleti’nin bu gelişmelere tepkisi Târîhçe’ye kıyasla daha kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır[41].
Abdi Tarihi’nde Sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın tavrı isyancıların taleplerinin kendi makam ve akıbetiyle doğrudan ilişkili olması nedeniyle açık bir şekilde ele alınmıştır. Haseki Ağa ile olan diyalogda, İbrahim Paşa’nın “beni lisâna alma” şeklindeki uyarısı, taleplerin şahsına yönelik eleştirileri veya suçlamaları içerebileceği kaygısını ve bu nedenle doğrudan muhatap olmaktan kaçınma çabasını açıkça göstermektedir. Bu tavır, paşanın durumun hassasiyetini kavrayarak hem kendisini koruma hem de süreci kontrollü bir şekilde yönetme arzusunu yansıtmaktadır[42]. Çelebizâde’nin Târîhçe’sinde ise İbrahim Paşa’nın bu tür kişisel kaygısına dair bir ayrıntıya yer verilmemiş, süreç daha genel ifadelerle aktarılmıştır. Haseki Ağa’nın huzura gönderilmesi ve ardından paşanın padişahın huzuruna çıkması bürokratik bir rutin gibi anlatılmış, isyancıların taleplerine ve bunların sadrazam üzerindeki muhtemel etkilerine dair bir vurgu yapılmamıştır. Keza Osmanlı Devleti’ndeki bürokratik düzenin yeniden tesis edilmesi sürecinde, Târîhçe’de yer alan Hindî Mehmed Efendi’nin cizye muhâsebeciliğine getirilmesi, Defter Emîni Abdullah Efendi ve Baş Muhâsebeci Bosnevî Mehmed Efendi’nin görevlerinde bırakılması gibi atamaların Abdi Tarihi’nde yer almaması Târîhçe’nin özgün yanlarından birisini oluşturmaktadır. Yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, iki eser arasındaki farklılıkların ortaya konması, isyan sürecini anlamada bu iki müellifin olaylara yaklaşımlarındaki anlatım tarzı ve bakış açısı gibi unsurların nasıl bir rol oynadığını aydınlatması açısından önem taşımaktadır.
Târîhçe’nin, isyandan söz eden diğer eserlerden farklılık gösterdiği noktaların ortaya konulması hem eserin özgün taraflarını ortaya koymak hem de dönemin tarih yazımındaki çeşitliliği anlamak bakımından mühimdir. Dönemin olaylarını yorumlama biçimi, Çelebizâde İsmaîl Âsım’ın kendi tarih anlayışını ortaya koyarken, olayların belirli bir toplumsal çerçeveye oturtulması çabası eseri daha özgün bir noktaya taşımaktadır. Müellifin özellikle isyanın sebeplerine ve sonuçlarına dair ortaya koyduğu aktarımlar, Târîhçe’yi diğer tarih metinleriyle kıyaslamanın gerekliliğini göstermektedir. Örneğin 1730 İsyanı’nın ilk aşamasında öne sürülen elebaşları ve bunların sayısı çağdaş kaynaklar arasında farklılıklar göstermektedir. Kaynakların birleştiği nokta, isyanın başını çeken kişinin Patrona Halil olduğudur. Ancak, diğer isimler ve asilerin miktarı konusundaki anlatımlar çeşitlilik arz etmektedir. Örneğin, Târîhçe ve Subhî Târîhi, isyanın ilk aşamasında Patrona Halil ile bir araya gelen asilerin sayısını 17 kişi olarak belirtirken[43], Destarî Sâlih Efendi yedi kişilik bir grup sıralamış ve bu gruba Patrona dışında Emir Halil, Muslu, Toska, Küçük Mehmed, Nalkıran ve Gavur Hacı gibi isimleri eklemiştir[44]. Abdi Tarihi, elebaşlarının sayısını Patrona ile beraber 12 kişi olarak vermekte[45]; buna karşın, Tebriz muhafızı olan Kara Mustafa Paşa’nın kaleme aldığı arzuhâlin ilk satırlarında bu sayının 14 olduğu ifade edilmektedir[46]. Köprülü ailesine mensup Hâfız Ahmed Paşa’nın yazdığı rûznâme ise Patrona Halil ve Kara Ali isimlerine vurgu yaparak isyancıların sokaklarda silahlı bir şekilde toplandıklarına dikkat çekmektedir[47]. Eldeki bilgiler, kaynakların çoğunun Patrona Halil’i olayların merkezine koyduğunu, ancak etrafındaki nüfuz sahibi kişiler ile bunların sayısına dair bir görüş birliğinin olmadığını göstermektedir.
İsyan sonrasında elebaşların cezalandırılması sürecinde Kırım Hanı Kaplan Giray’ın üstlendiği rol hem Osmanlı hem de yabancı gözlemcilerin dikkatini çekmiş önemli bir konudur. Târîhçe, bu süreci ayrıntılı bir şekilde aktararak Kaplan Giray’ın rolüne geniş yer verirken, diğer Osmanlı kronikleri bu konuya daha sınırlı bir şekilde değinmiştir. Târîhçe, Kaplan Giray’ın meseleye dair gösterdiği ilgiyi, asilerin cezalandırılmasına dair devlet erkânıyla iş birliği içinde hareket ettiğini ve bu husustaki gayretlerini ayrıntılı bir şekilde tasvir etmektedir. Târîhçe’de anlatıldığına göre, Kaplan Giray devlet ileri gelenleriyle yapılan müzakerelere katılarak asi elebaşlarının bertaraf edilmesi için yapılan hazırlıklara ön ayak olmuş, Patrona Halil ile yapılan görüşmelerde arabulucu bir rol üstlenmiştir. Bu bağlamda, hem saray çevresinde alınacak tedbirlerin uygulanmasında hem de Patrona Halil gibi asilerin ikna edilmesi sürecinde etkili olmuştur[48]. Târîhçe’deki bu anlatı, Kırım Hanı’nın isyan elebaşlarının cezalandırılması sürecindeki rolü hakkında temel bir kaynak olmasını sağlamıştır. Bununla birlikte, Vakıa Takrîri ve Diyarbakır’da bulunan arzuhâl de benzer şekilde bu süreçte Kırım Hanı’nın rolünden bahsetmektedir[49]. Neplyuyev gibi dönemin yabancı müşahitleri de bu olaylara kayıtsız kalmamış ve kendi gözlemlerini aktarmıştır. Neplyuyev’in anlatısı ve Diyarbakır’da bulunan yazma da Kırım Hanı Kaplan Giray’ın isyanın elebaşlarının cezalandırılmasında önemli bir rol oynadığını, özellikle isyancılara karşı tutum alarak Osmanlı yönetimiyle iş birliği yapmaya giriştiğini vurgulamaktadır[50].
Târîhçe’nin Berlin’de bulunan kapsamlı nüshası bazı tartışmalara önemli katkılar sunmaktadır. Çelebizâde’nin eserinden faydalanan Sâmî Efendi’nin İbrahim Paşa’nın politikasına karşı çıkanları “devletin hayrını istemeyen kötü niyetli kimseler” olarak tanımladığı ifade, Târîhçe’nin iki farklı nüshasında değişiklik göstermektedir. Yılmaz, Belgrad nüshasındaki “ba‘żı ḥayr-ḥv āhān-ı devlet” ifadesinin daha yumuşak bir üslup taşıdığını ve Sâmî Efendi’nin müdahalesine işaret ettiğini belirtirken[51], Berlin nüshasındaki “ba‘zı bed-hâhân-ı devletin meclislerinde” ifadesi, Sâmî Efendi’nin sert üslubunu destekler niteliktedir[52]. Bu noktada Subhî’nin de Berlin nüshasında olduğu gibi söz konusu kimseleri aynı şekilde ifade etmesi[53], iki eser arasındaki etkileşimi ortaya koymaktadır.
Öte yandan Târîhçe’nin sunduğu birtakım bilgiler Patrona Halil’in liderlik ettiği bu isyanın perde arkasında yer alan şahısların rolüne dair tartışmalı meseleleri de aydınlatacak niteliktedir. Örneğin Ayasofya Vaizi İspirîzâde Ahmed Efendi’nin isyandaki rolü, Osmanlı tarih yazımında dikkat çeken tartışma konularından biridir. Bu hususla ilgili olarak Selim Karahasanoğlu, İspirîzâde Ahmed Efendi’nin isyan sürecinde aktif bir rol oynadığını ve isyancıların örgütlenmesinde önemli bir yer tuttuğunu ileri sürmüştür. Ona göre İspirîzâde, saray çevresi ve isyancılar arasında bir arabulucu olarak hareket etmiş ve Sultan III. Ahmed’in tahtından feragat etmesi konusunda ısrar ederek isyanın gidişatını belirleyen bir etki yaratmıştır[54]. Buna karşılık Hakan Yılmaz, İspirîzâde’nin isyanı desteklediğine dair sağlam kanıtlar olmadığını, hatta aksine, tarafsız bir tutum sergileyerek hem sarayı hem de isyancıları tatmin etmeye çalıştığını belirtmiştir. Yılmaz’ın bu tespitleri, Târîhçe’nin eksik olan Belgrad nüshasındaki kayıtlara dayanmaktadır ve İspirîzâde’nin isyan sürecinde herhangi bir ihanet içerisinde olmadığına, aksine hizmet etme niyetiyle hareket ettiğine vurgu yapmaktadır[55]. Oysa Berlin nüshasında, Ayasofya Vaizi İspirîzâde Ahmed Efendi’nin vefatının anlatıldığı bölümde, onun isyan sürecinde etkin bir figür olabileceğine dair önemli ipuçları bulunmaktadır. Sultan III. Ahmed’e tahttan feragat etmesi yönündeki sözleri, isyanın organizatörlerinden biri olabileceği ihtimalini güçlendirmektedir. Nitekim Târîhçe’de yer alan metinden de anlaşıldığı üzere, İspirîzâde’nin sözleri Sultan III. Ahmed üzerinde büyük bir hayal kırıklığı ve kırgınlık yaratmış, hatta ona karşı beddua edilmesine neden olmuştur. Şeyhin sözlerinin padişah üzerinde yarattığı etki, metinde geçen beddua ve ardından gelen vefatı arasında doğrudan bir bağ kurulabileceğini düşündürmektedir[56]. Öyle ki bu anlatı, Sultan III. Ahmed’in gözünde İspirîzâde’nin yalnızca bir aracılık görevi üstlenmekle kalmadığını, aynı zamanda isyanın fikrî önderlerinden biri olarak algılandığını göstermektedir.
Sonuç
Osmanlı vakanüvislerinden Çelebizâde İsmaîl Âsım Efendi’ye atfedilen Târîhçe’nin Berlin nüshasının incelendiği bu çalışma, XVIII. yüzyıl başlarındaki tarih yazımına ilişkin önemli bilgiler ortaya koymaktadır. Bu çalışma, Berlin ve Belgrad nüshalarının yanı sıra çağdaş eserlerle yapılan mukayeselerin de gösterdiği gibi, Osmanlı tarihine kaynaklık eden eserlerin farklı nüshalarına ilişkin incelemelerin önemini vurgulamaktadır. Dolayısıyla bu inceleme, Târîhçe’nin Berlin nüshasının sağladığı bakış açısının altını çizerek isyan anlatılarındaki hem farklı hem de örtüşen unsurlara ışık tutmaktadır.
Târîhçe’nin bir vakanüvis tarafından kaleme alındığı dikkate alındığında, 1730 İsyanı’na dair anlatım doğası gereği resmî bir bakış açısını yansıtmaktadır. Bu durum, vakanüvislerin eserlerini oluştururken tarihi olayları nasıl yapılandırdıklarına ve bu olaylara dair yorumlarını nasıl şekillendirdiklerine dair bir örnek sunmaktadır. Öte yandan Târîhçe’nin Subhî Târîhi ve Şem’dânîzâde’nin Mür’i’t-tevârîh’i gibi daha sonraki eserler üzerindeki doğrudan veya dolaylı etkisi, bu eserin isyan anlatılarını şekillendirmedeki kalıcı önemini göstermektedir. Bu bağlamda, özellikle Târîhçe’nin istinsah edilen Berlin nüshasında yer alan pasajların Subhî Târîhi’ndeki anlatılarla birebir örtüşmesi, her iki metnin de aynı kaynaktan beslenmiş olabileceği ihtimalini ortaya koymaktadır.
Târîhçe, sunduğu içerik itibarıyla, isyan hakkındaki mevcut yorumları düzelten, boşlukları dolduran ve ilave bilgiler sağlayan bir eserdir. Bu da tarihi anlatıların yeni tespit edilen veya daha az bilinen nüshalar aracılığıyla ele alınmasının ve yeniden değerlendirilmesinin vazgeçilmez önemine işaret etmektedir. Sonuç olarak bu çalışma, Patrona Halil’in yol açtığı 1730 İsyanı örneğinde olduğu gibi, ortaya çıkarılacak yeni eserlerin karşılaştırmalı çalışmalar aracılığıyla Osmanlı tarihinin daha iyi anlaşılmasının altını çizmektedir. Nihayetinde bu çalışma, bir isyan anlatısı olan Târîhçe’yi daha geniş bir tarihsel bağlam içine yerleştirerek, isyanı ele alan tarih yazımına katkıda bulunmasının yanı sıra yazma eserlerin yeni nüshalarına ilişkin tespitlerin Osmanlı tarihi çalışmalarına dâhil edilmesinin önemini de ortaya koymaktadır.
EKLER
Ek I: Târîhçe
[32b][57] Otuz sene mikdârı zemân Şâh-ı memâlik-i İran iken Mahmûd Hân-ı Afgan’ın Isfahan’a istîlâsı esnâsında tâc u tahtından me’yûs ve Mahmûd Hân’ın yedinde mahbûs olan Şâh Hüseyin’in oğlu Şehzâde Tahmasb hayli müddet Mazenderan taraflarında geşt ü güzâr üzre iken Tahmas[b] Kulı nâm şahs-ı kâr-güzâr-ı mikdâmın i‘timâdü’d-devle makâmında kıyâmı ve şehzâdenin nizâmı umûrına ikdâmı sebebiyle evvelâ Meşhed şehrine müstevlî olan Mahmûd Hân-ı Sistânî’yi men‘ ba‘de-hû kürsî-i memleket-i Horasan olan Herat şehrinden Abdâlî Afganlarının pençe-i tasarruflarını def‘ itdikden sonra Isfahan’a ‘âzim ve üc def‘a Afgan ile muhârebesinde Eşref Şâh münhezim olmağla taht-gâh-ı Isfahan’da [33a] şâh olıcak Âsitâne-i devlete minvâl-i kadîm üzre ‘akd-ı sulh içün irsâl itdiği murahhas ilçisi Rızâ Kulı Hân ile bir kaç def‘a mükâleme ve Revan ve Gence ve Tiflis ve Şirvan’dan mâ-‘adâ zamîme-i memâlik-i Osmânî olan mahaller Şâh tarafına ihsân olunmak üzre Devlet-i ‘Aliyye murahhasları ile ‘akd-ı musâlaha ve müsâleme olundığı esnâda Sadr-ı a‘zam İbrâhîm Paşa husûs-ı merkûm içün tahrîr olunan temessüki diyâr-ı ‘Acem’e irsâl ve minvâl-i meşrûh üzre sulhı ganîmet-i ‘azîme bilmesine vesîle olup rızâ-dâde olmadığı sûretde cânib-i şarka harekete envâ‘-ı ‘asâkir müheyyâ ve âmâde bulunmaları mülâhazasıyla şehr-i Muharrem’in sekizinci güni[58] tuğ-ı hümâyûnı ihrâc ve on sekizinci Pençşenbe güni[59] Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh hazretleriyle ma‘ân [33b] iktizâ itdiği sûretde Haleb meştâsına ‘azîmet itmek üzre Üsküdâr sahrâsında nasb olunan ordû-yı hümâyûna mürûr idüp ba‘de-hû Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh hazretleri Burusa yâhud Üsküdâr’da ikâmet buyurup kendüsi Haleb ba‘de-hû Amasiyye yâhud Tokat’da meştâ-nişîn olmak üzre her tarafda tertîb-i menâzil ve zehâ’ir ve erbâb-ı seferden celîl ü hakîr cümlenin tedârik-i mühimmât-ı seferiyyeye zemân-ı kalîlde ‘adem-i kudretleri nümâyân iken gâh Safer’in on sekizinci güni[60] gâh gurre-i Rebî‘ü’l-evvel[61], ya Mevlûd-i şerîf ‘akıbında hareket itmek gâh kendüsi dahi Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh hazretleriyle kalup İran tarafına ser-‘asker gitmek âvâzeleriyle sagîr ü kebîri mütehayyir ü iz‘âc itdiğinden mâ-‘adâ A‘câm-ı nekbet-encâmın mukaddemâ mükâleme esnâsında Kirmân-şâh ba‘de-hû Hemedân ve sahrâ-yı Üsküdâr’da sagîr ü kebîr nev-be-nev zuhûr iden televvünâtdan [34a] garîk-i deryâ-yı hayret ü ıztırâr iken Tebriz’e dahi istîlâlarından erâzil ü esâfil beynlerinde nice güft ü gûlar peydâ, husûsâ Tebriz Kal‘ası sevâd-ı a‘zîm ve cebehâne ve mühimmâtı mükemmel ve bir şehr-i mu‘azzam olup derûnında mütevattın ü cây-gîr olan envâ‘-ı tavâ’if-i[62] leşker mülk ü mâl ve ehl ü ‘ıyâlleri uğûrına ednâ seng-pâresine bezl-i can ü serlerini fed[â] itmek mukarrer iken muhâfızı olan vezîr Çavuşbaşı Kara Mustafâ Paşa’nın bilâ-zarûret terk-i sebât ve ferrâr ü mücerred Tahmas[b] Kulı Hân-ı bî-îmânın “Pâdişâh hazretleri Tebriz memleketini bedel-i sulh olmak üzre cânib-i Şâh’[a] i‘tâ itmeleriyle bir ân mukaddem tahliye ve teslîm idesiz.” deyü ba‘zı va‘îd ü tehdîdi mutazammın kâğıd irsâl itmesine binâen şehri muhâfaza ile takayyüd itmeyüp meyân-ı şeb-hengâmda firâr itmesi hasebiyle Tebriz’de [34b] bulunan Osmâniyân’dan saffet-i kalb hâdis ve merkûmın bu vaz‘-ı nâ-merdâne-i mezmûmı zarûrî Tebriz’den cânib-i Rum’a nehzet ü ‘azîmetlerini iktizâ iden ehl-i sünnet ve cemâ‘atden Tebriz kâdîsı Debbâğ-zâde birâder-zâdesi ve envâ‘-ı tavâ’if-i ‘askeriyeden nicesinin esnâ-yı tarîkde kendüleri ni‘met-i hoş-güvâr-ı hayâta sîr ve ehl ü ‘ıyâllerinin melâ‘în-i revâfıza esîr olmalarına bâ‘is olduğı Vezîr-i a‘zam İbrâhîm Paşa’nın emr ü mektûbı ile olmak üzre ba‘zı bed-hâhân-ı devletin meclislerinde nice kelimât ve elsine-i enâmda “Tebriz’den çıkan tavâ’if-i ‘askeriye cumhûr u cem‘iyyet ile İstanbul’a gelecekler imiş.” deyü nice ekâzîb ve îkâz-ı fitneye bâdî olacak türrehât zâhir ü hüveydâ olup hattâ Şeyhü’l-islâm ‘Abdullah Efendi ve Ayasofya-i Kebîr şeyhi İspirîzâde Ahmed [35a] Efendi’ye tezkireler îsâliyle mâ-fî’z-zamîrlerini izhâr ve Orta Câmi‘ye kâğıd bırakmak [ile] fesâd niyyetlerini[63] ocak ihtiyârlarına ihbâr itdikleri ekser-i nâsa bâ‘is-i endîşe ve hirâs olmuşken kazâ-i mübrem mahremân-ı esrâr-ı devlet ve müdebbirân-ı umûr-ı saltanatın dîde-i basîretlerine perde-keş-i gaflet olmuşidi.
Pes şehr-i Rebî‘ü’l-evvelî’nin[64] on beşinci Pençşenbe güni[65] vakt-i dahve-i kübrâda yeniçerilik iddi‘âsında olan haşerâtdan on yedi nefer eşkıyâ beynlerinde vâki‘ olan ‘ahd ü peymâna binâen Sultân Bâyezîd Câmi‘-i Şerîfi hareminin Kaşıkçılar tarafındaki kapusı önünde ref‘-i livâ ve “Şer‘le da‘vâmız vardır, ümmet-i Muhammed olan dükkânlarını kapayup bayrak altına gelsün.” deyü nidâyla çârşû içinden Bezzâzistân-ı ‘Atîk’e ‘azîmet ve bu keyfiyyet ile Bezzâzistân’ın içine girüp çıkdıklarını müşâhede [35b] idicek erbâb-ı sûka dehşet ‘ârız olup câ-be-câ dükkânlarını kapamağa mübâşeret iyled[iler]. Eşkıyâ-yı merkûm[e] cem‘iyyet ile çârşû içünden çıkup Dîvânyolı’yla Etmeydânı’na gelince her zümrenin erbâb-ı fitne ve mel‘anetinden vâfir ashâb-ı hamâkat nekbet[66] ü idbâr gibi kafâlarına düşmekle bâdî-i nazarda cem‘iyyetleri kesîr ve kendüleri zor ile meydân kapusını açdırub,
[Beyt]
‘Aşk-ile girer halka-i rindâna girenler[67],
Gönlünde olandır gine meydâna girenler
mazmûnıyla meyân-ı meydânda cây-gîr olıcak mübâşeret itdikleri kâr-ı hatar-nâkin takviyyet ü istihkâmına mübâderet ve evvelâ Birinci Bölük’ün kazgânını cem‘iyyet ile odadan kaldırup meydâna çıkarmağa müsâra‘at iylediler. Ol esnâda dellâk Arnavudları zümresinin mel‘anet ü habâset ile meyânlarında şöhret-şi‘âr Patrona Halîl nâm [36a] mel‘ûn-ı Nemrûd-etvâr vâfir erbâb-ı şekâvet ile meydândan Ağa Kapusı’na vardığında Yeniçeri Ağası Hasan Ağa def‘lerine tasaddî itmediğinden gayrı tebdîl-i kıyâfet ile firâra karâr viricek mezbûr Patrona’ya kuvvet-i kalb gelüp kârhânelüyi dahi istishâb ve Cebehâne’ye varup Beşinci Bölük’ün kazgânını hâh ü nâ-hâh çıkardup meydâna getürmek esnâsında yanında bulunan haşerât-ı sipâh ve Bitpazarı’ndaki dükkânlarda olan esliha ve elbiseyi gâret ü târâc şitâb idüp ‘avdetde Sarrachâne’yi dahi kapadtırdılar. İstanbul kâ’im-makâmı olan Kapudân Mustafâ Paşa ol gün ‘ale’s-seher Çengelköyü kurbında “Bağ-ı Ferâh” tesmiye itdüği yerde olup istimâ‘ itdüği gibi İstanbul’a gelüp “Uzun-çârşû taraflarında dükkânları açun!” deyü tenbîh ile [36b] bir mikdâr geşt ü güzârdan sonra Üsküdâr’a mürûr, ol gice İstanbul’da hânesinde bulunmağla Meh[m]ed Kethüdâ ve Yeniçeri Ağası tebdîl-i libâslar ile ordû tarafına ubûr iylediler. Bu kazıyye-i hâ’ile Sadr-ı a‘zam İbrâhîm Paşa’nın mesmû‘ı olıcak Şeyhü’l-islâm ve vüzerâ-yı ‘izâm ve sudûr-ı ‘ulemâ-i kirâm halîle ve celîleleri Sultân hazretlerinin sâkin oldukları dürre-i sadef-i ‘ismet Hadîce Sultân hazretlerinin sâhil-sarâylarında meşveret içün da‘vet iyledi. Erkân-ı Devlet-i ‘Aliyye’den Şeyhü’l-islâm ‘Abdullah Efendi ve şeref-yâb-ı musâheret-i Sultân olan vüzerâ-yı ‘izâmdan Tevkî‘î ‘Ali Paşa ve Hâfız Ahmed Paşa ve Silahdâr Mehmed Paşa ve sadreyn-i muhteremeyn ve cümle ‘ulemâ efendiler ve yeniçeri ve cebeci ve topçı ve top arabacısı ve sipâh ve silahdâr ocaklarının ağaları ve zâbitleri mahalle-i mezbûrda [37a] ‘akd-ı cem‘iyet-i fitnenin keyfiyet-i itfâsı[68] husûsunda meşveret iyleyüp re’yleri Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh hazretleri Sancak-ı Şerîf’i alup erkân-ı devlet ile İstanbul’a geçmek üzre karâr-dâde olduğunı bi’d-defa‘ât rikâb-ı hümâyûna ‘arz ü ifâde ve Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh hazretleriyçün iskelede çekdürme âmâde iyledi. Müker[- reren] Rumili sadâretinden ma‘zûl Mîr[z]â-zâde Şeyh Mehmed Efendi Sarây-ı Âsafî’ye karîb vardıklarında Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh Sancak-ı Şerîf ve Hırka-i Mübâreke’yi kemâl-i ta‘zîm ile der-pîş itdikleri hâlde Sarây-ı Hümâyûn’ları tarafından zuhûr ve sâ‘at üç buçukda iken İstanbul’da Yalı Köşki önüne zikr olunan ricâl-i devlet ve ‘ulemâ-i ‘izâmdan cümlesi [37b] Sarây-ı Hümâyûn’a can atup ‘akd-ı cem‘iyet iylediler.
Pes ol gice sâ‘at sekizde iken Hırka-i Şerîf Odası[69] hâricinde Mâbeyn Kapusı yanında huzûr-ı hümâyûna cümlesi varup bu gâ’ile-i hâ’ilenin tedbîri bâbında müşâvere, ba‘de-hû edâ-yı namâz-ı fecrden sonra Hırka-i Şerîf Odası önündeki sofada yine huzûr-ı Pâdişâhî’de bu husûsın def‘ine çâre tedârüki mülâhaz[a] ve müzâkere olunup ol esnâda İbrâhîm Paşa mâye-i hamîr-i fesâd olan Arnavud tâ’ifesinden bir kaç dellâk-ı Arnavud olmağla bir kaç gün mukaddem ba‘zı desâyisîn ıttılâ‘ hasebiyle Filorya’da vâki‘ çif[t]likde ikâmete me’mûr kılınan İstanbul’dan ma‘zûl Zülâlî Hasan Efendi gibi müfsid[70] ü mekkâr şahs-ı tebâhkârın taşrada bulunduğı hâlde meydân [38a] ricâlini nev-be-nev pençe-i mefâsid[71] sevki ile ıdlâl itmesi gâlib-i ihtimâldir, belki îkâz-ı fitnede dahl-i ‘azîmi olmamak emr-i muhâl olduğına binâen Bostancıbaşı Ağa’ya mezbûrı getürmeğe ‘ucâleten sandal irsâl etmeği fermân itmeleriyle hâsekiler mezbûrı çif[t] liğinden alup sandal ile Sarây-ı Hümâyûn’a îsâl iylediler. Âhir-i kâr evvel-i emrde “Sâdık u muvâfık ve muhâlif ü münâfık mütemâyiz olmak içün Sadr-ı a‘zam Sancak-ı Şerîf’in ihrâcı bâbında feth-i kelâm ve Yeniçeri Ağası Hasan Ağa taşra çıkup kimse taşradan gelmez ise mevsıl-ı netîce-i merâm olmayıcak bir kazıyyedir[72].” deyü bir mikdâr mu‘ârazada kıyâm itdiğinden sonra Sadr-ı a‘zam İbrâhîm Paşa’nın savâb-dîdesi üzre Sancak-ı Şerîf ihrâc olunup anda bulunan vüzerâ-yı ‘izâm ve küberâ-yı ‘ulemâ-i kirâmın mübâşeretleri ile [38b] Orta Kapu’nın üzerine nasb olunmağa mübâderet ve bi’l-cümle mevcûd olan ricâl-i devlet Orta Kapu dâhilindeki nişîmen-gâhda oturup aşcı ve helvâcı ve sâ’ir sarâyda bulunanlardan bir mikdâr serdengeçdi tahrîr ve Cebehân[e]’den tîğ-ı tüfeng ve iktizâsı olan alât-ı ceng ihrâcına mübâşeret kılındığı hilâlde Sancak-ı Şerîf çıkduğunı şehirlüye işâ‘at içün müte‘allıkâtdan ba‘zıları taşraya irsâl ve ba‘zıları ‘askerî tâ’ifesinin mâ-fî’[z]-zamîrlerine nihânî tahsîl-i vukûf içün ta‘yîn ve Hâseki Ağa’ya yigirmi mikdârı bostancı koşılup meydân ricâline “Ma‘kûl ü meşrû‘ merâmlarına müsâ‘ade olunur, hemân cem‘iyetlerini perîşân itsünler.” deyü taraf-ı Şehriyâr-ı enâmdan peyâma îsâl olundı. Hâseki Ağa “Pâdişâhımızdan her vechile râzı [39a] ve hoşnûdız, lâkin devletlerine zarar u hıyânetleri olmağla defter itdiğimiz ancak dört kimesnedir. İki sâ‘ate değin hayyen tarafımıza irsâl buyursunlar.” cevâb-ı nâ-savâbıyla ‘avdet ve Sadr-ı a‘zam’[a] nihânî haber virdiğinde Hâseki Ağa’yı mesmû‘ ve ma‘lûmı olan hâleti i‘lâm içün huzûr-ı hümâyûna irsâl, ba‘de-zemân kendüsi dahi yalnız gidüp pâye-i serîr-i saltanata rûymâl iyledi. Bu hâlden istihbâr-ı ahvâl içün peyâmlarında bâ‘is-i asâyiş-i hâtır olacak bir kelâm olmadığından gayrı Sancak-ı Şerîf çıkdığını nidâ içün irsâl olunanlar Ayasofya hudûdından hâric olan yerlere ref‘-i sadâ itmedikleri hasebiyle ol gün sarây meydânına [39b] gâyetle ekall-i kalîl âdem gelüp anların dahi hengâm-ı ‘asrda teferruk-ı ‘avdetleri sarâyda olan erkân-ı devlete îrâs ve dehşet ü hayret itmeğin nâ-çâr ahşama karîb Sancak-ı Şerîf’i mahalline konılmak ihtiyâr olunup Sadr-ı a‘zam ve vüzerâ-yı ‘izâm hazerâtı ile ‘arz ağalarının odalarında beytûtet ü ârâm ve Damad-zâde Efendi ‘illet sebebiyle harekete ‘adem-i kudretinden nâşî Sultân Murâd Odası’nda alıkonılup Müftî Efendi ve sâ’ir efendiler kendülerine ol gice mihmânhâne ta‘yîn olunan Bostancılar Odası’nı makâm iylediler.
İrtesi Sebt güni[73] efendiler namâz-ı subhı Bostancılar’da edâdan sonra sofada yine cem‘iyet ve muktezâ-yı kâra göre meşveret itmek üzre musammem iken Şeyhü’l-islâm [40a] ‘Abdullah Efendi tulû‘-ı fecrden mukaddem olduğı od[a]dan Zülâlî Efendi ile ma‘ân sâ’ir efendilerin oldukları odaya hareket ve Ayasofya Şeyhi İspirî-zâde’yi dahi mahall-i mezbûra da‘vet idüp “Bu kadar zemân mesned-ârâ-yı fetvâ olmağla nâmûs-ı ‘ulemâyı sıyânet ve bu sinn-i sâlde katarât-ı hûnım ile rîş-i sefîdim gül-gûn olmakdan himâyeti sizlerden ricâ iderim.” deyü kelimât-ı rikkat-engîz-i girye-efzâ ile cümlesine tevcîh-i hitâb ve huzzâr-ı meclisin mecmû‘ı “El-‘ıyâzü billahi te‘âlâ bu ma‘nâya rızâ virilmek ne ihtimâldir?” deyü redd-i cevâb itdiklerinden sonra “Erbâb-ı cem‘iyetin murâdları mukaddemâ ‘Biz Mahmûdü’l-fi‘âl bir imâm isteriz.’ deyü yazdıkları tezkireden ma‘lûm. Pes beyhûde yere niçün zahmet-keş ve çâr[e]si âşikâre olan şey içün perîşân ve müşevveş oluruz? Hemân [40b] namâzı şimdi kılalım ve cümlemiz sofaya varup Pâdişâh’ın hal‘i ile halkı ıztırâbdan halâs idelim. Ben dahi münâsib görilen yerde ma‘zûl [ve] ikâmet ve bakiyye-i ömrümi sarf-ı zikr [ü] ‘ibâdet ideyim.” deyü hatm-ı kelâm ve ol vakt-i şâfi‘de namâzı anda kılup efendiler ile Has-bağçe içinde Revân Odası hâricindeki mevki‘e varup ârâm iyledi. Ol esnâda Revân Odası’nda uyhuda iken efendilerden birisi Kapudân Paşa’yı bî-dâr ve Damad-zâde Efendi’yi meclis-i mezbûra ihzâr iyleyüp efendilerin ekseri imâmın tefevvüh itdikleri kelâmdan mütehayyir ü muztarib ve perde-i hafânın verâsında ne gûne nakş-ı garîb zuhûr ideceğine müterakkıblar iken Sadr-ı a‘zam gelüp ayağ üzerinde cümleye pürsiş ve “Ben ölüm eri olmuşımdır, ancak veliyy-i ni‘metimizin halâsına çâre tedârük itmek cümlemize lâzımdır.” deyü [41a] feth-i derîçe-i makâl itdiğinin ‘akabinde Müftî Efendi’ye “Pâdişâhımız seni ve kapudânı ve kethüdâyı ‘azl ü nefylerinizi fermân buyurdı.” deyü tevcîh-i hitâb ve hâsekilere “Mezkûrları Bostancılar Odası’na götürün.” deyü emr itdikten sonra re’îsü’l-‘ulemâ Damad-zâde Ahmed Efendi’ye ‘Abdullah Efendi’den mukaddem fetvâ teklîf olundıkda ancak Mirzâ-zâde Efendi hazretlerine “Buyurun.” deyüp huzûr-ı hümâyûna revâne oldılar. Mevlânâ-yı müşârün-ileyh hazretleri bir iki nevbet sadâret-i Rum’dan tekerrür içün kendülerine ilhâh ü ibrâm zuhûrından tebâ‘üd ve ma‘zûlen dahi mecâlis-i merâsimde bulunmamak dâ‘iyesiyle izhâr-ı hâhiş-i tekâ‘üd itmişler iken eyyâm-ı sâbıkada pîrâmenkerd-i hâtırları olmayan mansıb-ı fetvâya ‘adem-i rağbetlerini izhâr ve taşrada Medîne-i Münevvere kâdîsı Mustafâ Efendi’yi müftî itdiklerini istimâ‘ olunup “Mezkûr dâ‘ileri kendülerinin [41b] muhtâr u nasb-kerde[leri] olduğından hadd-i zâtında vakûr ve cihân-dîde bir ma‘kûl dâ‘ileridir.” deyü i‘tizâr itdiklerinden sonra gelüp efendiler yanlarında makâmlarında ârâm iylediler. Ol meclisde Sekbânbaşı Hasan Ağa’ya dahi yeniçeri ağalığı teklif olundukda ağa-yı mezbûr “Bu bendeleri yeniçeri ağası olup Ağa Kapusı’na vardığımda cümlesi izhâr-ı meyl ü muhabbet ve meydânda kendüleri ile bile bulunmağı teklîf ve da‘vet idecekleri zâhir ve muhâlefet itdüğüm hâlde bî-tevakkuf beni sâd-pâre kılacakları âşikâre ve bâhir olup bir nesneyi müfîd olmaz. Bir mikdâr dahi bakalım ne makûle karâr bulur.” deyü isti‘fâ ve beyân-ı mahzûr iyledi. Ba‘de-hû yine cümle huzûr-ı hümâyûna da‘vet ve meydân ricâlinin Hâseki Ağa ile gönderdikleri haber ba‘de-hû ba‘zı ‘ulemâ ve küttâb ve vüzerânın dahi katl-i i‘dâmları murâdları olduğu ta‘dâd ve ‘unvânına Baş-kapu Kethudâsı Kara Mustafâ ve a‘vânından İbrâhîm Efendi [nâm] kimsenin ismi tahrîr ve kendü taraflarından bir âdem ile irsâl itdikleri defterin cevâbları kiminle irsâl olunmak münâsib idiğini meşveret olundıkda [42a] ‘ulemâdan bir âdem ile gönderilmesi münâsib görilüp lâkin sudûr ve ‘ulemâdan bir âdem ile gönderilmesi ve erkân-ı mevâlîden olması husûsında ba‘zı hücnet mülâhaza idüp hâzır olan mevâlî-i ‘izâmdan Selânik’den ma‘zûl ‘İmâd-zâde Seyyid Mehmed Efendi ve meşâyıhdan cevâmi‘-i selâtîn-i İstanbul’da Yeni Câmi‘ şeyhi Mehmed Efendi’nin irsâl olunmaları istihsân olunmağla vâfir[74] i‘tizârdan sonra ikisi dahi bîm-i cânla ‘âzim-i meydân olduklarında ‘İmâd-zâde Efendi’yi pişgâh-ı sa‘âdet-penâhlarına getürüp nihânî isterler ise Vezîr-i a‘zam’ı dahi râbıta-i müzâheret takrîbi ile himâyet kaydına düşmeyüp fed[â] ideceklerini ihbâr ü edâ buyurmuşlar. Bu esnâda kapudanlık ‘Abdî Kapudân’a tevcîh olunup Tersâne’ye irsâl ve a‘yân-ı ağayândan [42b] mîr-i ‘alem Niğdeli ‘Ali Ağa umûr-dîde âdem olmağla vezîr kethudâlığı ile iclâl olundı. Meydânda olan erbâb-ı fesâdın cem‘iyetleri ânen-feânen ziyâd olup ancak fetret zuhûrında bağy ü tuğyân ve hurûc-ı ‘ale‘s-sultânın vehâmet ü şe[‘] âmetinden dîn ü dünyâsını sıyânet iden havâs ü ‘avâmın kimi künc-i hâne ve kimi müte[‘a] llıkâtından birinin külbe-i vîrânesinde nihân olmağla zümre-i eşkıyâ takviyyet-i şürûr [ve] temşiyyet-i umûrlarına medâr olmak kasdıyla lutf u ‘unf ile hânelerinden cüst [u] cû itdikleri kibârdan ancak Yeniçeri Efendisi Süleymân Efendi’yi hânesinden bir mahalle nakl ve ihfâ itmeyüp hâzır bulunmağla bî-teklîf alup meydâna irsâl [ve] re’îs olmasını cümle ihtiyâr idüp ocak ağaları ve hâseki ve çorbacılardan birisi meydâna çıkmadıklarında eşkıyâya pîşvâ olmak [43a] töhmeti ile nâmı mukaddemâ bir takrîb ile cemâ‘at çorbacısı meydânda olup Niş’de tecemmu‘ iden eşkıyâya pîşvâ olmak töhmeti ile ma‘zûl ve meknûb u mahzûl Sarrâchâne’de bir dükkânda kesb-i yediyle ta‘ayyüşe meşgûl olan Sarrâc Mehmed nâm kimesneyi yeniçeri ağası, ocak çavuşlarının müdebbirlerinden olan [Urlı[75]] nâm nekbeti sekbânbaşı ve beytü’lmâlcılıkdan ma‘zûl Baltacı Deli Mustafâ’yı kul kethudâsı ve Mûsıla-i Sahn müderrisi Deli İbrâhîm dimekle meşhûr cerrâr makûlesinden bir yâve-gû dîvâne-i bî-şu‘ûrı kendi taleb ü niyâzıyla beynlerinde kâdî-i İstanbul ve zikr olunan erâzil [ü] esâfili kendüleri vâkı‘alarında görse hayr[76] ile ta‘bîr idemeyecekleri menâsıba münâsib görmeleriyle hande-engîz-i erbâb-ı ukûl bir tertîb-i [43b] nâ-ma‘kûl idüp Üsküdâr’dan nakl itdikleri orta çadırlarıyla meydânı yeniçeri ordusına şebîh ü karîn ve Sebt gicesi ricâl-i devletden nicesinin hânelerini nehb ü gâret içün taraf taraf bayraklar ta‘yîn iyledikleri fezâhatlara kanâ‘at itmeyüp cemâ‘atlerinin sebâtı ü kesretine vesîle olmağiçün bilâ-mûceb yeniçeri ve cebeci ocaklarından neberde serdengeçdi[77] tahrîr ve tashîh [ve] be-dergâha mübâşeret ve bu bahâne ile beytü’l-mâl-ı müslimînin târâc u yağmasına dahi temhîd-i mukaddimeye mübâderet itmişler idi. ‘İmâd-zâde Efendi refîkleri ile meydâna varup Orta Câmi‘inde rü’esâ-yı eşkıyâya taraf-ı hümâyûndan merâmlarının ekserine müsâ‘adeyi mutazammın teblîğ-i peyâm içün gürûh-ı ‘ulemânın sagîr ü kebîrinden ferd-i vâhid[in] katl ü i‘dâmlarına [ne] taraf-ı hümâyûndan [44a] ruhsat ve ne ‘âmme-i ‘ulemâdan müsâ‘ade ve icâzet mümkün olmayup “[78]غايته ما يمكن ” iktizâ idenlerinin nefy ü iclâlleri ile iktifâ olunacağını ifhâm idüp bir kaç sâ‘at mezbûrlar ile güft ü şenîd ve nush [u] pend yolundan beyân-ı envâ‘-ı va‘îd ü mevâ‘id itdiğinden sonra matlûbları olanların kendülerine zînde teslîm ve irsâl ve Zülâlî’n[in] Anadolı sadâreti ve sâ’ir nasb-kerde-i muhtârî olan eşrârın taraf-ı Pâdişâhî’den makâmlarında ibkâ ile iclâl olunmaları murâdları idiğini bi’l-ittifâk beyân itdiklerinde Mevlânâ-yı merkûm muktezâ-yı hâl ağa ve kul kethudâsı olan âdemlere hil‘atler irsâl itdiğini tahrîr ve çukadârı ile irsâl itmeğin derhâl mezbûr ile birkaç hil‘at irsâl ve hod-behod nâ’il oldukları [44b] mansıbların[79] taraf-ı Pâdişâhî’den ihsân kılındığı[80] haberi îsâl olundı.
Pes meydânda olan rü’esâ-yı eşkıyâ Şeyh Emîr Efendi’yi alıkoyup ‘İmâd-zâde Efendi’yi merâmlarını ‘arz ü i‘lâm itmeğiçün Sarây-ı Hümâyûn’a i‘âde ve Re’îs Süleymân Efendi’yi refîk ü hem-pâ iylediler. Merkûm ba‘de’l-‘asr Sarây-ı Hümâyûn’a gelüp görüp işiddüği ahvâl-i pür-ehvâli bi’z-zât pâye-i serîr-i saltanata nihânî hikâyât ve “Zülâlî Efendi bizim içün nefy olunmağla Rumili kâdî-‘askerliği tevcîh olunsun.” didiklerinde “İstanbul ma‘zûllerinin yolı Anadolı kâdî-‘askerliğidir.” deyü cevâb viricek “Biz[81] Rumili, Anadolı bilmeziz, hemân mezkûrın kâdî-‘asker olmasını bilürüz.” deyü mezbûrın sadâretini iltizâm itdiklerini ifâde [45a] ile edâ-yı hıdmet-i sefâret iyledi. Bu ahvâl hilâlinde evvel-i emrde ta‘yîn-i müftî-i enâm Devlet-i ‘Aliyye’ye ehemm-i mehâmm olmağla Mîrzâ-zâde Efendi hazretlerine taraf-ı Pâdişâhî’den teklîf ü ibrâm mütekerrir ve bi’l-cümle rü’esâ-yı ‘ulemânın ol meclis-i ‘âlîde “Müşârün-ileyh makâm-ı fetvâya cümlemizden ehakk ve elyakdır.” deyü ittifâk ve her tarafdan kabûlleri içün ikdâmları mütekarrir olıcak muktezâ-yı diyânet ü takvâları üzre salâh-ı ‘âmmeye vesîle olmak sa‘âdetini mülâhaza ve tahayyül ve bâr-ı hil‘at-ı fetvâyı zîver-dûşı [82] tahammül iyleyüp ber-muktezâ-yı kânûn-ı kâdîm beyâz çuka kaplu semmûr kürk tedârik vakti olmamağla sebz-fâm çuka kaplu semmûr kürk ilbâsıyla tekrîm kılınup [45b] ‘İmâd-zâde Efendi mekârim-i Pâdişâhî’den mazhar-ı nazar-ı ‘inâyet ü ikrâm ve nekâbet-i eşrâf ile şâd-gâm kılındı.
Ba‘de-hû meydân ricâline dâ’ir[e]-i itâ‘atden hurûc itmediklerince taraf-ı saltanatdan kendülerine ta‘arruz u mu’âheze olunmamak üzre ta‘ahhüdi mutazammın taraf-ı Pâdişâhî’den tahrîr olunan takrîr hücceti mevcûd bulunan ‘ulemâya imzâ itdiklerinden sonra hüccet-i mezbûr[e] İbrâhîm Efendi’ye İstanbul kazâsı ‘ale’s-seher matlûbları olan kimesneler taraflarına irsâl olunacağı i‘lâm ve Bostancılar Odası’na iyâb ü zehâbd[a] ‘usret mukarrer olmağla efendilere Dâ’ir[e]-i Hümâyûn’da ta‘yîn-i mebît ü makâm olundı.
Ba‘de-hû ahşam[a] karîb Sadr-ı a‘zam İbrâhîm Paşa Silahdâr Ağa Odası’nda tenhâ-nişîn iken Dârü’s-sa‘âde Ağası Beşîr Ağa hazretleri [46a] vesâtetleri ile mühr-i vezâret alınup ol gice sâ‘at dokuzda iken mahall-i mezbûrdan kapu arasına îsâl[i] fermân ve müşârün-ileyhin varmasından mukaddem Kapudân Paşa ve Mehmed Kethudâ’nın Bostancılar Odası’ndan kapu arasına nakilleri bâbında hükm-i kazâ cereyân buyurıldı. Re’îs Süleymân Efendi îsâl itdiği haberlerin cevâbıyla ‘avdet itmek üzre irsâl olunmuşken meydânda meks ü karâr ve “Matlûbları olan kimesneler hayyen irsâl olunmadığı hâlde âteş-i fitnenin humûd[83] [u] sükûnı emr-i muhâldir.” deyü tezkiresiyle[84] ihbâr itmeğin ol gün mezbûrların ne keyfiyet ile irsâl olunmaları müşâvere olunmak müzâkere olunmuş-iken, hengâm-ı tulû‘-ı fecrde kemâl mertebe isti‘câl [ve] sür‘at ile Şeyhü’l-islâm Efendi ve Rumili Kâdî-‘askeri Efendi [46b] huzûr-ı hümâyûna da‘vet buyurulup huzûr-ı Pâdişâhî’ye dâhil olduklarında “Mahbûslar hemân bunda katl olunup cesedleri Alay Köşkü yanındaki dîvârdan taşraya ilkâ olunsun.” deyü katllerinde kemâl-i isti‘câlleri hükmünden bâ‘is-i cesâret sû’âl olundığında Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh hazretleri “Erbâb-ı fitne ve cidâl Sarây-ı Hümâyûn’a hücûm idüp Ala[y] Köşkü önündeki zokak mâl-â-mâl olmuş.” deyü haber virdiklerinde Rumili Sadrı Efendi hazretleri “Pâdişâhım ‘ucâleten bir iki bendelerin varup Alay Köşkü’nde istitlâ‘-ı hâl iylesün.” deyü irâ’et-i şah-râh-ı savâb itmeleri ile derhâl Zülâlî ile Ayasofya Şeyhi ‘acele ile Alay Köşkü’ne irsâl olunup ‘avdetlerinde zikr olunan mahalde dost [ve] düşmenden insân değil sâ’ir müteneffis hayvân dahi olmadığını ihbâr [47a] idüp bu haber taşradaki müfsidler ile yek-dil ve müttehid bir hîlekârın hud‘ası idüği zâhir ve mukarrer oldı. Amma bu esnâda mezbûrların üçi dahi vâsıta-i mâr-ı pîçân-ı kemend ile mürde vü bî-cân kılınup cesedleri birer öküz arabasına tahmîl ve mecma‘-ı kilâb-ı eşkıyâya revân ve müftî-i sâbıkın çekdürme ile Bozcaada’ya nefy[i] fermân kılındı.
Pes ol gün Sarây-ı Hümâyûn’da bulunan cümle â‘yân ve erkân Âsitâne-i sa‘âdetde olan vüzerâ-yı ‘izâmdan dâmâd-ı pâdişâhî Silahdâr Mehmed Paşa hazretleri eslah-ı mevcûd olmalarıyla mühr-i vezâretin vezîr-i müşârün-ileyhe tefvîz olunması istihsân ve Pâdişâh-ı ‘âlempenâh hazretlerinin dahi mücerreb ü ma‘lûmları olmağla mühr-i hümâyûn[ı] ihsân buyurdılar. Meyyitler meydâna vâsıl ve eşkıyânın mukaddemât-ı merâmları hâsıl olıcak Horhor [47b] Çeşmesi önüne Kapudân Paşa ve Etmeydânı kurbında Dörtyol ağzına Mehmed Kethudâ’nın cesedlerini ilkâ idüp netîce-i mefâsidlerini beyân ü i‘lân zu‘mlarınca tedârik-i sebeb[85] ve “Pâdişâhımız İbrâhîm Paşa’yı ketm ü ihfâ ve ehl-i zimmetîden birini ana fedâ idüp göndermiş, mesned-ârâ-yı hilâfet olan Pâdişâh-ı zıllullaha kizb ü hilâf lâyık [u] sezâ mıdır?” deyü mugâlat[a]-i ebleh-firîb ile sâde-dilleri iğfâl ü ıdlâl iderek merhûmın cesedini bir bârgîre bağlayup hezâr tahkîr ü âzâr ile Bâb-ı Hümâyûn mukâbelesindeki çeşme önine ilkâ birle izhâr-ı kemâl-i terk-i edeb itdikleri mesmû‘-ı Pâdişâhî olıcak Şeyhü’l-islâm Efendi ve Damad-zâde Efendi ve Rumili sadrı efendiler hazerâtını huzûr-ı hümâyûnlarına da‘vet buyurup “Bu kadar zemândan berü İbrâhîm Paşa’nın zâtı ‘âmmenin ma‘lûmı iken cem‘iyet iden erbâb-ı [48a] şekâvetin bu gûne vaz‘ ü hareketlerinden maksûdları ‘ayân ve benim dahi saltanatımı istemedikleri nümâyândır. Ancak benim dahi tabî‘atımda tahammül-i emânet-i kübrâ-yı hilâfetden fütûr zuhûr hattâ Üsküdâr’da iken bir iki def‘a Şehzâde Sultân Mahmûd hazretlerini çıkarup serîr-i saltanata iclâs iylemek hâtırım[a] hutûr itmişidi. Şimdiki hâlde hod ol dâ‘iye müte’ekkid ve ‘azîmet-i sâbıka müteceddid olup murâdım bî-ceng ü cidâl meyân-ı müslimînden ref‘-i fitne ve ihtilâl içün hil‘at-ı hilâfetimi Şehzâde-i ercümend Sultân Mahmûd’a ilbâs ve serîr-i saltanata hüsn-i rızâm ile iclâs itmek içün vücûd-ı nâzenîn ve evlâd-ı necâbet-karînim[e] bir tarîkle sû-i kasd itmeyeceklerine cümlesine ‘ahd ü yemîn itdürmeğiçün sizlerden birisi meydâna gitmekdir.” deyü tevcîh-i hitâb buyurdıklarından müşârün-ileyhim hazerâtı “Şevketlü pâdişâhım, bizler rebîb-i [48b] ni‘met ve perverde-i hân-ı ‘inâyetin olup her hâlde vü‘s ü kudretimiz mertebesi sadakat ile hıdmet[86] ve böyle zemânda hâk-ı pây-ı devletinden bir ân ‘adem-i müfârakat farîza-i zimmetimizdir. Lâkin bu makûle hıdmeti edâya bir tarîkle edâya kudretimiz yokdır.” [deyü] kemâl-i ıztırâb u dehşet ile ser-be-ceyb-i hayret oldılar.
Ayasofya Şeyhi İspirî-zâd[e]’ye murâd-ı fu‘âdlarını ifâde buyurdıklarından mezbûr bu hıdmet-i ‘azîmenin edâsına izhâr-ı şevk [u] tarab ve Zülâlî Efendi’nin kendüye refîk ve teşrîk kılınmasını sevk ü taleb itdikde Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh hazretleri Zülâlî’den ‘adem-i emniyetleri[ni] beyân ve Şeyh Efendi gâlibâ muktezâ-yı keşfî ile mezkûrın sadâkat ile hıdmet idecekleri[ni] ta‘ahhüd ile güyâ hâtır-ı enver-i Pâdişâhî’den ref‘-i gubâr-ı gümân itmeğin vakt ü zemânın [49a] mu‘tâd[ı] üzre semmûr kürk tedârükine müsâ‘ade ve imkân olmadığı hasebiyle huzûr-ı hümâyûnda Zülâlî Efendi’ye Anadolı sadâretine Dârü’s-sa‘âde Ağası Beşîr Ağa bi’zzât bir kakum kürk ilbâs buyurup ol gün ahşama bir sâ‘at var iken İspirî-zâde ile ma‘ân bu hıdmeti edâ içün meydâna gitmeleri fermân ve Zülâlî’nin sevki ile rü’esâ-yı eşkıyâya münâsib gördüği vech üzre taksîm içün ikisinin dahi ceyb[87] ü kenârları lebrîz-i dînâr kılındığından mâ-‘adâ iktizâsına göre tevzî‘ itmeğiçün Zülâlî Efendi’nin yedine bir kese altun dahi teslîm ve hemân ikisi birden meydâna revâne kılındı. Ol esnâda dergâh-ı ‘âlî kapucıbaşılarından enbân-ı fitne ve fesâd Dervîş Mehmed Ağa didikleri müfsid-i mâder-zâde dahi “Beni taşrada [49b] sipâhiler ağalığı içün taleb itmişler.” deyü hod-be-hod mezbûrlara mülhak ve bu vaz‘ından ukalâ-yı devletin i‘tikâdlarından mezbûrın hubs-ı[88] nihâd[ı] ve erbâb-ı fitne ile ittihâdı muhakkak oldı. Merkûmlar meydâna varup zu‘mlarınca edâ-yı hıdmet ve tarafeyne tahmîl-i minnet iderek gice sâ‘at üçde iken Sarây-ı Hümâyûn’a ‘avdet idüp huzûr-ı Pâdişâhî’den bu keyfiyetden meydânda olan halkın cümlesi memnûn olup Pâdişâh’[a] du‘âlar itdiklerini beyân ve Şeyh Efendi eline bir Mushaf-ı Şerîf alup zât-ı huceste-sıfât ve evlâd-ı ferîşte-simâtlarına bir tarîkiyle sû-i kasd olunmayacağına cümle müte‘ayyin söz sâhiblerine el urdurup ‘ahd [ü] yemîn itdirdiğini zikr-i tafsîl ile derûn-ı Şehriyârî’ye ilkâ-yı emniyet ve itmînân itmesi hilâlinde taşrada çavuşbaşılık [50a] mansıbı ile ‘avdet iden mezbûr Dervîş-i bed-endîşin meydânda olan eşkıyâ lisânlarından zikri mahall-i de’b-i edeb niçe türrehât îrâdı ve taraf-ı Pâdişâhânelerinden ‘adem-i emniyetlerini muktezî ba‘zı mevâdd-ı ta‘dâdı zamîr-i Şehriyârî’[yi] tekdîr ve anda bulunan hayr-hâhân-ı devleti ciger-hûn u dil-rîş iyledi.
Pes leyle-i mezbûrda şehr-i Rebî‘ü’l-evvel’in on dokuzıncı isneyn gicesi[89] idi. Sâ‘at üç buçukda iken Sultân Ahmed Hân hazretleri mâye-i kuvvet-i kalb-i cihân bâ‘is-i emn ü rahat-ı ‘âlemiyân Şehzâde Sultân Mahmûd Hân hazretleri[ni] Mâbeyn Kapusı yanında kendülerinin oturdukları mahalle getür[d]üp maşrık-ı hûrşîd-i[90] ikbâl olan cebînlerini takbîl ve anlar dahi peder-i ma‘nevileri makâmında olan âmm-i mükerremlerinin [50b] dest-i şerîflerini bûs ile isticlâb-ı du‘â-yı hayr ve edâ-yı resm-i tebcîl buyurup emr ü işâretleri ile şehzâdegân-ı civân-bahtları edâ-yı dest-bûs-ı bî‘at buyurdıklarından sonra,
“Gitdi Tûbâ bir yana, serv-i dil-ârâ bir yana”
mefhûmı üzre anlar şehzâdeleriyle mekân-ı mu‘ayyenlerine revân ve Sultân Mahmûd Hân hazretleri Hırka-i Şerîf odasına hırâmân olup sâ‘at dördü bir rub‘ mikdârı mürûrında şevket [ü] ikbal [ve] sa‘âdet ü iclâl ile serîr-i saltanata cülûs ve Sarây-ı Hümâyûn’da bulunan erkân ü a‘yân bi’l-cümle bî‘at [ve] dâmen-bûs iylediler. Sabaha yakın ‘ulemâ ve meşâyıh taşrada bulunanlara umûm bi‘âtı içün tezkireler irsâl ve meydân ricâline dahi tulû‘dan sonraca gelmeleri içün haber îsâl olundı. Meydân ahâlisi [51a] iki gice mahbûsları olan Vâlide Şeyhi Emîr Efendi’yi kendüleri dahi ardınca hareket idecekleri haberiyle îsâl itmişler iken da‘vet olunanlar gelüp sarâyda hâzır ve cümle ‘ulemâ eski Dîvânhân[e]’de mezbûrların vürûdına hayli zemân muntazır oldıklarından sonra merkûmların vakt-i mev‘ûdda ‘adem-i kudûmlarından nâşî Kudüs-i Şerîf pâyesiyle Hemedân’dan ma‘zûl ‘Ali-zâde Mustafâ Efendi sebeb-i tevakkuflarını sû‘âl içün meydâna irsâl olunup mezbûrlar Sarây-ı Hümâyûn meydânında lağm olmak üzre beynlerinde münteşir olan kavl-i fâside sebebiyle gâh ‘adem-i emniyet iş‘âr, gâh ocakların eski ağaları kendülerine teslîm olmak murâdları idiğini izhâr itdiklerini mezbûr gelüp ihbâr idicek yine Emîr[91] Efendi ile i‘âde ve “Ağalar [51b] Bâb-ı Hümâyûn’da teslîm olunur.” cevâbı mezbûrlar vesâtetiyle i‘lâm ü ifâde olundıkdan sonra meydânda olan tâ’ife-i hâ’ife bayraklarını çeküp Sarây-ı Hümâyûn’dan kudûm ve silâh u bisâtlarıyla bî‘ate hücûm iylediler.
Bî‘at-i ‘âmme husûs[ını] temâm [ve] kâffe-i enâm Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh hazretlerinin serîr-i şevket-makarr-ı saltanatı teşrîfleriyle mesrûr ü şâd-gâm olup Sarây-ı Hümâyûn’da bulunan erkân-ı devlet hânelerine ve zorbalar yine meydândaki çadırlarına ‘avdet kıldılar. “Zıll-i Bârî ve kutbü’l-‘arz”[92] lafzları târîh-i cülûsları zebân-güzâr-ı enâm ve ‘abd-i râkımü’l-hurûfın lisân-ı hâmesinden cereyân iden,
“Eyledi Sultân Mahmûd Hân-ı danâ-dil cülûs”
mısra‘ı dahi târîh-i temâm-ı hesâb olundı.
[52a] Tertîb-i cezâ-yı rü’esâ-yı eşkıyâ der-Sarây-ı Hümâyûn
Muktezâ-yı vakt-i zemân üzre râyet-i ikrâr-ı bağy ü tuğyân olan erbâb-ı ‘udvâna mutlaka Devlet-i ‘Aliyye’nin muktezâ-yı şer‘-i kavîm ve mübtegâ-yı kânûn-ı kadîm ile görilegelen umûrına ta‘arruz itmemek şartıyla tîğ-ı kahr-ı kahramânîden emân virilmiş-iken serdengeçdi ağaları nâmına kad-keşîde-i zuhûr olan evbâş ü rünûd ve bir gürûh-ı dellâk ve kaldırımcı makûlesi müfsid Arnavud’un ekseri kendüsi[ni] müdebbir-i devlet ve atabeğ-i saltanat makâmına koyup hemşehrilik râbıtasıyla bî-hadd ü kıyâs şeyâtîn-i nâsı zu‘mlarınca çerâğ itmeğiçün tîmâr-ı ze‘âmet ve mukâta‘a ve tevliyet ashâbının hilâf-ı şer‘ ve kânûn-ı nânpârelerini yedlerinden nez‘ [52b] ve fitne zuhûrından cülûs-ı hümâyûn vukû‘ına değin leylen ve nehâren nice dükkânlar[a] dalup tahsîl ve iddihâr itdikleri emvâli bî-pâyân kanâ‘at itmeyüp nev-be-nev ricâl-i devletden kimini tahvîf ve terhîb ve kimini ba‘zı menâsıb ve hıdemâta sevk ve tergîb tarîki ile celb-i nef‘ idüp her gün bir gûne dehân-ı enbân-ı fesâdı bâz ve kâmet-i mel‘aneti dırâz iylediler. Ez-cümle Patrona Halîl didikleri vâcibü’l-izâle Şıkk-ı Evvel Defterdârı ‘Ali Beğ Efendi peder-mânde menzilleri vezîr sarâyına gâyetle ba‘îd olmağla mukaddemâ sadr-ı a‘zam İbrâhîm Paşa merhûmın fermânı ile nakl itdiği selefi İbrâhîm Efendi’nin cânib-i mîrîden zabt olunan hânesinde [53a] kendüsi hem-pâlarından vâfir erbâb-ı mekr ü ihtiyâl ile sâkin olmak hayâl-i[93] muhâli ile ihrâc ve merkûmın akrabâsından olmağla ağaların müte‘ayyinlerinden olan Kör Mumcı’nın kemâl-i ibrâm ü iltizâmına binâen bir kassâb yazıcısı kâfir-i küştenîyi Boğdan beği itdirince Vezîr-i a‘zam’ı teklîf-i ‘anîf ile iz‘âc iylemek ve birâz zemân mukaddem vesâtet töhmeti ile ocakdan merdûd olup fitne zuhûrı günine değin sûk u bazarda kahve-fürûşluğı [ile] san‘at u kâr iden Muslı nâm menfûr-ı kulûb-ı enâm meyânlarında ağa nasb itdikleri Sarrâc Mehmed Ağa’ya kethudâlık hıdmetiyle intisâb ve a‘zâyı[94] lihye itdiğinden kırk gün mürûr iylemeden kul kethudâlığı [53b] gibi bir câh-ı celîlü’li‘tibâra hâh u nâ-hâh vusûl ü i‘tilâ ile nâmûs-ı dûdmân-ı Bektâşiyye’yi harâb idüp İstanbul kâdîsı itdikleri şâhid-i zûr mecnûn-ı bî-şu‘ûr bir ay mikdârı yeni odalarda yetmiş dokuzuncı cemâ‘atin odasını mahkeme ittihâz ve anda ikâmet ve evlâd-ı ma‘neviyesi olan haşerât-ı müezziyeye ‘arz-ı kadd ü kâmet itdiğinden sonra Sofular Hamamı kurbında ferş-sâye-i nekbet iylediği menzilin ferş ü bisâtını sâlyâne ile tedârük ve tekmîl itdirmek ile ve hem-seri olacak câriye-i gîsû-bürîde vedî‘a-i meşîhası olan nutfe-i zemîmeyi germâbe-i nüh-tâk-ı cihâna ilkâ itdiğinden kâffe-i ricâl-i devlet hattâ gevher-i yekdâne-i dürc-i ‘ismet [54a] devletlü Vâlide Sultân hazretlerine âyîn-i ehl-i belde üzre şerbet göndermek gibi hayret-engîz-i erbâb-ı şu‘ûr pey-der-pey nice kabâyih ve fezâyihleri zuhûr idüp ve bi’l-cümle Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh halledallahu ve ibkâhu cenâb-ı şevket-me’âblarından tertîb-i cezâlarında ‘afv ve tegâfül ve Sadr-ı a‘zam ve sâ’ir erkân-ı Devlet-i ‘Aliyye’den vaz‘-ı nâ-sâz ve ricâ vü niyâzlarına müsâ‘ade ve tahammül gördükçe ol zümre-i bâğiyenin habâset ve mel‘anetleri rûz-ı efzûn ve ağrâz-ı fâsideye binâen şer‘î ve kânûnî umûrın cümlesine müdâhaleleri mertebe-i tahrîrden bîrûn olmağla Devlet-i ‘Aliyye’nin umûrı muhtell ve müşevveş ve hayr-hâhân-ı devletin mülâhaza-i [54b] encâm-kârı ile derûnları mânend-i gülhân[95] bir âteş olup Pâdişâh-ı gayûr ve şâhenşâh-ı İskender-zuhûr cenâb-ı hilâfet-me’âbları muktezâ-yı himmet-i dâverâne ve hamiyyet-i cihângîrâne üzre tanzîm-i umûr-ı devlet ve tetmîm-i mehâmm-ı mülk ü millet içün âvîhte-i dâmen-i devlet olan has ü hâşâk-ı fitnenin tathîr ve izâlesine ikdâm buyurdıklarınca Sadr-ı a‘zam hazretleri gencîne-i derûnlarında meknûn olan cevher-i sadâkat ve şecâ‘atin izhârına intihâz-ı vakt-i fırsat idüp cânib-i harem ve ihtiyâtı ri‘âyet ve etrâf-ı cevâniblerini mezbûrlar taraflarından mu‘ayyen huddâm ve çavuşlar isti‘bâb itdiğinden mâ-‘adâ erbâb-ı menâsıbın ekseri merkûmlar tarafından nasb-kerde [55a] olmağla tedbîrini müzâkere ve müşâvereye ricâl-i devletden kimi mahrem-i râz ideceklerini mülâhaza ile tâ’ife-i bağiyeyi iğfâl içün ‘avâm-ı nâsı kendüleri dahi ol zümre-i makhûre ile müttehid olmak i‘tikâdına düşürecek mertebe evzâ‘-ı bârideyi[96] ve tekalîf-i şakkalarına tahammül ve müsâ‘ade ile bi’z-zarûre iktizâyı vakt ü hâle göre hekîmâne hareket idüp eğerçi leyl [ü] nehâr hod-be-hod mülâhaza-i tedbîr-i kâr iderlerdi. Ancak bu makûle emr-i ‘asîr re’y-i vâhide ile sûret bulması imkân-pezîr olmayup hayr-hâh ü nâ-hâh Devlet-i ‘Aliyye’den ve bir kaçının mahrem olmasına muhtâc ve tedbîr-i mizâc-ı devletde re’y-i hekîmânelerinin ‘adem-i intizâmı lâ-ilâc olmağla Kırım Hânı olup Âsitâne-i sa‘âdetde bulunan [55b] Hân-ı ‘âlî-şân Kaplan Giray Hân hazretleri ve Devlet-i ‘Aliyye’nin bende ve emekdâr-zâdelerinden olan kethudâları Çavuşbaşı İbrahim Paşa-zâde Mustafa Beğ ile şıkk-ı evvel defterdârı olan Damad Mehmed Paşa-zâde ‘Ali Beğ eben ‘anceddin hayr-hâh-ı devlet olmalarıyla bâ‘is-i fitne olan erbâb-ı fesâdın izâle ve i‘dâmlarını müzâkereye mahrem ve Mısır vâlisi müteveffâ Mehmed Paşa’nın kethudâsı olup karîbü’l-‘ahd Âsitâne-i sa‘âdete gelen İbrâhîm Ağa’yı ‘akl-ı selîm ve tab‘-ı müstakîm ashâbından umûr-dîde ve kâr-azmûdeliği müsellem-i ‘âlem olduğuna binâen vâkıf-ı esrâr ve mahrem ve müstebşâr idüp bu husûsa [56a] müte‘allık olan ahbârı taraf-ı cihân-bânî ve cânib-i hâfîye îsâl içün bevvâbân-ı sultânî kethudâlığı makâmında müstahdem iylediler. Eğerçi eşkıyânın tedbîr-i tedmîrlerinde nice sûretler tahayyül ancak yine ocakluları mübâşeretiyle def‘lerinde nice muhassenât tefekkür ve te’emmül itmeleriyle evvelâ yeniçeri ocağı halkından bir recül-i mikdâm tedârikine şedd-i nitâk-ı ihtimâm itdikleri esnâda Patrona Halîl’in odası olan On Yedinci Bölük’ün çorbacısı iken fitne ve fetret zuhûrında Devlet-i ‘Aliyye’ye sadâkat ve istikâmetinden nâşî cem‘iyetlerinden kenâr-gîr olmağla bölük-i âhere virilen Pehlüvan Halîl Ağa te’bîd-i Yezdânî ile bu hıdmetin uhde- [56b] sinden geleceğini ta‘alluk-ı dîrînesi olan ba‘zı kimesneye takrîr ve keşf [ve] mâ-fî’z-zamîr iyleyüp mezbûr Halîl Ağa, Defterdâr Damad Mehmed Paşa merhûmın hazînedârı olan Kapucıbaşı ‘Ali Ağa’nın karındâşı olup kavl ü re’yine i‘timâd oluncak ebtâl-i ricâlden olmağla mezbûr ile binâ-yı ‘ahd ü peymânı muhkem ve üstüvâr ve zümre-i makhûrenin mezbûr vesâtetiyle tedbîr ve kahr-ı tedmîrlerine tasaddî olunmanın münâsebet-i külliyesini Sadr-ı a‘zam hazretlerine ifâde ve iş‘âr itdiklerinde müşârün-ileyh hazretleri böyle ser-rişteye müyesser olduğundan kesb-i sürûr ve mezbûr Halîl Ağa ile bu husûsı kemâ-yenbaği müzâkere ve kendüleriyle bî-gâne ve âşinâ-i vâkıf olmaksızın buluşdurmağa Devlet-i [57a] ‘Aliyye’nin umûr-dîde ve kâr-azmûde huddâmından müdebbir ve ketûm ve vezâret ile kâm-yâb olduklarından kethudâlıkları hıdmetinde olmağla hayr-hâhlığı mertebe-i derûnlarına ma‘lûm olan Mustafâ Ağa’yı me’mûr iylediler. Ağa-yı merkûm kendü etbâ‘ı dahi bu kıssaya müte‘allık birşey mülâhaz[a] itmemeleri bâbında dikkat ve ‘ismetlü Vâlide Sultân hazretleri içün iştirâ olıcak câriyenin sâhibi esîrci olmak üzre güyâ kıymetleri müzâkere içün sâbıkın delâleti ile ‘ale’s-seher Halîl Ağa hânesine varup husûs-ı merkûma müte‘allık feth-i kelâm itdiğinde Halîl Ağa evvelâ “Sadr-ı a‘zam hazretlerinin mezbûrlar ile zâhir hâlde olan hareketleri taraflarına meyl ü muhabbet [57b] yohsa iktizâ-yı vakt ü hâli ri‘âyet içün midir?” deyü sû‘âl ve ağa-yı merkûm otuz sene mikdârı Sarây-ı Pâdişâhî’de perverîş bulup silahdâr-ı valâ-i‘tibâr[97], ba‘de-hû şeref-i müzâheret[98] ile kâm-kâr olan Vezîr-i âsaf-mikdârın el-‘ıyâzü billahi te‘âlâ Devlet-i ‘Aliyye’ye sû-i kasd ve fesâd niyeti ve muhabbeti devlet ü dîn olan eşkıyâ-yı nekbet-karîne meyl ü muhabbeti emr-i muhâl idiğini delâlet-i ‘akliye ile beyân ve rûz [u] şeb endîşeleri ümmet-i Muhammed’e mutazarrır olmaksızın tedbîr-i hekîmâne ile izâle-i vücûd-ı bed-bûdları idiğini ‘ayân itmekle Halîl Ağa’nın derûnından ref‘-i hayâl-i muhâl itdiğinden sonra tekrâr görüşüp husûs-ı merkûma [58a] tasaddî ve teşebbüsün tarîkini müzâkere iylediler. Ba‘de-hû bir gice vakt-i fecrden mukaddem ağa-yı merkûm mezbûre câriyelerin sâhibleri olmak üzre Halîl [Ağa] ve ‘atîk serdengeçdi ağalarından sâbıkâ bölük-i mezbûrın odabaşısı olan Deli Hasan Ağa’yı ve yeniçeri ocağından Ömer Efendi nâm kimesneyi Sarây-ı Âsafî’ye getürüp mezbûrlar Sadr-ı a‘zam hazretlerinin zümre-i mezbûreye gayz ü gazabları[99] ne mertebe idiğini bi’l-müşâhede tahkîk ve Mustafâ Ağa’nın kelimâtını ez-dil-i cân tasdîk idicek ‘avn-i İlahî birle bu emrin temâmına ‘ahd ü peymân, lâkin beher hâl emr-i hatar-nâkin tenhâlıkla vücûd-pezîr olması emr-i muhâl olmağla [58b] teshîr kılup ‘âleme tılsım-ı a‘zam olan dînâr ü dirhem ile mu‘temedleri[100] olan yoldaşlardan bir mikdâr bahâdır-ı nâ-medârı kendülerine hem-pâ ve tarafdâr itmek muktezî idiğini beyân itmeleriyle matlûbları olan beş bin altun rikâb-ı hümâyûna ‘arz ve taraf-ı Pâdişâhî’den ihsân buyurulmağla kendülerine teslîm [ve] re’yleri üzre yeniçeri ocağının hâseki ve sâ’ir ağaları ve ocağın ihtiyâr ve emekdârlarına hitâben eşkıyâ-yı mezbûrdan yeniçeri ağası ve kul kethudâsı ve Patrona ve Muslı’nın katlleri bâbında birer buyurıldı tahrîri ile esâs-ı bünyâd-ı tedbîr tetmîm olundı. Mezbûrların levs-i vücûdları mukaddemâ Ağa Kapusı’nda [59a] tathîr olunmak tedbîr [ve] ba‘de-hû mahzûrât mülâhaz[a]sıyla Sarây-ı Âsafî’de mübâşeret olunması istisvâb olunmuş-iken, Sarây-ı Hümâyûn’da olması cümleden enseb idiği bi’l-ittifâk fikr ü hayâl ancak Patrona didikleri şakiyy-i mâder-be-hatânın kemâl-i vahşetinden nâşî içerüye girmesinde istiskâl olunmağla Hân-ı müşârün-ileyh hazretleri vesâtetleriyle bu mâddeye bir gün mukaddem gelen Kapudân-ı Deryâ Cânım Hâce Mehmed Paşa dahi mahrem kılınup Patrona’ya i‘timâd ve itmînân virmek husûsını tenbîh ü te’kîd ve bünyân-ı tedbîr teyîd ü teşyîd olundı. Eğerçi bu tasmîm olunan emre muhallâ-yı zuhûr Sarây-ı [59b] Pâdişâh-ı gayûr olmak münâsib görünmüşdi, lâkin taşrada dahi fırsat düşerse fevt olunmamak maslahatına der-pîş kılınmağla Cemâzîye’l-evvelî’nin on üçünci Pençşenbe güni[101] Hân-ı ‘âlî-şân hazretleri ve Şeyhü’l-islâm Efendi ve mirü’l-hâc olmak bahânesiyle da‘vet olunan Rumili Vâlisi Muhsin-zâde ‘Abdullah Paşa ve Hâfız Ahmed Paşa ve Cânım Hâce Mehmed Paşa ve ma‘zûl-i mansûb-ı sadr ve ‘ulemâ bi’l-cümle ocakların ağaları ve zâbitleri Sarây-ı Âsafî’ye da‘vet ve ‘Acem ahvâlini müzâkere içün encümen-i meşveret kılınup evvel-i emrde meşveret içün şeref-yâfte-i sudûr olan hatt-ı hümâyûn-ı kerâmet-meşhûnın mazmûn-ı [60a] şerîfi Defterdâr Efendi mübâşeretiyle cümleye işâ‘at [ve] ba‘de-hû Bağdad Vâlisi Ahmed Paşa tarafından gelen kâğıdlar ve ‘Acem ilçisi Rızâ Kulı Hân tarafından gelmek üzre tahrîr olunan tezkireyi[102] cümle beyninde kırâ’et olunup Hân hazretleri tarafından İbrâhîm Paşa vaktinde müzâkere olundığı üzre “Sulha müsâ‘ade virilsün mi, yohsa sefer ihtiyâr olunup gidilsün mi? Lâkin Moskov ile ‘Acem’in ittihâdları melhûz olmağla üzerlerine sefer Moskov ile dahi muhârebeyi muktezî olıcak, iki tarafa sefer tedârüki görilüp bir cânibe Vezîr-i a‘zam ve taraf-ı âhere ser-‘asker ta‘yîn kılınsun mı?” ‘unvânıyla feth-i kelâma mübâderet kılındıkda rü’esâ-yı eşkıyâdan [60b] nice tedbîrât-ı ‘acîbe zuhûr, husûsâ nasb-kerde[si] ve tarafdârları olan kâdî-[yı] dîvâneden şark seferine müte‘allık sudûr iden kelimât-ı garîbe tekdîr-i hâtır-ı erkân ve sudûr idüp âhir-i kâr Hân-ı ‘âlî-şân hazretleri “Bu makûle emr-i ‘azîme meclis-i vâhidde karâr virilmek müşkildir. Hâzır olan a‘yân ü erkân sulh ve cengin kabâyih ve muhassenâtını gereği gibi mülâhaz[a] iyleyüb, biz dahi Devlet-i ‘Aliyye’nin Moskov ve kefereden düvel-i sâ’ire ile olan ‘ahdnâmelerini mütâla‘a idüb, ba‘dehû müşâvere ve ne vechle hareket münâsib idüğini müzâkere idelim.” deyü yine müşâvere bahânesiyle da‘vetlerine temhîd-i mukaddeme iylediler. Ol eşkıyânın Sarây-ı [61a] Âsafî’ye kudûm-ı nekbet[103]-lüzûmları gâyetle kesret ve cem‘iyet ile olmağın katl ü tedmîrlerine nice bî-günâhın üftâde-i hâk-ı siyâh olmasından ihtirâza binâen meclis-i âhere te’hîr olunup lâkin rü’esâ-yı eşkıyâdan Patrona ve Muslı Sadr-ı a‘zam hazretlerinin ba‘zı mevâdd-ı fâsidede evvel-i emrde ricâlarına müsâ‘ade itmediklerinden mütehabbir husûsâ Muslı Beşe’ye kul kuthudâlığı tevcîhinde[104] hayli[105] tereddüdlerinden mütekeddir olduklarından mâ-‘adâ zu‘m-ı fâsideleri üzre vezârete lâyık gördükleri Benli Mustafâ Paşa Âsitâne-i sâ‘adete gelince zamîrlerinde cây-gîr olan mel‘anetlerini bi’l-cümle murâdları üzre icr[â] itmek mülâhazasıyla Sadr-ı a‘zam hazretleri [61b] ve Dârü’s-sa‘âde Ağası ve Şeyhü’l-islâm Efendi hazretleri ve sâ’irlerini ‘azl itdirüp Hâfız Ahmed Paşa’yı kâim-makâm-ı vekâlet-i kübrâ itmek içün yine cem‘iyete ‘azîmet itdiklerini ‘ifrit-i cin ve ol şeyâtîn-i ins gürûhına müftî-i mâcin olan Anadolu kâdî-‘askeri Zülâlî lakab dalâlî-mezheb Hasan Efendi Cum‘a güni vakt-i fecrde Hân-ı ‘âlî-şân hazretlerine varup nakl ü beyân ve müşârün-ileyh hazretleri zu‘mınca bu kâr-ı nâ-hem-vârı istisvâb iderler mülâhazasıyla murâdlarını ‘ayân idicek Hân hazretleri derhâl bu fitnenin te’hîri ile tedbîrini mülâhaza ve gürûh-ı eşkıyânın vücûdları ber-taraf olmadığından gayrı [62a] yine bu makûle fesâd-ı ‘azîme mübâşeret itmelerinden cümleye muhâfaza buyurup cevâbında “Ağaların murâdları olan mevâdd pek güzel, lâkin Patrona’yı tarafımıza bugün irsâl idiniz, kendüsüyle biz dahi hâtırımıza gelen tedbîrâtı müzâkere itmeksizin bu husûsa mübâderet itmesün.” deyü buyurdıklarında mezbûr fî’l-hâl Patrona’ya âdem irsâl ve Patrona vakt-i zuhûra karîb varup huzûr-ı İlhânîlerinde vâfir[106] bast-ı makâl iyledi. Hân hazretleri ri‘âyet-i muktezâyı vakt-i hâl ve kendülerine hayr-hâhlık yüzünden nush u pend iderek “Murâd itdiğiniz husûslar ma‘kûl u münâsib ancak şevketlü Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh hazretlerinin tab‘-ı hümâyûnlarında sizlerin bulunduğunuz hıdmet makbûl [62b] ve matlûb ve hırâmlarınıza müsâ‘ade-i Pâdişâhâneleri mebzûl iken beyhûde cem‘iyete ikdâm ile kendünizi zorbalık nâmıyla ittihâm itmek muktezâ-yı ‘akldan pek ba‘îd[d]ir. İnşâallahu te‘âlâ musammem olan meşveretde huzûr-ı hümâyûna varılup Rumili eyâleti ve vezâret ile mazhar-ı ‘inâyet-i Pâdişâhâne oldukdan sonra melhûz olan husûsları huzûr-ı hümâyûnda beyân idin. Biz dahi müstahsen olduğına şehâdet ve tertîb-i nizâm-ı umûrda sizlere müşâreket idelim.” ve küştenî-i mezbûrı iğfâl itdiklerini ‘ale‘s-sabâh Defterdâr Efendi ve ba‘de’l-‘asr Kapucılar Kethudâsı [63a] İbrâhîm Ağa vesâtetiyle Sadr-ı a‘zam hazretlerine iş‘âr ve merkûmların def‘lerine bir ân ikdâm-ı mübâşeret lâzım geldiğini ihbâr iylediler.
Pes Sadr-ı a‘zam hazretleri irtesi güni ki mâh-ı mezbûrın on dördünci Sebt günidir[107], cümle ricâl-i devlet ve sadr-ı ‘ulemâ-i ‘izâm ve İstanbul ve haremeyn-i muhteremeyn kazâlarından ma‘zûl olan mevâlî-i kirâmı yine ‘Acem ahvâlini meşveret bahânesiyle da‘vet ve fırsat düşerse ol zümre-i bağiyenin kendü sarâylarında izâle ve i‘dâmlarına ‘azîmet buyurup merkûm Pehlüvân Halîl Ağa ve kafadârlarından otuz iki nefer-i merdân-ı meydân-ı cenk ve[108] ağa-yı huddâm sâhibleri mahrem olmaya- [63b] cak vech üzre ikişer üçer gayrı ma‘hûd kıyâfetleri ile Şenbe gicesi sarâylarında cem‘ ve hîn-i işâretde me’mûr oldukları kâra mübâşeret iylemek üzre kâşîli odada pinhân iylediler. ‘Ale’s-seher Hân-ı ‘âlî-şân hazretleri ve ‘ulemâ ve ‘avâmdan da‘vet olunan ricâl-i devlet ve rü’esâ-yı eşkıyâdan Yeniçeri Ağası, Kul Kethûdası Muslı Beşe ve Sekbânbaşı Boynuurlı ve Patrona Halîl ve serdengeçdi ağalarının söz sâhiblerinden on beş nefer erbâb-ı mel‘anet gelüp huzûr-ı Âsafî’de ‘akd-ı meclis-i meşveret itdiklerinde Hân-ı ‘âlî-şân hazretleri feth-i kelâm ve meşveret-i sâbıkada müzâkere olundığı üzre ‘ahdnâme- [64a] lere bakılup “ ‘Acem ile muhârebenin zâhir-i hâlde Moskov ve sâ’ir kefere ile fesh-i sulhı iktizâ itmediği ma‘lûm oldı. Cünbüş ü hareketlerine göre şimdiki hâlde şark tarafına sefer elzem olup Moskov’un dahi ‘Acem tarafına meyl ü rağbet ve nakz-ı ‘ahdi mûcib hareketi mütehakkık olur ise anın dahi ol vaktde çâresini bulsun ve hemân bu niyete Fâtiha okunsun.” deyü sefer husûsına müte‘allık kelimât[ı] karîn-i hitâm itdiklerinden sonra Patrona’ya vezâret ile Rumili eyâleti ihsân olunmak sadedi der-meyân kılındıkda makhûr-ı mezbûrın “Burada kürk giymem.” cevâbıyla mukâbele [64b] ve Sadr-ı a‘zam hazretlerine gayz u ‘adâvetini izhâr idecek vechle mu‘âmele itmeğin sefer husûsına vech-i meşrûh üzre huzûr-ı hümâyûnda Fâtiha kırâ’et ve Patrona’ya huzûr-ı Pâdişâhî’de ilbâs-ı hil‘at olunmağı Hân hazretleri istihsân ve meclis-i mezbûrda bulunan havâs ü eşhâsın cümlesi Sarây-ı Hümâyûn’a ‘atf ü ‘inân iylediler. İktizâ-yı meclise göre izâleleri bâbında olan tedbîr mütebeddil olup ve sezâ oldukları cezâları Sarây-ı Hümâyûn’da tertîb olunmağa mütehavvil olmağın Sarây-ı Âsafî’de âmâde kılınan otuz üç nefer yeniçeri ocağının âteş-pâre dilâverleri fî’l-hâl So[ğ]ukçeşme Kapusı’ndan Sarây-ı Hümâyûn’a idhâl ve sofa [65a] bağçesinin odasına îsâl olunup Hân-ı ‘âlî-şân ve Şeyhü’l-islâm Efendi ve ‘Abdullah Paşa ve Hâfız Ahmed Paşa ve Cânım Hâce Mehmed Paşa ve bi’l-cümle sudûr-ı ‘ulemâ ve mevâlî-i ‘izâm efendiler ve Yeniçeri Ağası ve Kul Kethudâsı ve Sekbânbaşı ve Patrona Revân Köşkü’nde ve sâ’ir ocakların ağaları ve kethudâları Arslanhâne ta‘bîr olunan odada karâr ve Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh eyyedallahu hazretleri şevket ü ikbâl ile harem-i hümâyûndan taşraya teşrîfleri haberine intizâr üzre iken Şehriyâr-ı İskender-vakâr hazretleri Sofa Köşkü’ne hırâm ve Hân-ı ‘âlî-şân ve Şeyhü’l-islâm [65b] Efendi hazretleri huzûr-ı hümâyûnlarına da‘vet ile mazhar-ı ikrâm buyurdılar. Müşârün-ileyhimâ derûn-ı kasrdan bîrûn oldukları gibi Sadr-ı a‘zam hazretleri, Halîl Ağa ve hem-pâlarının me’mûr oldukları kâra mübâşeretlerine işâret itmeleriyle nihân oldukları odadan hurûc ve derûn-ı kasra vülûc[109] iyledikde ‘an-gafletihi hücûmı dilâverlik tavrına menâfî ‘add itmekle evvel-i emrde sûret-i tecâhül-i irâ’et ile “Yeniçeri ağası didikleri herif kimdir?” deyü sayha idicek Patrona didikleri la‘în cân havfiyle kıyâm ve yanında bulunan palasını çıkarup hücûma ikdâm itmeğin Halîl Ağa sol kolunı siper idüp cümlesini def‘ iyledikden sonra Patrona’ [66a] yı zûr-bâzû ile zîr-i dest ve darb-ı tîğ-ı bî-dirîğ ile pest itmeğin hilâlinde Yeniçeri Ağası nâmına olan nekbeti ve zağarcılar odasından olmak iddi‘âsında olan Kul Kethudâsı Muslı Beşe’ye bir kaç merd-i sâhib-ikdâmın yediyle katl ü i‘dâm ve Sekbanbaşı olan Boynuurlı bir pîr-i müdebbir olmağla ol mahalde katle sezâ görülmeyüp Bostâncılar Odası’na nefyi içün irsâle ikdâm kılındı. Bu kazıyye-i garîbe zuhûrında efendiler kasr-ı mezbûrın sofalarının pencerelerine çıkup küştelerin lâşeleri ihrâc olundukdan sonra cümlesi huzûr-ı hümâyûna varup tebrîk-i gazâ zamîninde du‘â [ve] vürûd-ı emr-i hümâyûn ile cümlesi [66b] pîşgâh-ı Pâdişâhî’de ku‘ûd iylediler. Bu esnâda Bâb-ı Sa‘âdet’in taşrasında mütevakkıf olan on sekiz nefer serdengeçdi ağaları keyfiyet-i kazıyyeden habîr ü agâh olmayup ancak Orta Kapu ve Bâbü’s-sa‘âde kapanduğundan başlarına gelecek belâyı tıraş ve ka‘r-ı zemîne vülûc ve kasr-ı âsumân-ı berîne urûc itseler dahi nice tîğ-ı kahr-ı kahrâmânîden halâs ü necât mutasavver olmamağla izhâr-ı telâş idüp ikişer üçer meyân-ı meydânda hareket-i mezbûhâneye başladılar. Amma mezbûrların cümlesi mâye-i hamîr-i şerr [ü] fesâd olan eşkıyâ-yı bed-nihâddan olup izâleleri lâzım olmağla taraf-ı hümâyûndan hil‘atler [67a] ilbâs ile i‘zâz ve ayakdâşları gibi iltifât-ı mülûkâne ile ser-firâz kılınmak bahânesiyle biribiri ardınca Bâbü’s-sa‘âde’den içerüye alınup birer hil‘at giydirildikden sonra Halîl Ağa ile gelen dilâverler ve enderûn-ı hümâyûn ağaları ve zümre-i bostânîyânın bir mikdârı müsellah ü müheyyâ olmalarıyla Yeniçeri Ağası hazretlerinin emrleriyle anlar dahi tîğ-ı kahr ile sîne-çâk ve Bâb-ı Hümâyûn sedd itdirilüp Orta Kapu’dan taşra sarây meydânında hâseki ve bayraklarından mevcûd bulunan nefer küştenî-i bî-nûr ü ferr dahi Bostâncıbaşı Ağa habsine irsâl ile safr-ı zâ’ide vücûdlarından defter-i eyyâm pâk kılındığı gibi on sekiz nefer eşkıyânın [67b] mu‘teberlerinin lâşeleri Bâb-ı Hümâyûn karşusındaki yeni çeşmenin önüne bırakdırılup cesed-i dûzah[ü]’l-hadleri galîze-i hâk-ı hân oldı. Müdebbîrât-ı devletin sevk ü ihbârlarıyla rü’esâ-yı eşkıyânın katl ü i‘dâm olundıklarını muhbir ve ba‘zı haşerâtın beyhûde kelimâtı ile dükkânların kapanmasına rızâ-yı hümâyûnları olmadığını müş‘ir üç kıt‘a hatt-ı hümâyûn tahrîr buyurup birini Büyük Mîr-âhûr Mustafâ Beğ ile ‘atîk [ve] cedîd yeniçeri odalarına ve birini dahi Bostâncılar Odabaşısı ile Bezzâzistân ve Sarrâchâne’ye irsâl buyurmuşlar idi. Sûkî ve sipâhî [ve] ahâli-i İstanbul’un sepîd ü siyâhı eşkıyâ-yı mezbûrın mâl ü [68a] ‘ıyâllerine ta‘arruzından muztarib[110] ve bir an mukaddem gazab-ı İlahî’ye mazhar olmalarına nîk-cân ile tâlib ve müterakkıblar iken bu hâleti gûş itdikleri gibi edâ-yı şükr-i Hudâ ve “Bâ‘is-i asâyiş-i halk-ı ci[h]ân olan Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh hazretlerinin hem-vâre bed-hân-ı devletleri hûr u zâr olsun.” deyü du‘â birle ref‘-i sadâ itdikleri peyâmı vürûd iyledi. Bu esnâda ‘Abdullah Paşa’[- ya] yeniçeri ağalığı ve Cânım Hâce Mehmed Paşa’ya vezâret ile deryâ kapudânlığına semmûr hil‘atler ve Pehlüvân Halîl Ağa’ya kılıcı etmeği olmak üzre kul kethudâlığı ve sâ’ir ocakların ağalarına mukarrer hil‘atleri ilbâs ve yedlerine birer hatt-ı hümâyûn müstehak-ı [68b] mülâtefet-meşhûn i‘tâ buyurdılar. Bi-‘ibâretihi nakl olunur:
“Siz ki Dergâh-ı Mu‘allâm yeniçerileri, çorbacılar, ağalar, odabaşılar ve eskiler ve bayrakdârlar ve zâbitân ve neferât kullarımsız. Sizi selâm-ı meserret-peyâm-ı mülûkânem ile taltîf iderim. Berhudâr olasız. Ecdâd-ı ‘izâmım zemân-ı sa‘âdet-iktirânlarında bu Devlet-i ‘Aliyye’de nice gûne hıdmetiniz sebkat iylediğinden mâ-‘adâ yine husûsâ bu def‘a cülûs-ı hümâyûn-ı meymenet-makrûnımda ‘azîm hıdmetiniz zuhûra gelmekle du‘â-yı hayr-ı Pâdişâhânem[e] mazhar olmuşsızdır. Nân ü nemekim sizlere helâl olsun. İmdi taraf-ı hümâyûn[umdan][111] hıdîvân-ı zemân nasb olunan ağa- [69a] nıza kemâl-i hüsn-i itâ‘at ile itâ‘at ve ocağınız kânûn-ı kadîmine ri‘âyet idüp evveli’l-emrde imtisâl ile ‘âlemleri yokdan var iden Allahü ‘azîmü’ş-şânın ve Peygamber-i âhirü’z-zemânın emrini yerine getüresiz ve erâzil ve eşkıyâ makûlelerin içlerinize kabûl iylemeyüp merkez-i tâ‘at ve ‘ubûdiyetde sâbit-kadem olasız. Cümlenizi cenâb-ı Hakk’a emânet iyledim.”
Zümre-i eşkıyânın iltizâmlarıyla hilâf-ı resm ü kânûn İstanbul kâdîsı olmağla kâffe-i erbâb-ı tarîki ciger-hûn iden menfûrü’l-kulûb aşinâ ve bî-gâne Deli İbrâhîm didikleri cerrâr ü zarâr dîvâneyi[112] huzûr-ı hümâyûnlarından Bostâncılar [69b] Odası’na tard ü ib‘âd ve Anadolı pâyesiyle İstanbul ma‘zûllerinin akdemi iken Zülâlî Efendi’nin mecrûh-ı gaddâre-i gadri olan Mîrzâ-zâde Efendi-zâde Mehmed Sâlim mağdûriyetlerini nâzikâne iş‘âr ve hakîkat-i hâl taraf-ı hümâyûndan Şeyhü’l-islâm Efendi hazretlerine sû‘âl buyuruldıkda nevbet-i sadâret kendülerinin idiğini ihbâr iyledikleri gibi mûmâ-ileyhin Anadolı sadâreti ve Medîne-i Münevver[e]’den ma‘zûl Nûh Efendi-zâde Ebûbekr Efendi’yi hem-rütbelerinin akdemi olmağla İstanbul kazâsını ihsân ile ber-murâd buyurup huzûr-ı hümâyûnlarında semmûr kürkler ilbâs, ba‘de-hû zümre-i makhûrenin müdebbir-i umûrı ve Arnavud [70a] tâ’ifesinin mâye-i kuvvet-i kulûb ve sudûrı olan Zülâlî Efendi’yi dahi kâdî-i dîvânenin yanına îsâl işâretleriyle hâssaten bu mâdde içün du‘â-yı ‘âmme-i nâs buyurdılar. Ba‘de-hû müstağrak-ı ni‘am-ı devlet ve Sarây-ı Pâdişâhî’de terbiyet olmağla hıdmet-i devletde kendüsünden kemâl-i sadâkat me’mûl olan dergâh-ı ‘âlî kapucıbaşılarından mîr-i ‘alem Dervîş Mehmed Ağa’nın hıyânet-i habîsesi zâhir ve rûz-merre eşkıyâ ile ülfet ü ittihâd neye peydâ idüp matla‘ olduğı esrâra ihbâr itmekle hıyânet hîlesi bâhir olmağın Bostâncıbaşı Ağa’nın yanına kaldırılması fermân buyurulup mezbûrlar ile Bostâncılar Odası’nda refîken [70b] ve cem‘iyeten rü’esâ-yı eşkıyâ tevfîk-i Yezdânî ile tefrîk olundı.
‘Azl-i Kapudân Cânım Hâce Mehmed Paşa ve nasb-ı ‘Abdî Paşa.
Kapudân Cânım Hâce lakabıyla ma‘rûf olan Vezîr Hâcı Mehmed Paşa hadd-i zâtında hafîf ü sebükser ve neşv ü nemâsı Cezâyir’de olmağla lisân-ı devlet ve muktezâ-yı şân-ı vezâretden bî-haber olup Cezâyir dayıları vâdisinde hareket ve iktizâ-yı hâle göre cem‘iyet-gâh-ı erâzil[113] ve esâfil olan kahvehâneler İstanbul havâlîsinde bi’l-cümle hatt-ı hümâyûn ile[114] men‘ ü ref‘ olunmuş-iken Tersâne’de müceddeden metîn [ü] müstahkem bir büyük kahvehâne binâ ve hem-pâları olmak nâmıyla müsellah bir iki yüz levend makarr ü me’vâ [71a] itmeğe cesâret itdüğünden gayrı Âsitâne-i sa‘âdet[d]e zuhûr iden bugât-ı eşkıyânın niceleri henüz zevâyâ-yı şehrde muhtefî vü nihân ve zarûrî iktizâ iden şark seferine ta‘yîn olunan ‘asker-i bî-pâyân ve leşker-i firâvânın tekmîl-i levâzım ve mühimmâtları içün sarf-ı hazâyin lâzım geldiği ‘ayân iken zu‘mınca tahsîl-i nâm ü kâm vesîle olmak kasdıyla nice sinîn ü şuhûr belki a‘sâr[115] ü dühûrdan bir Devlet-i ‘Aliyye ile musâdakat üzre olan ba‘zı mülûk-ı Efrenc’in sulh ü emâna mugâyir diyârlarını nehb ü târâc [ve] hezîmet ve mübâderet ve şer‘ân ve kânûnen bu husûsa ta‘addî[ye] mûcib-i hâlet yoğ-iken mecmû‘ı mülûk-ı Efrenc’e îrâs-ı telâş belki ihdâs-ı cenk ve per- [71b] hâş idecek emre şürû‘ ve bilâ-fermân donanma gemilerini hâzırlamağa mübâşeret idüp bu hâletin vehâmet-i ‘âkıbeti nümâyân ve müşârün-ileyhin ‘azl ü tebdîl[i] mahz-ı isâbet idiği ‘ayân olmağın mâh-ı Zi’l-ka‘de’nin on birinci Cum‘a gün[i][116] ba‘de’z-zuhr Hâseki Ağa taraf-ı hümâyûndan da‘vet nâmıyla varup Yalı Köşkü’ne geldiğinde Bostâncıbaşı Ağa’nın sandalına konulup Fenar Bağçesi’ne andan gice çekdürmeye konılup Resmo’ya irsâl ve Resmo sancağı tevcîh ve selefi ‘Abdî Paşa deryâ kapudânlığı ile iclâl olundı. Hemân ol gün merkûmın binâ iylediği kahvehâne hedm ü i‘dâm ve Kapudân Paşa’nın vusûlüne değin vekâlet makâmında liman re’îsi Murâbıt Kapudân istihdâm olundı.
[72a] Merfû‘-şüden-i mâlikânehâ-i muhdese bâ-hatt-ı hümâyûn.
Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh ve şâhinşâh-ı müeyyed min-indillah cenâb-ı hilâfet-me’âbları şeref-bahşâ-yı evreng ü dîhim[117] ve fermân-fermâ-yı memâlik-i heft-ıklîm oldukları zemân-ı şeref-iktirânda ref‘-i mezâlim[e] mübâderet ve ser-mekârim ü merâhime mübâşeret buyurup İbrâhîm Paşa merhûmı ba‘zı şeyâtîn-i âteşin sevk ü ihtilâli ve zâhir emrine nef‘i olmak mülâhazasıyla iğfâlleri hasebiyle zemân-ı vezâretinde peydâ ve keder ü zararının ‘âmmeye sirâyet ve eseri hüveydâ olan bid‘at-i mâlikâne- [72b] lerin hatt-ı hümâyûn-ı kerâmet-makrûn ile ref‘i fermân ve on seneden mütecâviz zemânında hudûs ve zuhûr iden mezâlim ve mekârihin ân-ı vâhidde def‘ ü ref‘i ile kâffe-i ‘ibâdı mesrûr ü şâd-mân buyurdılar.
Tebdîl ve ibkâ-yı menâsıb-ı hâcegân-ı dîvân.
Erbâb-ı menâsıbın İbrâhîm Paşa’ya şiddet-i ta‘alluk u intisâbı olanların çerâğ-ı ikbâlleri munkatı‘[118] ve sâ’irleri dahi erbâb-ı fitnenin nicelerine giriftâr olup zarûrî encümenlerine duhûl vehminden birer kûşede muhtefî olmağla Sadr-ı a‘zam hazretleri Sarây-ı Hümâyûn’dan eski Paşa Kapusı’na şeref-bahşâ-yı kudûm [73a] oldukları gibi tertîb-i esbâb-ı nizâm-ı devlete mübâşeret ve Devlet-i ‘Aliyye huddâmının sadâkat-i istikâmetleri mücerreb ve ma‘lûm olanlarının kimi makâmında ibkâ ve kimisine münâsib olan menâsıbın tevcîhine mübâderet buyurup hâcegân-ı[119] dîvândan on dört seneden mütecâviz mektûb[î]-i sadr-ı ‘âlî baş halîfesi olan re’îs ‘Abdî Efendi-zâde Nûh[120] Efendi’yi gâyetle mü’eddeb ve ahlâkı mühezzeb olmağla büyük tezkireci ve dîvân hâcelerinden Şerîf[121] Efendi’yi defterhâne umûrına vukûf-ı tâmı olmağla küçük tezkirecilik makâmlarında istihdâm ve mektûb[î]-i sadr-ı ‘âlî [73b] İsma‘îl[122] Efendi’yi cümle meyânında kemâl-i edeb [ve] ‘iffet ile şöhretine binâen ibkâ ile şâd-gâm buyurdılar. İrtesi güni erkân-ı Devlet-i ‘Aliyye’den şıkk-ı evvel defterdârı olup fitne zuhûrında İstanbul’da bulunmağla zarûrî ihtifâ iden ‘İzzet ‘Ali Beğ[123] Efendi’nin defterdârlık umûrında kemâl-i mahâreti cümleye zâhir ü ‘ayân ve iki seneye karîb müddetden berü ol makûle câh-ı celîlü’l-i‘tibârda müstahdem iken meydân ricâli meyânında dahi nâmı bir nâ-ma‘kûl himmet ile zebâna gelmemek gâyet ‘iffet-i istikâmetine bürhân olmağla teng-nâ-yı ihtifâdan zuhûrı bâbında hânesine fermân irsâl ve dâmenlerine [74a] rûy-mâl itdiğinden kemâ-fî’l-evvel umûr-ı mîrîyenin nizâmına sa‘y ü ihtimâm emrleriyle iclâl idüp nişâncılık[124] ile sâbıkâ mevkûfâtcı olan Ebûbekr Efendi ve rûznâmeci-i evvel ile Çelebi Mehmed[125] Efendi ve yeniçeri kitâbeti ile yeniçeri baş[126] halîfesi Velî Efendi-zâde Emîn Efendi ve derûniyân-ı[127] teberdârândan çıkup hoş-nüvîs ve sâhib-i ma‘rifet olmağla dîvân kaleminden kitâbet üzre olan Osmân Efendi’yi Haremeyn-i Şerîfeyn muhâsebesi ve Hindî[128] Mehmed Efendi cizye muhâsebesi ve ba‘zı menâsıb[129] ile münâsib görilenleri tevkîr ve Defter Emîni[130] ‘Abdullah Efendi ve Baş Muhâsebeci[131] Bosnevî Mehmed Efendi ve Atlı Mukâbelecisi[132] ‘Ali Efendi ve nicelerinin dahi mansıblarını [74b] ibkâ ve takrîr iylediler.
Katl-i kethudâ-yı[133] Bektâşiyân[134] ve nasb-ı ağa der-meydân-ı lahm.
Meydânda olan eşrâr beynlerinde kul kethudâlığına ihtiyâr itdikleri Beytü’l-mâlcı Deli Mustafâ Ağa serdengeçdi ağaları olıcak rü’esâ-yı[135] eşkıyânın hammâl ü cemmâl ve ırgâd ve etfâl makûlesinden herkesi tashîh ile kânûn u kâ‘ideden hâric teksîr-i sevâd ve dûd-mân-ı[136] Bektâşiye’nin fürûğ u revnakını berbâd itdiklerine tahammül idemeyüp zu‘mınca makâmının hükmine ri‘âyet ve zikr olunduğı üzre tashîhe mümâna‘atı mutazammın kelimât ile beytü’l-mâlı himâyet itdiğini göricek Patrona ve Muslı ve anların ‘adîl ü misli ba‘zı nekebât “Bu dahi devlet tarafını [75a] sıyânet idiyor.” deyü meydânda beyne’l-ışâeyn kılıc uşurup bî-çâreyi hezâr-pâre ve sâbıkâ Hoy[137] ağası olan [Boş] Ağa bir hâsekiyi yerine meyânlarında nasb ü ta‘yîn idüp beytü’l-mâl-ı müslimîn ve kendü ocaklarına gadr ü ihânetlerini aşikâre iylediler.
‘Azl-i kâdî-i[138] Haleb Velî Efendi ve nasb-ı Seyyid Ahmed Efendi.
Haremeyn müfettişi Dârü’l-hadîs müderrisi iken kazâ-i Halebü’ş-şehbâ ile kâm-râ[n] olmağla pâder-rikâb-ı ‘azîmet olan Hattât Velî Efendi, İbrâhîm Paşa ve havâss-ı müte‘allıkâtına kemâl-i ta‘alluk ve intisâbından nâşî hod-fürûşâne evzâ‘ı ile ba‘zı ricâl-i tarîki mutazaccir husûsâ müfettişliği hilâlinde [75b] eslâfının ta‘arruz itmedikleri mevâdd u umûra müdâhale ile sudûr-ı ‘ulemâyı mütekeddir itmekle mansıbının ref‘i ile ta‘zîr ve kazâ-i mezbûre ile Süleymâniye medreselerinin cümlesinden eski bulunan Seyfî-zâde Damadı Seyyid Ahmed Efendi tevkîr olundı.
Reften-i pâdişâh-ı[139] cihângîr berây-ı bostan-ı şemşîr be-türbe-i Ebâ Eyyûb-ı Ensârî be-Alay.
Mâh-ı mezbûrın yigirmi üçünci Cum‘a güni[140] Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh halledallahu ve ebkâhu cenâb-ı şevket-me’âblarına âyîn-i dirîn ve kânûn-ı selâtîn-nişîn üzre teberrüken hazret-i Ebâ Eyyûb-ı Ensârî radiyeanhü’l-Bârî’de takallüd-i şemşîr-i kişver-güşây içün tertîb-i alay fermân buyurulmağla bi’l-cümle a‘yân ve e‘âlî ve müderrisîn [76a] ve mevâlî benân-ı dîvâniyeleriyle ‘ale’s-seher Sarây-ı Hümâyûn’da cem‘ olup sâ‘at ikide iken Pâdişâh-ı ‘âlem-penâh cenâbları sa‘âdet-i ikbâl ile hâne-i zeynî-makâm ve güzergâhlarının tarafeyninde sâf-beste olan âhâd-ı ecnâda nigâh-ı kahramânî ile îmâ-yı selâm iderek alay ile Edirne Kapusı’ndan Câmi‘-i Ebâ Eyyûb’a hırâm iylediler. Ber-mûceb-i resm-i mukarrer Nakîbü’l-eşrâf ‘İmâd-zâde Seyyid Mehmed Efendi du‘â ve senâlar[141] ile meyânlarına türbe-i şerîfede taklîd-i şemşîr-i zafer-cevher itdikden sonra teşrîf buyurdukları şâh-râhdan ‘avdet ve namâz-ı Cum‘a’yı ecdâd-ı emcâdlarından Ebû’l-feth ve’l-megâzî Sultân Mehmed Hân-ı Gâzî Câmi‘-i Şerîfi’nde [76b] ikâmet buyurub, ba‘de-hû Sarây-ı Hümâyûn’larına şeref-bahşâ oldılar.
Sudûr-ı fermân berây-ı hedm-i kusûr-ı Sa‘dâbâd.
Ricâl-i devletin ba‘zılarının rağbet ü taleb ve ekserinin İbrâhîm Paşa tarafından me’mûriyetleri hasebiyle Sa‘dâbâd’[d]a altı yedi sene mukaddem binâ ve etrâfını kürûm u eşcâr garsı ile ihyâ iyledikleri yüz yigirmiden mütecâviz kasrların bilâ-teşbîh şehr-i kefere-i fecere gibi muhterik olmasını İstanbul kâdîsı olıcak dîvâne-i hâne-harâbın ictihâd[ı] ve rü’esâ-yı eşkıyâdan ba‘zı serdengeçdi ağalarının zu‘m-ı fâside ve i‘tikâdına göre mühimmât-ı dîn ü devletden bir müstahsen hâlet olduğına binâen pâye-i serîr-i [77a] cihânbânîye ‘arz olunmasına ikdâm olundıkda “İhrâkına rızâ-yı hümâyûnım yokdır, bu kadar a‘dâ-yı dîn [ü] devlet olan milel-i Nasârâ’ya ba‘is-i hande olacak bir mevâdd olmağla ancak hedm ü tahrîbine ruhsat u iznim olmuşdır.” ve üç gün temâmına değin bilâ-kusûr zikr olunan kusûrı ashâbı hedm ü i‘dâm itmeleriçün fermân-ı cihân-metâ‘ ısdâr olunmuşdır. Ol gün vech-i meşrûh üzre münâdiler nidâ ve kûşe-be-kûşe bu husûsı i‘lân içün ref‘-i sadâ iylediler. Ashâbından mukaddem haşerât ü nekebât makûlesinden nice erâzil ü esâfil zikr olunan kasrların hedmine mübâderet ve havâlîlerinde olan eşcâr-ı müsmirenin kal‘ ü kam‘larından mâ-‘adâ [77b] enkâzını[142] gasb[143] ü gârete[144] müsâra‘at iyleyüp mânend-i bûm-ı şûm kâdı olacak mecnûn-ı mezmûmın nühûseti ol mesîreyi vîrân ve ümmet-i Muhammed’in emlâkının mücerred mahall-i fısk ü fesâd olmak töhmeti ile hedm ü tahrîbini isbât-ı nizâm-ı devletden olmak üzre sevk ü tasvîb iyleyen dîvânenin Âsitâne-i Sa‘âdet’e kazâ ve hükûmeti ukalâ-yı rûzgârı denk [ü] hayrân iyledi.
Dâden-i hil‘at ü rahş bâ-ağayân-ı serdengeçdi.
Serdengeçdi ağaları bayrakdâr ve onar nefer hâsekileri ile ellerinde hıştları ile alay erbâbının yemîn ü yesârlarında Eyüb’e varup gelince piyâde ve revân ve alayda olan ricâl-i devlete bakup ağaları nâmına [78a] olan erâzil ü eşkıyânın derûnlarında atlanmak dâ‘iyesi nümâyân olmağla mu‘arriflerinden bir kaç la‘în-i şekâvet-âyîn murâdlarını kemâl-i huşûnet ile Sadr-ı a‘zam hazretlerine tebyîn itdiklerinde iktizâ-yı hâle göre merâmlarına müsâ‘adeden gayrı çâre olmadığı aşikâre olmağla ol gice sîm-raht ve mükellef zîn-pûşlar ile müzeyyen rahş ve Karahisâr rahtı ve sade çuka kesmeli at tedârükine sarf-ı nakdîne-i himmet ve irtesi güni cümlesini götürüp bayrakdâr ve hâsekilerine tevzî‘ itmek içün on beşer altun ihsân ve murâdları olan atlardan mâ-‘adâ zu‘mlarınca karîn-i zuhûr olan [78b] hıdmetleri mukâbelesinde ikrâm sûretinde serdengeçdi ağalarının cümlesine ilbâs-ı hil‘at buyurdılar.
Tevcîh-i livâ-i ‘Alâiyye bâ-vezîr Peçûyî Hasan Paşa.
Mukaddemâ Kirmân-şâhân gibi bir şehr-i meşhûrı ednâ hareketleri sebebiyle A‘câm-ı bed-fercâma teslîm ile hetk-i perde-i nâmûs-ı vezâret itmişiken tertîb-i cezâya bedel Musul eyâleti ile mübeccel kılınan Peçûylı Hasan Paşa’ya rağmen-li-enfih, mâh-ı mezbûrın yigirmi dördünci güni[145] Alaiyye sancağını ihsân ve gelüp mansıbını kendüsi zabt iylemesi fermân buyuruldı.
Kapudân-ı deryâ-şüden-i Hâfız Ahmed Paşa.
Serdengeçdi ağaları nâmına olan rü’esâ-yı eşkıyânın irâde ve [79a] iltizâmları ile mâh-ı mezbûrın yigirmi beşinci güni[146] deryâ kapudânlığı Âsitâne-i Sa‘âdet’de bulunan Vezîr Hâfız Ahmed Paşa’ya tevcîh ü in‘âm kılındı.
Itlâ[k]-ı Seyyid Mustafâ Efendi ve Seyyid Mahmûd Efendi ez-kayd [u] nefy.
Bin yüz on beş târîhinden berü mahrûse-i Burusa’da ikâmete me’mûr ve ehibbâ vü akrabâlarından mehcûr olan Anadolı sadâretinden ma‘zûl müftî Seyyid Feyzullah Efendi merhûmın mahdûmı Seyyid Mustafâ Efendi ve İstanbul kazâsından munfasıl Seyyid Mahmûd Efendi’ye Şeyhü’l-islâm Efendi hazretlerinin işâret ü iltimâslarına binâen Âsitâne-i Sa‘âdet’e ‘avdetlerini mutazammın hatt-ı hümâyûn-ı ‘inâ- [79b] yet-makrûn mûcebince emr-i şerîfleri tahrîr ve Rumili[147] sadâretinden ma‘zûlen Burusa’da ikâmet üzre iken Çelebi Sultân Mehmed Hân medresesine arpalık bedeli olmak üzre izhâr-ı rağbet ve müdâreseye müdâvemet iden Seyyid Mehmed Dede Efendi merâhim-i ‘âlem-şümûl-i Pâdişâhî’den “Şevki var ise İstanbul’a gelüb, rağbeti olmadığı sûretde Burusa’da kemâ-fî’l-evvel ikâmet itmek beyninde.” tahy[î]r olundı.
‘Afv ü ıtlâk-ı ‘Abdullah Efendi kâtib-i yeniçeriyân ve Hısım Mehmed Ağa.
Vezîr-i a‘zam İbrâhîm Paşa’nın birer takrîb ile kendülerinden inhirâf-ı zamîri hasebiyle Âsitâne-i Sa‘âdet’den nefy [ü] tagrîb olunan ricâl-i devletden on iki [80a] sene mikdârı Gelibolı’da mukîm olan yeniçeri kitâbetinden ma‘zûl ‘Abdullah Efendi ve beş seneden berü kapucıbaşılığı ref‘ ve Kastamonı’da ikâmete me’mûr Hısım Mehmed Ağa[148] ve sinîn-i adîdeden berü Selanik’de ve sâ’ir yerlerde ikâmete me’mûriyetle mübtelâ-yı gurbet olan Silahşor-ı Şehriyârî’den Mahtûmî Ağa taraf-ı Âsafî’den mazhar-ı merhamet ve eşfâk ve Âsitâne-i Sa‘âdet’e gelmeleri bâbında emrler ile cümlesi kayd-ı nefyden ıtlâk olundı.
İhsân-ı pâye-i sadr-ı Anadolı bâ-Şeyh-zâde Efendi.
Rü’esâ-yı târîk-i ‘ulemânın müte‘ayyinlerinden olup İstanbul kazâsında halefi Zülâlî Efendi’nin [80b] selefi iken mezbûrın tarîk içre kendüsine rehzen ve nevbetinden mukaddem Anadolı sad[â]retine i‘tilâsından neşât-âbâd-ı derûnı beytü’l-hazen olan Vardarî Şeyh-zâde Mehmed Efendi ‘âlim ü fâzıl ve ricâl-i tarîkin ma‘dûdlarından bir merd-i kâmil olmağla tatyîb ü ikrâmı murâd ve Şeyhü’l-islâm Efendi hazretlerinin işâret-i ‘aliyyeleri üzre Anadolı pâyesiyle mesrûr u dil-şâd kılındı.
Maktûl-şüden-i Kara Mustafa der-meydân-ı lahm.
Nice zemân başkapu kethûdası olup yaya beğliği ihsân olunan Kara Mustafa bulunduğı hıdmetin muktezâsı üzre nice kimesneleri habs [81a] ü ta‘zîr ve fî’l-hakîka tasallut u istîlâsı ekser-i nâsı tekdîr itmekle meydânda olanların ekseri katre-i hûnına teşne ve katl ü i‘dâmı kasdıyla nice zemân kabza-i şemşîr ü deşne olmağın muhtefî olduğı mahalden ihrâc ve bir iki [gün] meydânda habs ile iz‘âc itdiklerinden sonra merkûm ve bu makûle ef‘âlde mezbûra şebîh ü misâl olan Uzun ‘Abdî nâm bir şahs-ı mezmûmı
[Mısra‘]
“Meseldür dinsizin ey dil gelür hakkından îmânsız.”
medlûlü üzre mukaddemâ zahm-hurde-i tâziyâne-i âzârı olan eşrâr Etmeydânı’nda pâreleyüp lâşelerini meydân-ı çâr[şû] hâricine ilkâ iylediler.
Vefât-ı İspirî-zâde [81b] vâ‘iz-i Ayasofya-i kebîr.
Şeyh-i mezbûr Ahmed Efendi eyyâm-ı fetret ü ihtilâl hilâlinde Sultân Ahmed Hân hazretleri taraflarından meydân ricâline irsâl olunduğında “Pâdişâhım serîr-i saltanatından siz nüzûl itmedikçe cem‘iyet-i nâs perîşân olmak muhâldir.” kelâm-ı vahşet-engîzini sem‘-i hümâyûnlarına sarâhaten[149] ilkâ ile îrâs-ı keder ve Hüdâvendigâr-ı müşârün-ileyh hazretleri kemâl-i hazen ü inkisârlarıyla pîrân iyledikleri nâvek-i du‘â şeyh-i merkûmın cânına eser itmeğin mâh-ı mezbûrın selhi olan Cum‘a güni[150] musallâya, Câmi‘-i Mehmed Hânî’den kûy-ı hâmûşâna hırâm iyledi.
Ek II: Târîhçe’nin Tıpkıbasımı

